İkibinondokuz

Pffff. Yeni yıl, heyecanlar falan. Evet.

Bakın dostlar, yeni yıldan tek -eh hadi, en büyük diyelim madem- beklentisi “bir tutam yaşama sevinci” olan birisi varsa karşınızda, susarsınız.

 

Varoluşsal dertler çekiyorum bu ara. Elbette. Basit, gündelik, sıradan dertler çekecek değildim herhâlde. Şakam yok ama: Camus’nün fikr-i zihnine yaklaştığımı hissediyorum gerçekten de.

Ama bir boka yaramıyor tabii. Kahve içiyorum mütemadiyen, kendimi öldürmektense.

Neyse. Ne diyecektim ben? Hah, 2019, evet. Yeni yıl, heyecanlar falan. Evet.

 

Yeni yılları sever(d)im eskiden, çünkü eski yıllardan yeterince bıkmış olurdum mütemadiyen. Fakat artık her yeni yıl, eskisine rahmet okutuyor. Sizce de öyle değil mi? Nerede o eski yeni-yıllar!..

 

Neyse, geyiğime sokayım hakikaten. Bıktım ben her şeyden: yalan ilişkilerden, yersiz ümitlenmelerden, anlamsız debelenmelerden, kendini bir bok zannetmelerden…

Yeni yıldan tek beklentim, huzur.

Evet E. Tam da senin dediğin türde bir huzur. Tanpınar’ın Huzur‘u gibi bir huzur. O otel odasında bana verdiğin kartondaki gibi bir huzur. Huzur işte lan, daha nasıl anlatayım?

Yoruldum yalnız, o kesin.

Reklamlar

Ey Kanopus, Beni Neden Terk Ettin?*

Doris Lessing’in beş ciltlik bilimkurgu serisi “Argos’taki Kanopus Arşivleri”nin dördüncü halkası Gezegen 8, evrenin dört bir yanındaki bu aynı feryada kulak veriyor: Kurtarılmayı hak etmiyor muyuz?

İmparatorluğun merkezine uzak, kendi hâlinde, iyi bir yaşama sahip naif bir gezegen düşünün. Halkı çok mutlu; zira bu gezegen, vadedilmiş topraklar kadar güzel. Aslında gerçekten de öyle sayılır: Kanopus İmparatorluğu’nun “yetiştirdiği” bir halk bu ve bu cennet gezegen sadece onlar için var. Yemyeşil bir bitki örtüsü, zengin doğal kaynaklar ve doğayla tam anlamıyla bütünleşmiş bir yaşam kültürü, sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen bir hayat vadediyor onlara.

Fakat elbette işler yolunda gitmiyor –zira evren çok çetrefilli bir kara boşluktur– ve gezegenin iklimi ansızın değişiveriyor: Artık her yer kar, buz. Kanopus’a ellerini açıp yakaran bir kavme dönüşüyor Gezegen 8’liler de, çünkü çaresizlikle kavruluyorlar. Beyaz hapishanelerinden çıkmalarını sağlayacak tek güç, yaratıcılarının insafı.

Doris Lessing’in alegorik romanı Gezegen 8 (ya da tam ismiyle, Gezegen 8 Temsilcisinin Oluşturulması), uzayın derinliklerindeki hayali bir dünyayı anlatıyor olsa da, görüldüğü üzere neredeyse her Dünyalının kemiklerinde hissettiği bir ağıttan bahsediyor aslında. En çaresiz ânında en inançsızının bile doğaüstü bir yardım ihtimalini içten içe dilediği bir gezegenin evlatları olarak, bu feryada kulak vermemek imkânsız.

Lessing, serinin önceki ciltlerinde (örneğin Şikeste ve Sirius Deneyleri’nde) daha farklı bir yola gitmiş; dünya tarihini, bizzat dünyanın içindeyken hem de, exogenesis olgusuyla da birleştirerek öznel bir biçimde açıklamıştı. Serinin ikinci kitabı Evlilikler ise buradaki anlatıya daha yakındı; zira yine alegorik bir dünyada, bu kez kadın-erkek ilişkilerine odaklanıyordu.

Fakat Gezegen 8, daha da derinlere, en derine iniyor ve temel korkularımıza odaklanıyor; hatta aslında, bilinç sahibi her varlığın içinde yatmakta olan o bitimsiz, karanlık, heder edici tek duyguya: yalnızlığa.

Lessing’in bu noktadaki kavrayış seviyesi gerçekten etkileyici: Her türlü depreme dayanıklı, tamamen korunaklı, sıcacık ve eksiksiz odamızda da olsak; evrenin güvenli bir noktasında yüzen, her türlü olası felaketten uzak, cennet gibi bir gezegende de yaşasak, sonuç aynı. Hakiki bir çaresizlik ânında, sığınacak kimsemiz yok. (Hakiki çaresizlik, hakiki çaresizliktir yalnız; hiç kimsenin size yardım edemeyeceği anlar elbette vardır. Basit bir depresyon ya da dandik bir nükleer savaştan bahsetmiyorum yani.) Ve bu kimsesizliğin, bu yalnızlığın doğurduğu sonuç da her zaman aynı yere çıkıyor: Haykıran bir isyana dönüşüyor.

Zaten tam da bu noktada devreye giriyor yaratıcı; hem de inanıp inanmadığınızdan tamamen bağımsız olarak. (Gerçi, teknik olarak, ona ne kadar haykırsanız da boş. İnançlıysanız, Kader duvarına toslayan cümlelerden, inançsızsanız da uzayın derinliklerine giden başıboş ses dalgalarından ibaret kalıyor tüm o yakarılar.) Fakat yine de, ne olursa olsun isyan sürüyor işte; ve durumun garabeti burada daha da netleşiyor: Kaçınılmaz bir şekilde yok olup gideceğini bilse de insan, bunu kabullenmeyi bir türlü başaramıyor.

Her şeyin temelinde bu var: insanın içinde yatan, evrendeki varlığını anladığı andan itibaren başlayan yok olma korkusu.

Her neyse. Sanatçının görevi, umutsuzluğa kapılmak değil elbette ve Lessing de bunun farkında. Öyle ya da böyle, severek ayrılınan sevgiliyle gerçekleşen son bir buruk kucaklaşma gibi, muğlak bir katarsis ekliyor kitabının sonuna. Sevgili gezegenlerini terk edip bilinmeyen bir yolculuğa çıkan bir tür kolektif bilinç sayesinde, Kanopus da, ektiği tohumları bir şekilde biçmiş oluyor. Herkes kazanıyor.

Tabii, kitabın temelinde yatan bu yoğun duyguları da öyle alelade, basit bir biçimde aktarıyor falan değil Lessing; psikolojik darbelerinin yanı sıra etkileyici diliyle de öne çıkan bir roman bu. Güçlü karakterlerin o yorucu, bitmek bilmez mücadelesine daha ilk sayfalarda ortak oluyor okur ve acıyı da, çaresizliği de iliklerinde hissediyor. Gerçek bir feryat bu çünkü; kökleri insanın en derinlerine uzanıyor. Ve o kökleri izlerken seyredilen yol da parlak ve şiirsel bir dil olunca, roman da hakiki bir ağıta dönüşüyor.

Bunun yanında, kitabın en sonunda, baştan çıkarıcı bir sonsözü var Lessing’in; hem Gezegen 8 hem de Sirius Deneyleri’ne dair. Onu, bu alegorik bilimkurgu serisini yazmaya iten sebeplerden bahsediyor çokça; ve aslında, gerek romanın yazıldığı tarihe, gerekse (tam bir sanatçı öngörüsüyle) bugüne bakan gözlerini kocaman açıyor. Okura sorduğu temel soru şu: Bir sözcük, bir nesil için güçlü bir uyuşturucu olabilirken, bir sonraki nesil için nasıl öyle süt kadar sakinleştirici hâle gelebiliyor? Toplumsal evrimin acımasız kanıtı olan bu soru, Gezegen 8’in temellerini de atmış bir şekilde: Antarktika’nın kâşiflerinin, ilerleyen yıllarda kökten değişen imajları, ona kar ve buz altında süren bir maceranın kapılarını açmış.

Öyle ya da böyle. Yaratıcıya yakarı derdine düşmüşseniz ve Doris gibi yaratıcı da bir kişiyseniz, en yalnız anlarınızdan oluşan hezeyanlarınızı böyle yazıya döküp romana dönüştürebiliyorsunuz işte. Tanrı vergisi bir yetenek olsa gerek!

Ve söz yine oraya gelmişken… En tepedeki sorunun cevabı şudur belki de: Kanopus kimseyi terk etmedi, sevgili Gezegen 8’li; sen Kanopus’u terk etmekte çok geç kaldın.

* Bu yazı ilk önce EdebiyatHaber‘de yayınlanmıştır.

Sen Bir de Onun Hâlini Gör

Öyle ağır sözler etti ki hâlâ acıyor her yanım. İçim dışım, sağım solum. Kulaklarım ve karnım. Kulaklarım kanadı. Karnımdaki kelebekler felç geçirdi. Elim ayağım tutmaz oldu, derim pul pul kabardı, saçlarım tel tel döküldü, gözlerimin feri söndü.

Öyle ağır konuştu ki geçmişe dair, içimdeki çocuk bile yeniden küstü. Ağlıyordu uzun süredir, sustu. Arkasını dönüp uyudu. Bunca ithamla başa çıkamadı ve öldü.

Öyle çok vurdu ki her yanım çürüdü. Öyle çok dövdü ki yan komşular polisi aradı. Öyle çok sövdü ki sokağın başındaki bıçkınlar daha önce duymadıkları küfürler dolayısıyla plaket yaptırıp getirdi.

Öyle şeyler oldu ki yani; hâlâ acıyor her yanım, içim dışım, ameliyatlanması gerekecek yerlerim.

 

Aşkın bir savaş olmadığını kim söylemişse halt etmiş. Aşk, insanın en temel dürtülerini dürten hormonal bir aktivite olmasının yanı sıra, gelmiş geçmiş en büyük ve evrensel savaşın da ta kendisi. Üstelik bu savaş salt karşı tarafa karşı verilen bir savaş da değil; kişi aynı anda her yere ve açıkçası en çok da kendisine karşı sürdürüyor bunu. Yani bu savaş tek başına cephe savaşından da, soğuk savaştan da, ekonomik veya teknolojik savaştan da, psikolojik savaştan da daha zor bir savaş; zira hepsini içeriyor. Aynı anda hem dünya savaşı hem de bir iç savaş.

Acıtması normal o yüzden.

Üstelik öyle temiz, centilmen bir savaş da değil. Tam bir gerilla savaşı. Hatta yer yer terör harekâtı. Kardeş kavgasına yaklaşan bir pislik yuvası. En belden aşağı vurmalar, en sportmenlik dışı hareketler bunda. Karşıdakini en iyi nasıl acıtacağını en iyi sen biliyorken ve artık karşındaki düşmanın olmuşken, aksi şekilde davranmaktan seni ne alıkoyabilir?

Pisleşmesi de normal o yüzden.

Ve hepsinden kötüsü, kazananı olmayan bir savaş bu. Kazandığını zannedeni çok ama gerçekte asla bir kazananı yok. Yüzbinlerce askerin bir taht uğruna öldüğü ortaçağ savaşları gibi, vücudun yüzbinlerce hücresi de yok olup gidiyor iki tarafta da. Kazanan bile çok şey kaybediyor. Benliğini kaybediyor, sabrını kaybediyor, hevesini ve ümidini kaybediyor. Kaybedense zaten, yeri geldiğinde, kelimenin tam anlamıyla hayatını kaybediyor. Oluyor bunlar.

Peki tüm bunlara rağmen, bir ders alınıyor mu aşktan? Hayır. Tüm dünya tarihi bile, küresel ya da yöresel tüm savaşların kötülüğüne, anlamsızlığına dikkat çekiyor ama aşkın yarattığı yıkımı araştıran, işleyen kimse yok. Aksine; tarih, mitoloji, biyoloji, sosyoloji, psikoloji ve sanat –ah, elbette sanat– aşkı yüceltmeye ve pohpohlamaya devam ediyor. Ne akıllanan var ne de sardıktan sonra yaralarını iyileşmeye bırakan.

 

Bitişi esnasında her şeyi yakıp yıkmayan, her şeyi parçalamayı istemeyen, hatta temizinden bir süpernovayla tüm evreni yok etmeye kalkmayan tek bir aşk görmedim bugüne kadar. Hem zaten, öyle bir gazaba karşı kim dik durabilir ki? Elbette acıtıyor söylenenler, söylenmeyenler, bakışlar, bakmayışlar, son kez sarılmayışlar; istenildiği gibi kurulamayan veda cümleleri ile istendiği hâlde söylenemeyen o son cümleler… Her şey acıtıyor. Yaz güneşi altında kavrulmuş bembeyaz bir plajın üstünde yürür gibi kasılıp kalıyor insan. Adım atamıyor hiçbir yere. Kıpırdadığı her an mecazi iğneler batıyor her yerine. Elbette acıtıyor. Her şeyden fazla acıtıyor. Zulüm gibi bir şey oluyor ve gerçekten de herkes herkese zulmediyor.

Fakat son raddeye gelindiğinde, ama en sona yani, mesela ayrıldıktan bir sene sonraki sona; bir dostla konuşurken ya da manasız bir kişiye durumunu anlatmak zorunda kalırken kişi, uzun paragraflarının sonuna tek bir cümleyi ekleyiveriyor:

Çok canım yandı ama… sen bir de onun hâlini gör.

“Özel” olma hissi üzerine

1. Seviye:

Özelsin lan. Dünyadaki en özel insan sensin.

2. Seviye:

Dünyadaki 7 milyar insanın 7 milyarı da özel. Sen kimsin, köpek?

3. Seviye:

Dünyadaki 7 milyar insanın her birinin “özel” olduğunu bildiğin hâlde kendini hâlâ özel hissediyorsan… eh, özelsin lan.

4. Seviye:

Dünyadaki 7 milyar insanın her birinin “özel” olduğunu bildiğin hâlde kendini hâlâ özel hissediyorsan, kendine muhteşem bir bahane bulmuşsun demektir.

5. Seviye:

Dünyada 7 milyar insan var ve bu 7 milyarın hiçbirisi özel falan değil aq.

6. Seviye:

Dünyanın aq.

7. Seviye:

AQ.

Belli başlı şarkılar var ki hâlâ, ilk notasını duyduğum anda dahi yıllar önce olduğum bir yere ışınlanabiliyorum.

Bazı kokular hâlâ iyi hissettirebiliyor kendimi bana.

Tat alma duyum gün geçtikçe körelse de hâlâ bazı şeyleri canım çekiyor.

Gözümün gördüğü fazla bir şey kalmadı ama yine de tökezlemeden yürümeyi başarıyorum şimdilik.

Dokunamıyorum ama, o ayrı. Dokunmak istediğim tek bir kişi var ve ben ona dokunamıyorum.

aşkacısı

Aşk ne kadar tarifsizse acısı da o kadar tarifsiz. Annenin yaptığı mercimek çorbası kadar tarifsiz. Ve yine de insan tarif etmek için, halini anlatmak için çabalayıp duruyor.

Ama anlamsız, neticesiz. Aşksızlığın değil, onsuzluğun tarifini yapmak çok güç.

Kaybı nasıl anlatırsın ki? Kaybı anlatmak çok zor. Var olmayan bir şeye isim takmak kadar zor. Çünkü, birileri ya da bir şeyler varken ona tanım koymak da mümkün. Fakat, olmayan bir şeye?.. Neredeyse imkânsız.

Ama şöyle bir gerçek var: Hayatına devam etmek diye bir şey yok. Evet, en büyük yalan bu. O iz, içinde, baktığın her yerde kalıyor. Evet, yaşıyorsun. Ama kaldığın yerden devam falan edemiyorsun. Orada bir yerde bir kırılma yaşanıyor ve kendi içindeki paralel ve boktan evrende sürdürüyorsun artık hayatını.

Yok. Ne kadar uğraşsam anlatamam hissettiklerimi. Var olan şeyi anlatabiliyor insan bir nebze de, yokluğu anlatmak çok zor.

Bir uçak yolculuğu

Bir uçak yolculuğu, sihirli bir olaydır. Her yönüyle, neresinden bakılırsa bakılsın büyük bir mucizedir.

Her şeyden önce, uçan insan, doğaya karşı büyük bir “zafer” elde etmiş biridir. Yüz binlerce yıllık evrim sürecini baypas etmeyi başarmış, kanat takmadan havaya yükselmiştir. Sırf bu bile, sırra hükmedişin kesin bir sonucudur.

Ama daha ilginç unsurlar vardır uçuşta.

Bir uçakta kimler vardır? Herkes olabilir. Herkes. Her seferinde değişse de tipler aslında her seferinde aynıdır.

Alelade bir gezintiye çıkan yerli yabancı turistler, iş görüşmesine giden heyecanlılar, iş yüzünden sürekli uçmaktan yılmış bezginler, yeni bir hayat kurmaya yeltenen cüretliler, karısından kaçan aldatıcı kocalar, kocasından kaçan mağdur karılar, uzun mesafede ikamet eden sevgilisini görmeye giden karnıkelebekliler, belki uçak kaçırıcılar veya teröristler, hasta ziyaretine giden uzak akrabalar, büyük kentteki büyük hastaneye ulaşmaya çalışan derdibilinmezler, birliğine teslim olmaya giden garip gençler, yanlarında yeni kazandığı üniversitenin heyecanını taşıyan mutlu gençler; gençler, yaşlılar, çoluklar, çocuklar, bebekler, ceninler, evcil hayvanlar, her hafta onlarca kez uçmak zorunda kalan pilotlar, hostlar, hostesler… ve ilk anda aklıma gelmeyen daha yüzlerce farklı stereotip. Ve hepsinin ortak noktası, aynı yere aynı anda aynı şekilde gidiyor olmaları değildir, hayır, bu değildir. Hepsinin ortak noktası, kaderdaşlıklarıdır.

Çünkü uçak yolculuğunu diğer yolculuk türlerinden ayıran bir şey vardır: seyahat süresince içinde bulunulan çaresizlik.

Karada veya denizde giden herhangi bir aracı durdurabilirsiniz gayet tabii. Hemen hemen istediğiniz her yerde inip geri dönebilirsiniz. Belki mola yerinde tuvaletteyken otobüsü kaçırabilirsiniz ya da belki, uğradığınız ara limanlardan birinde gördüğünüz kent merkezini çok sevip orada kalmaya karar verebilirsiniz. Fakat uçak yolculuğunda, o araca bindikten sonra, seçim şansınız kalmaz. Biniş işlemi tamamlandıktan sonra vazgeçemezsiniz artık. Gitmeyi kararlaştırdığınız yere gitmek zorundasınızdır. Ancak ve ancak, düşer ve ölürseniz başarabilirsiniz vazgeçmeyi. Uçak korsanları bile kaçırsa uçağınızı, o zaman dahi çaresizce oturur, yeni hedefinize doğru ilerlersiniz elinizden bir şey gelmeden. Uçağa binmek, kaderinize boyun eğmektir. Uçağa binmek bu açıdan, doğmak ile eşdeğerdedir.

Yani aslında, garip bir şekilde, uçak yolculuğu o “zaferin” diyetini ödetir. Evet, uçmak bir mucizedir, bir tür sihirdir; ama tüm sihirler gibi, tüm hileler gibi, bedel ödetir. Ödün vermeden hiçbir kazanç sağlanamayacağının acı bir kanıtı gibidir.

 

Uçağın içinde onlarca insan var. Hepsi aynı yere, aynı anda, aynı şekilde gidiyorlar. Belki başka zaman asla bir araya gelemeyecek onlarca kişi, hayatlarının kısa ve kozmik bir ânında aynı kaderi paylaşıyor. Bu belki aşırı sıradan, aşırı normal bir şey, bilmiyorum; ama ben bunda mucizevi bir enteresanlık görmekten kendimi alamıyorum.

Ve yerden, ayaklarımı bastığım zeminden bazen başımı kaldırıp bakıyor, belki de aylar önce o uçağın içinde uçan kendimi görüyorum; ve uzun mesafede ikamet eden sevgilisini görmeye giden karnıkelebekli halimi özlüyor, geçmişi yad edip ağlıyor, ağlıyorum.