Mesela kalemkutusu

Mesela kalemkutusu, insanoğlu hakkında çok şey anlatıyor.

İnsanoğlunu anlamakta ciddi anlamda güçlük çekiyorum. Ya da, anlamakta değil aslında. Anlamlandırmakta. Yerleştirmekte. Kafamda rasyonalize etmekte.

İnsanoğlu çantayı icat ediyor mesela. İhtiyaçtan. Elinde bir şeyler taşıyor çünkü, o da büyük ihtimalle açlıktan. Topluyor, topladıklarını rahatça götürmek için çanta icat ediyor. Peki kalemkutusu hangi aşamada devreye giriyor? Çanta içinde çanta fikri geliyor aklına insanın, hatta çanta içinde muhtelif çantalar: beslenme çantası, makyaj çantası, fotoğraf makinesi çantası, cep telefonu çantası… Çanta-çantası oluveriyor çanta sonunda.

Büyük ihtimalle aşırı normal bir şeyi sürrealize etmeye çabalıyor beynim ama cidden tam olarak oturtamıyorum bunu.

Mesela evrenin herhangi birindeki bambaşka bir kültür de icat etti mi kalemkutusunu? Etmiş olmalı. Ama hayır, fazla insani düşünüyorum. O kadar garip ve farklı olabilir ki o kültür, değil kalemkutusunu icat etmek, beslenmek için toplayıcılık bile yapmıyordur belki çünkü beslenmiyordur.

Kalemkutusu var sonuçta.

Reklamlar

Ölüm de Bir Gün Yaşamı Tadacak!*

DiskDünya serisinin yeni kitabı Tırpanlı Adam, ölümün var olmadığı bir dünyayı resmediyor ve mizahını, tüketim kültürünün kalbine bir mızrak gibi saplıyor

Haftalık market alışverişlerinin, çarşı-pazar gezmelerinin, internet sitelerinde pantolon-tişört bakmanın ya da başka bin bir türlü tüketim eyleminin getirdiği azabı hissediyor musunuz? Devasa bir alışveriş merkezinin cazibesinin yarattığı çekim gücünün, hiçlikleri bile yutan bir karadeliğin çekim gücüne eş değer olduğunu biliyor musunuz? Hafta sonlarında akın akın AVM’lere akan insanları görüp hüzünleniyor musunuz? O halde bırakın artık hüzünlenmeyi ve Tırpanlı Adam’ı okuyun.

Tırpanlı Adam, ünlü fantezi ve mizah serisi DiskDünya’nın on birinci kitabı. Kült İngiliz yazar Sör Terry Pratchett’ın, kelimenin tam anlamıyla kendisine özgü üslubu ve mizahıyla yoğurduğu sayısız kitaptan sadece biri. Seriye hâkim olanların yakinen tanıyıp sevdiği Ölüm karakteri bu kitapta başrolde ve olayların gelişimi de tam onunla ilgili bir yerde başlıyor: Ölüm, görevini layıkıyla yerine getiremediği için işten çıkarılıyor ve DiskDünya’nın üstüne kallavi bir yaşamgücü çöküyor. Ve her şey canlanmaya başlıyor.

Terry Pratchett, fantastik edebiyatı ironi için, parodi için ve hemen her şeyle dalgasını geçebilmek için kullanan bir yazar; dolayısıyla onu bilindik fantastik edebiyat yazarlarından ayrı tutmak şart. Hatta ona daha çok bir komedyen bile denebilir. Dilcambazlığının yanı sıra, sadece diyaloglarda yakaladığı boşluklarla bile kahkaha attırabilen usta bir kalem. Yazdığı onlarca kitapta, bu geleneğini tür ayırt etmeksizin sürdürmeyi başarmış biri.

Elbette Pratchett, bu kitapta da bundan vazgeçmiyor. Tırpanlı Adam’da, bu kez yaşamgücü fazlalığı ve Ölüm’ün malulen emekliliği unsurlarını kullanarak tüketim çılgınlığını eleştiriyor ve büyük alışveriş merkezlerinin, şehirlere neler yaptığını irdeliyor.

Mesela şehirlerin dışında, çok dokunaçlı ucubik yaratıklar gibi yayılan dev AVM’ler için şunları söylüyor, ilk kez 1991 yılında yayımlanan Tırpanı Adam’da:

“Şehrin içinde, sıcak ve korunaklı bir yerde büyüyor olmalıydı. Sonra yayılıyor, şehrin dışına çıkıyor ve yeni bir şehir inşa ediyordu. Gerçek değil, sahte bir şehir; sahte bir şey… şehrin canını, yani insanlarını çekip alan bir şey…”

Her hafta sonu, büyülenmiş gibi ve zombivari hareketlerle AVM’lere koşan koca bir insanlık için daha iyi bir tanım olabilir mi? Fakat bundan da fazlası var. Satın alınan bir sürü irili ufaklı çerçöpü, uyduruk hediyelik eşyaları ve daha başka kim bilir nelerle yoğrulan tüketim çılgınlığını da unutmuyor Pratchett. Hikâyenin orta yerine, bir saatli bomba gibi bırakıveriyor cümlelerini:

“Şu küçük kar kürelerinde bir tuhaflık vardı. Onları elinize alıyor, sallıyor ve güzel kar tanelerinin ışıl ışıl dönüşünü izliyordunuz. Ardından onu eve götürüyor, şömine rafına koyuyordunuz. Sonra da orada unutuyordunuz.”

Ama bir dakika, durun biraz. Bu yazı amacından sapmaya başladı. Terry Pratchett’ı, ukala bir modern zaman filozofu ya da her şeyi hunharca ciddiye alarak eleştiren biriymiş gibi tanıtmak doğru olmaz. O bütün bunlara, bu yazıya falan, gülüp geçerdi. O yüzden işin mizahına dönerek daha net bir tanıma girişelim.

“Taze Başlangıçlar Kulübü”

Örneğin, koskoca DiskDünya’yı kurtaracak ekibi, yani “Taze Başlangıçlar Kulübü”nü bir hayal edin: Başkanı, ölülerin de yaşama hakkı olduğunu savunan ve her gördüğü duvara sloganlar yazan (ÖLDÜK MÜ? EVET! GÖÇTÜK MÜ? HAYIR!) aktivist bir zombi. Ekibin diğer üyeleri de en az onun kadar saçma: Sonradan olma bir vampir ile sonradan görme eşi, agorafobik bir öcü, ayın sadece bir haftasında kurtadama dönüşen sıradan bir kurt, konuşma engelli bir ölüm habercisi… Bir de sağır, titrek ve ihtiyar bir sihirbaz, 130 yaşında ölen ama Ölüm’ün yokluğu yüzünden ölemeyen bir zombi.

Ve elbette Ölüm’ün bizatihi kendisi; gerektiğinde masum insanları ne pahasına olursa olsun kurtarmayı göze alan, insan yaşamının kıymetini istisnasız herkesten daha iyi bilen ve anlayan, Ölüm. HASAT, TIRPANLI ADAMIN ONU ÖNEMSEMESİNDEN BAŞKA, NE UMUT EDEBİLİR? diyen Ölüm.

Tüm bu absürt ve komik unsurları toplayınca ortaya çıkan şeyse şu: yaratıcı bir kurguyla akıp giden eğlenceli bir fantezi-komedi romanı.

DiskDünya tutkunlarına, alışık oldukları neşeli ve akıl dolu okuma deneyimini yine yaşatan Tırpanlı Adam, daha önce DiskDünya okumamış olanları da, kemikli kollarını kocaman açarak kucaklamayı bekliyor. Ne de olsa, kulüp başkanının da dediği gibi, “Her Canlının İçinde, Dışarı Çıkmayı Bekleyen Bir Ölü Vardır…”

* Not: Bu yazı ilk olarak BirGün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Bir hayli

Mütemadiyen tavana bakıyorum.

Uzun zamandır hasret kaldınız mı yüzüme? 
Muhtaç mısınız inan olsun tek bir sözüme?

Hiç sanmıyorum. Çünkü birinci derecede yakınlık dışındaki hiçbir yakınlığa artık pek inanmıyorum. Kim kimi gerçekten özlüyor ki artık? Çok, çok az yaşanan bir duygu artık, özlem. Tedavülden bile kalkması yakındır. Kalkarsa şaşırtıcı olmaz. Bir KHK’ya bakar zaten. Peh.

Çok sıkılıyorum bugünlerde. Hatırlarım, eski zamanlarda, takribi 4-5 sene önce falan, can sıkıntısını “üstesinden gelinmemesi imkansız bir çocukluk hastalığı” olarak görürdüm. Canım sıkılıyor diyen insanlara istihza ve küçümseme ile bakardım. Kendi güzel canımın asla sıkılmayacağını iddia eder, hemen her boş ânımı dolu geçirebiliyor olmamla gurur duyardım.

Eh, insan büyüdükçe (4-5 sene önce de çok küçük değildim ama büyümek, bitimi olan bir şey değil tabii) farklılaşıyor düşünceleri, dahası hayatı ve yaşadıkları. O zamanlar keyiften keyife uçarak yaptığım şeylerin pek çoğu bugün büyük can sıkıntısı veriyor. Mesela gerçekten ama gerçekten harikulade olan kitaplar dışındakileri okumak büyük bir eziyete dönüştü. Eskiden iyi kötü ne varsa okurdum oysa ve bitirmeden bırakmazdım. Zamanım da daha boldu tabii, o ayrı. Ya da -olabildiğine boş bir aktivite de olsa- bilgisayar oyunu falan oynardım sıkılmadan. Sohbet ederdim insanlarla, gerek çevrimiçi gerekse çevrimdışı mecralarda. Sanırım en ama en çok bundan sıkıldım.

İnsanlardan çok sıkıldım; bir kez, bir kez daha ve maalesef.

Gerçekten özlediğim bir iki kişi falan var. Diğerleri tam anlamıyla olsa da olur, olmasa da. Kendim hakkında bile öyle hissediyorum hatta zaman zaman.

Başıboş ve şımarık bir depresyon başlangıcı mı bu? Yoksa bu bile can sıkıntısı kaynaklı mı?

Bilmiyorum. Doğrusu, pek fark etmiyor da. Fakat nedense bugün burayı özlediğimi hissettim. Dükkânımı. Tamamen bana ait olan yegâne ve güzide yerimi (aslında bu dediğim tam olarak doğru değil, zira serverlar wordpress’e ait; yine de anladınız işte). O yüzden, gelip saçma da olsa bir şeyler yazmak istedim. Yazdım da.

Ben ne yapıyorum senelerdir? Bunu gerçekten bilmiyorum. Yaşıyorum, diyebilmek için mi yaşıyorum sadece? Emin değilim. Bir amaç gütmediğim kesin, ne de olsa hayatın bir anlamı olduğuna da hiçbir zaman inanmadım (42 hariç). Amaç olmadığına göre ânı yaşıyor olmam gerek ama o doğrultuda ilerlediğim de pek söylenemez. Dolayısıyla ömrümün büyük bir kısmının boşa geçtiğini söylemek çok anormal olmaz. Tamam, elbette kazandığım insanlar, edindiğim tecrübeler, öğrendiğim bilgiler falan var elbette ama… onlar da gerçek hayatta ne işime yarayacak ulan hocam?

Yoksa yoksa, gerçek hayat zaten tam da bu mu? Böyle ilerleyip sonunda bir gün daaaan! diye biten bir şey mi? Sanırım öyle.

Birazdan darı yemeyi planlıyorum. Otuz dakika içindeki amacım bu mesela. Evet yahu, belki de bu şekilde ilerleniyordur. Adım adım. Minik hedefler dâhilinde. Evet.

Ergenesque hayat sorgulamalarım üstteki paragrafta bitti.

Yapmam gereken pek çok şeyi yapmalıyım artık. Bu dağınık yazıdan çıkacak sonuç bu olsun.

Bir de, kendimi biraz daha iyi hissetmeye zorlamalıyım. Bu. Bunlar. Bu kadar. ♣

Ölümle Kalım Arasında, Sonsuzluğun Ortasında*

Sıradan düşünce tarzını bir yana bırakın Arafta’yı okurken. Çünkü sıradanlık, onun sahip olmadığı tek şey.

“Bu gece ortalık sessiz, dere bile her zamankinden daha usulca akıyor gibi, sevgili kardeşim. Biraz önce ay çıktı ve mezarlığın taşlarını aydınlattı. Bir anlığına mezarlık boy boy, çeşit çeşit melekle dolmuş gibi göründü: şişman melekler, köpek boyunda melekler, atlı melekler vesaire. Ölülerin arkadaşlığına alıştım. Orada, toprağın altında, soğuk taştan evlerinde, her biri hoş bir yoldaş oluyor bana.”

İnanç sisteminizin gerektirdiği şey ne olursa olsun, ölüm her zaman bir başlangıçtır; belki yeni bir diyarın, belki de hiçliğin. Ve ölüm “kalım”la bir arada kalınca ortaya Arafta gibi hem garip hem de vurucu bir eser çıkar.

Amerikan İç Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri’nin (kısacık) tarihinin şüphesiz ki en büyük, en önemli olayı. Kitaplara, filmlere ve daha birçok esere ilham kaynağı olmayı başarmış, köklü bir olgu. Yıllarca sürmüş. Çok kanlı geçmiş. Ve iç savaş denilen şeyin doğası gereği, kardeş kardeşi öldürmüş. Savaşın en önemli nedeni olarak Abraham Lincon’ün başkan seçildikten sonra köleliği kaldırması gösteriliyor. On bir tane güney eyaleti, köleliğe dayalı tarım rejimlerinin sona ermesi tehlikesi yüzünden birlikten ayrılarak bağımsızlığını ilan ediyor ve savaş başlıyor.

Savaşın konusu böyleyken böyle; ki zaten Hollywood ve başka birçok emperyalist kültür unsuru sağ olsun, bu savaşı da neredeyse en küçük ayrıntılarına kadar biliyoruz.

Arafta’nın konusu ise tüm bunlardan bağımsız. Evet, kendisine fon olarak iç savaşı seçiyor ama anlatmak istediği –ve başarıyla anlattığı– şey bundan çok başka.

Yaşayan en iyi öykücülerden biri olarak gösterilen George Saunders’ın ilk romanı Arafta, bu iç savaş sırasında oğlunu kaybeden Abraham Lincoln’ün acısına odaklanıyor. Arka planda savaş varken Saunders bambaşka bir ölüme, bambaşka bir feryada yaklaştırıyor büyütecini. Ölmek ve arada kalmakla ilgili sarsıcı, nüktedan bir deneyim sunuyor okura.

Birbirlerinden tamamen farklı karakterler etrafında dönüyor roman; kimisi serseri, kimisi ahlakçı, kimisi mağdur, kimisi mütecaviz ruhlar. Hepsinin tek ortak yönü, ölü olmaları. Ölüler; fakat gidebilmiş değiller. Arafta bekliyorlar.

Sonra Lincoln’ün oğlu, Lincoln’ün vicdan azabını da yanına katıp ölülerin yamacına gelince herkesi bir telaş alıyor. Hem oğlanın hem de babasının acısını dindirmek için küçük çaplı bir seferberliğe girişiyorlar. Yani kendi içlerinde bir iç savaşa…

Romanın en çok öne çıkan özelliği biçimi. Klasik bir anlatı yapısı yok; diyaloglarda tırnak işaretleri yok, dedi’ler yok, diye cevap verdi’ler yok; bir anlatıcı hiç yok. 160’tan fazla karakter var ve onlar da Yunan tragedyalarındaki gibi sırayla konuşmak suretiyle bir arada duruyor. Ve tüm bunlara rağmen ortaya yine de sapasağlam bir yapı çıkıyor. Bu garip tercih, akışı aksatmadığı gibi kitaba “yaratılmış” bir dinamizm de katıyor.

Saunders ayrıca, bu yeni türden diyalogların yanına, gerçek ve kurmaca alıntılar, gazete yorumları, kitap cümleleri vesaire de ekliyor. Böylece romanındaki (süzüle-yürüyen) hayaletlerin ayaklarını yere daha sağlam bastırıyor.

Odaklandığı konu son derece spesifik olsa da Saunders bunu evrensele yaymayı başarıyor; ne de olsa, herkes bir gün ölecek. Kitap böylece bir “iç savaş anlatısı” olmaktan fazlasıyla sıyrılıyor ve çok daha derin, çok daha büyük etki bırakabilecek bir hikâyeye dönüşüyor.

Kitap, George Saunders’ın üslubuna aşina olanlar için bir sürpriz içermiyor; öykülerinden de bildiğimiz o her zamanki muzip dil, acıyla yoğrulmuş trajikomediler, illâki kaybeden karakterler ve tutunamayanlarla dolu bir hazine var ortada yine.

Arafta, insanlığın hiçbir zaman yok olmayacak korkusuna ve daimi tartışma konusuna yönelik yenilikçi, güçlü ve derinden sarsıcı bir roman. Ayrıca… günün birinde ölmeyi düşünenler için ideal bir rehber! ♦

* Bu yazı ilk olarak Kitapeki.com‘da yayınlanmıştır.

DiskDünya Kitaplarını Okumak İçin (En Az) 10 Neden*

Büyük üstat, Sör Terry Pratchett..
Büyük üstat, Sör Terry Pratchett..

Diskdünya, tüm dünyada 85 milyondan fazla satan, tam 41 kitaplık, edebiyat harikası bir seri. Yaratıcısı ise ünlü İngiliz yazar Sör Terry Pratchett. Fantastik edebiyatın en farklı, en özgün yaratımlarından birisi olan Diskdünya, en çok mizahı ve zekâ dolu kurgusuyla öne çıkıyor.

Siz de Diskdünya’yı hâlâ duymayanlardansanız ve merak da ediyorsanız; bu liste sizi artık başlamaya ikna edebilir.

1. Bilinen tüm fizik kurallarını ve psikolojik kuramları aşabilen bir evrende zaman geçirmek için okuyun:

Diskdünya’ya şöyle başlıyor, sevgili Terry Pratchett: “Uzak, elden düşme bir boyutta, düz olsun diye tasarlanmamış bir astral düzlemde, kıvrım kıvrım yıldız sisleri, dalgalanarak aralandı… Bak… Büyük kaplumbağa A’Tuin geliyor…” İşte bu kaplumbağanın kabuğunda dört fil var; onların sırtında da dimdisk bir dünya. Minik Güneş’i ve Ay’ı onun çevresinde dönüyor. Bu dünyanın temel enerjisi sihir. Bilinen tüm fizik kuralları burada eğilip bükülebilir, tamamen tersyüz olabilir. Psikoloji ise tümden yok olabilir. Yani öncelikle şunu idrak etmek gerekir: Burada her şey mümkün.

Bunca mümkünün ortasında ve sonsuz seçeneğin arasında vakit geçirmek… eh, bir hayli ilginç olabilir.

2. Gülmeyi seviyorsanız okuyun:

Evet, biraz fazla ‘genel’ bir özellik gibi düşünebilirsiniz bunu. Fakat Diskdünya’ya gülmek, alelade bir gülmek değildir. Her cümlede, her hecede; hatta bazen italik yazılmış her kelimede bile, ayrı bir ironi ve güldürü unsuru bulmak mümkün.

Öte yandan Diskdünya, içinde yaşadığımız Küredünya’nın tam anlamıyla bir alegorisi. Yani Terry Pratchett, eleştirmek ya da dalga geçmek istediği her şey için bu yamyassı mekânı kullanıyor. Ortaya da harikulade komik ve sık sık sesli güldüren bir edebi dil çıkıyor.

Uzay kaplumbağası, Büyük A'Tuin
Uzay kaplumbağası, Büyük A’Tuin

3. Fantastik edebiyatı seviyorsanız okuyun:

Terry Pratchett her ne kadar Tolkien ve Rowling gibi isimlerle karşılaştırılsa da, yarattığı fantastik evren onlarınkinden çok farklı. Diskdünya’da da cadılar, sihirbazlar, elfler, troller vesaire dolu elbette; ancak bunlar alışılagelinen türdeşleri gibi epik ya da illâki kahramanvari olmayabiliyor. Hatta Diskdünya sözkonusu olduğunda, hiç.

Buradaki fantastik kahramanlar biraz… çoğunlukla… yani hemen hemen, başarısız ve saçmasakar. Sürekli hata yapanlar, yanlışlıkla büyüye düşenler, ölüp kalanlar ama gidemeyenler… Akla gelebilecek her türden garip gureba karakter Diskdünya’da mevcut. Fantastik mi? Sonuna kadar.

4. İşleri sırasıyla yapmayı sevmiyorsanız okuyun:

Garip, değil mi? Ama öyle. 41 kitaplık koca bir külliyat bu ve –sıkı durun– ilk kitaptan başlamak zorunda değilsiniz. Değilsiniz! Diskdünya’nın birçok alt dizisi var ve bunlardan beğendiğiniz bir tanesini seçip, onun ilk kitabıyla bu dünyaya adım atabilirsiniz. Hatta iyice dellenirseniz, herhangi bir kitabı rastgele alıp bile okuyabilirsiniz. Zira (ilk iki kitap hariç) her kitabın kendi öyküsü ve kurgusu var. Mesela büyü seviyorsanız Rincewind, cadı öyküleri seviyorsanız Cadı, polisiye seviyorsanız Bekçiler, ölmeyi seviyo… şey, ölümle ilgiliyseniz de Ölüm alt dizisi tam size göre olabilir.

diskdunya_okumak_icin_madde_4

5. “İnsanlık Komedyası” üst yapıtının çağdaş İngiliz versiyonuyla tanışmak için okuyun:

Balzac’ın tüm eserlerinin üst evreni, “İnsanlık Komedyası” diye geçer. Bunlar içinde binlerce karakter, ortak bir evreni paylaşıp gezinip dururlar. Diskdünya da biraz böyledir işte: Bir kitapta karşınıza çıkan biri, mesela 30 kitap sonra tekrar gelebilir; veya bir kitapta başrolü üstlenen bir karakter, bir başka kitapta yalnızca bir cümle sarf edebilir. Her kitaba girip çıkan irili ufaklı karakterler de olabilir.

Bunca karakteri içinize almak ve böylece insanlığınızdan bir yandan iyice soğurken bir yandan da ona şefkat duymak için okuyun Diskdünya’yı.

Şöyle de düşünebilirsiniz: Ekranınızda koca bir veri tabanı sitesi açık ve içindeki her bir unsur birbiriyle bağlantılı. Birine tıklayıp bir başkasına gidebiliyorsunuz. İçinde kaybolmak da mümkün, her bir şeyi yalayıp yutmak da.

diskdunya_okumak_icin_madde_6

6. Birbirinden orijinal karakterleri tanımak için okuyun:

Rincewind, İkiçiçek, Esmeralda Havamumu, Yüzbaşı Samuel Vimes, Tiffany Sızı, Teppic, Ölüm, Kütüphaneci ve daha niceleri… Birbirinden özgün ve gülünç karakterleri bir arada bulabileceğiniz tek yer Diskdünya’dır. Mesela Rincewind… Dünyanın yetiştirdiği en başarısız, en korkak sihirbaz. Tehlikeyi bir mıknatıs gibi çekebilen ve ondan ışık hızında kaçabilen (bazen de bu yüzden bambaşka bir tehlikenin tam kucağına düşen) biri… Ya da Sam Vimes: Bekçi Teşkilatı’nın derbeder ve alkolik yüzbaşısı, bütün yanlışların içindeki doğru ve dürüst adam… Peki yan karakterlere ne demeli? Örneğin Zararına Dibbler. Ankh-Morpork’ta yaşayan herkese her şeyi –inanın ki zararına– satabilecek yegâne işportacı; öyle iyi bir pazarlama tekniği var ki ejderha kalkanı olarak tahta siperlik satsa, yine kâr eder! Ya da Kütüphaneci… Onun kütüphanesinden kitap çalmak ölümcül bir suçtur, zira kendisi bir orangutandır ve yumrukları kamyon lastiği kadar esnek ve sağlamdır!

Bunlar gibi daha niceleri; burada anlatılamayacak kadar zengin ve absürt dimağlar… hepsi okunmayı bekliyor.

7. Ölüm’ü daha yakından tanımak istiyorsanız okuyun:

Cidden. Ölüm, Diskdünya’da ete kemiğe bürü… şey, sadece kemiğe bürünmüş bir karakter. Elinde tırpanı, buz mavisi gözleri ve aşırı dipten gelen aşırı gramerli ve BÜYÜK HARFLİ konuşmasıyla, tam anlamıyla can alıcı bir kişilik… Kendi deyimiyle bir antropomorfik kişileştirme… Gerçekten de Diskdünya’nın en sevilen karakterlerinden birisi olarak gösterilen Ölüm’ü tanımak için bile bu kitaplar okunur. (Mort ile başlayın!)

8. Ankh-Morpork’un tekinsiz sokakları için okuyun:

Diskdünya’nın bir alegori fabrikası olduğunu söylemiştik. Ankh-Morpork da bu fabrikanın ürünlerinden biri. Diskdünya’nın en kalabalık şehirlerinden biri; içinde en az yüz bin ruh (ve Ataerk’in de sürekli söylediği gibi) o sayının en az on katı kadar bir nüfus var! Bu şehir aslen Londra’nın bir alegorisi ama gelin, siz onu şöyle düşünün: Ankh-Morpork, Küredünya’daki onlarca, belki de yüzlerce büyük şehre tutulan bir ayna. Kalabalık, tekinsiz, tam ortasından pis (çok, çok pis) bir nehir geçen, labirent sokaklı; ayyaşlar, hırsızlar, katiller, büyücüler, iblisler, cadılar ve daha nicelerini barındıran, olaysız günü geçmeyen, kozmopolit ve dev bir metropol.

Tanıdık geldi mi? Eh. Gelir tabii.

9. Sanat eserlerindeki muhtelif göndermeleri keşfetmeyi seviyorsanız okuyun:

Diskdünya’nın, kendisine has bir yönü daha: Sayısız sanat eseri ve bilim dalına yapılan göndermeler. Bir Diskdünya kitabını okurken, kendinizi bir anda Casablanca filminde ya da Hamlet’te bulabilirsiniz; bir anda kuantum fiziğiyle yoğurulmaya başlayıp oradan evrim teorisine uzanabilirsiniz. Ya da Dante’nin Cehennem’ine inebilir, oradan Faust’a çıkabilir, sonra da gerisingeri Antik Azteklere ilerleyebilirsiniz. Hem de tek bir kitapta! Bazen cümle cümle, bazense mizansen olarak ünlü film sahnelerini yaşayabilirsiniz.

Terry Pratchett, göndermelerin kralıdır ve bunu öyle iyi uyarlar ki, uyanmazsınız.

diskdunya_okumak_icin_madde_10
Eric’ten bir sahne.

10. İnsanlık tarihini kana bulayan tüm kurum ve kurgulara büyütecin tersinden bakabilmek için okuyun:

Truva Savaşını merak ediyor musunuz? Ama Homeros’un (ya da Diskdünya’daki adıyla Copolymer’in) anlattığı halini değil, gerçek halini? Peki ya Antik Mısırlıların kurban törenlerini ya da mumyalama işlemlerini? Antik Yunan filozofu Zenon’un deneylerinin neden işe yaramadığını bilmek ister misiniz? Kelt halkının savaşçı kişiliğiyle (ve berbat telaffuzlarıyla) tanışmaya ne dersiniz? O halde uğrayacağınız yer yine Diskdünya’dır. Çünkü, örneğin bir savaşın kazanılmasında hangi etmenlerin gerçekten işe yaradığını, size ancak Terry Pratchett söyler. Tarih kitaplarında bulamayacağınız yorumları ancak burada okuyabilirsiniz!

Ek: Sadece ve sadece eğlenmek için okuyun:

Aslında tüm bunların ötesinde, Diskdünya’yı sırf eğlenmek için okuyun. Çünkü emin olun, okurken bu kadar güzel vakit geçirebileceğiniz, zeki ve ironi dolu hissedebileceğiniz kitap sayısı azdır. Diskdünya’yı, gülerken bir ders almak zorunda olmamak için; her sayfasında şaşırabildiğinize şaşırdığınız kitaplar okumuş olmak için ya da “İngiliz mizahı”nı iliklerinize kadar hissedebilmek için okuyun.

Okuyun ki, ötelerden bir yerden bizi izleyen (ya da en buna inanmak istediğimiz) üstat Terry Pratchett üzülmesin. Çünkü fantastik edebiyat güzeldir ve okunmayı bekler. Tıpkı onun da dediği gibi:

“Fantastik edebiyat, zihni çalıştıran bir kondisyon bisikleti gibidir; belki sizi bir yere götürmez ama elini attığı her kas öbeğini güçlendirir. Elbette… yanılıyor da olabilirim.”

Yanılmıyorsun üstat!

Not: “DiskDünya okumaya hangi kitaptan başlamalıyım?” sorusu kafanızda hâlâ bâkiyse, şu okuma rehberine bir göz atabilirsiniz. Ama özetle, istediğiniz kitaptan.

Not 2: BBC2 kanalı, geçtiğimiz günlerde Terry Pratchett’ın hayatını anlatan çok harika bir belgesel yayınladı. Yepyeni. “Terry Pratchett: Back in Black” isimli belgesel, malum ortamlara da düştü. Şiddetle tavsiye edilir!

* Bu yazı ilk olarak Kitapeki.com‘da yayınlanmıştır.

Kömürün suyunu sıkan roman: Cesurlara Davet*

İsviçreli genç yazar Dorothee Elmiger’in ilk romanı Cesurlara Davet, deneysel ve alışılmadık bir kitap; bir yanıyla sapasağlam bir distopya, diğer yanıyla siyasi bir çığlık.

dry_river

Bazen, üstüne saatlerce konuşabileceğiniz bir konuya bile bir türlü giriş yapamazsınız. Bazen en hâkim olduğunuz cümlelere bakınca bile yabancılık çekersiniz. Bazen de bir kitap okursunuz; onu güzelce anlarsınız, kemiklerinizde hissedersiniz; çekiç-örs ve üzenginizde titreştirir, hatta göz perdelerinizin gerisinde geniş-ekranlı bir film gibi izlersiniz.

Ama onu bir türlü ifade edemezsiniz.

İşte Cesurlara Davet, tam da o kitaplardan biri.

Ya da değil.

* * *

Dorothee Elmiger, İsviçreli genç bir kadın yazar. Siyaset bilimi okumuş, yazarlık dersleri almış ve oturup yazmış. Siyasi eğitimi, yayımlanan iki romanından ilki olan bu kitaba da bir hayli yansımış. Zira nerede, ne zaman ve nasıl olduğunu tam olarak bilemediğimiz bir mecranın içinde bile, siyasetin insan iletişiminin odağında olduğunu vurgulamayı başarmış. Daha ilk sayfadan itibaren.

cesurlara-davet

Bu nerede-ne-zaman-ve-nasılsızlık, kitabın temel ögelerinden biri aslında. Meçhul bir arazinin altındaki kömür madeni, yıllardır için için yanmaya devam ediyor. O topraklar üzerinde yaşayan neredeyse kimse kalmamış; yalnızca –uzun zamandır kömür işletmelerine bağlı olarak çalışan– polis teşkilatı, komiser beyin iki kızı –aynı zamanda kitabımızın başkahramanları olan– Margarete ve Fritzi, birkaç kişi, birkaç garip komşu. Geriye kalan her şey nihai bir hiçlik; ölümcül bir sessizlik ve verimsizlik.

Fakat bu, neredeyse hiçlik içindeki topraklarda bile, bitmek bilmeyen bir iktidar mücadelesi var. Ve iktidarın, hükmetmeyi sürdürebilmek için yaptığı en önemli şeyi, buradaki ufak çaplı iktidar da yapıyor: Geçmişi yok ediyor. Kız kardeşlerin daktilo başında olanı Margarete de bundan dem vuruyor:

“Bazı şeyler bize söylenmedi! Yapayalnız beklemeye bırakıldık. Olaylar bizden gizlendi. Tüm çabalarla dalga geçildi. Annelerimizin ne iş yaptığından bahsedilmedi. Kendi kendimize yetinmemiz emredildi. Sahte bir güven duygusuyla uyuşturulduk. Sonra da onun kaybolması korkusuyla tehdit edildik. Özgürlükle gözümüz boyandı. Kimse bize kıtlığı anlatmadı. Geçen yüzyılların karanlığıyla baş başa bırakıldık. Sakinleşelim diye kulağımıza çalınan tek tük hadiseyle avutulduk. Şiddeti azaltmanın yolları üzerimizde denendi. Üstümüzden polis atlarıyla geçip gidildi.”

Çünkü geçmişi yok etmek, buna yarar. Bugün bile sistematik bir biçimde yürütülen tarih yokedimi, her şeyin havada kalmasını sağlayıp karmaşaya yol açar. İnsanların altından tarihi çekip almak, tarih atlası olmadan tarih öğrenmeye benzer. Tıpkı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki, eski gazete haberlerini bile durmaksızın değiştiren bakanlık gibi; her şeyi sürekli karıştırırsanız, her şey eşit seviyeye gelir ve anlamını yitirir.

Peki ne yapmak gerek? Neyi, nasıl yapmak gerek? Öğrenilmiş çaresizliğimizin içinde, salt kendi yaşamlarımızı iyi geçirmeye yeltenerek, tüketimin esareti altında etrafımıza katı bir duvar örerek, apolitik bir hayat mı sürmek gerek? Yoksa harekete geçip yollara mı düşmek gerek? Margarete’ye göre, bunun da cevabı net:

“Rahatız. Ama yine de, omuzlarımızı boğazımıza doğru çekip çenelerimizi titreten bir his var içimizde. Birazdan sesimizi yükseltmek isteğiyle dolacağız. Bu hissi yasaklamalı mıydık yoksa? Bizi güçten mi düşürür bu?

Hayır! Muhtemelen, bir sorumluluk yaratıyor bu!”

Evet! Büyük bir sorumluluk yaratıyor bu! Hem de herkes için.

Ve bu yüzden kitap da, tüm cesurları davet ediyor, düzeni değiştirmeye, eski olanla barışıp “doğru” bir yeni inşa etmeye; korkmadan, özgürce ve insanca yaşayabilmek için.

* * *

Elmiger, romanı boyunca bir arayış ve yol hikâyesi de anlatıyor. Kız kardeşler yalnızca geçmişlerini değil, geçmişe ait (olduğunu sandıkları) bir nehri arıyorlar: Buenaventura Nehri. Bu nehrin varlığı, gerçek bir söylence; olup olmadığı bilinmiyor. Ve Elmiger kitap boyunca yalnızca bu rivayetten değil; Goethe’den Hemingway’e kadar birçok yazardan, hatta Butch Cassidy ve Sundance Kid gibi efsanevi suçlulardan bile besleniyor. Genç yazar, romanını zenginleştirecek her türlü cevhere açık; ve belli ki kelimelerini de, yüzyılların baskısına dayanamayarak elmasa dönüşmüş kömür parçalarından seçiyor. Basit olanı yazmanın zorluğunun da farkında.

Kitaptaki ayrıksı bölümler ve parçalanmış anlatı yapısı da; yaratılan bu karanlık, çaresiz ama her şeye rağmen ümit dolu atmosferi destekliyor. Metnin çok hacimli olmaması da ayrı bir olgu tabii; sanki Elmiger, gözüne çarpan ve fazla gibi gördüğü her harfi bile atarak yontmuş kitabını.

Cesurlara Davet, edebiyatta yeniliğe ve deneyselliğe açık okurlar için biçilmiş bir kaftan gibi. Üstlerine otursun diye, her türlü dikiş tekniği denenmiş. İlmek ilmek örülürken de, samimiyetinden hiçbir şey kaybetmemiş. Kısacası, okunmak için can atan bir kitap bu. ♣

* Bu yazı ilk olarak Birgün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Tarihsizlik Atlasında Gündoğmamış Sabahlar

dawn_by_grigant-jpg-625x385_q100

Orhan Veli gibi, gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkıyorum yola; ama onun gibi denize açılmıyor ve onun gerekçe ve arzularını taşımıyorum. Benim arzum; dolmuşa binip şehrin merkezlerinden birindeki çokkatlı bir binada bulunan iş ofisine ulaşmak.

Evden çıkıyorum, gökyüzünde ay. Yürüyorum, sokaklarda hüzünlü başıboş köpekler. Durağa gidiyorum, zombilerden daha ifadesiz okul çocukları, çalışanlar, çalışmayanlar. Dolmuşa biniyorum; dolmuşçu bile henüz ayılamamış belli ki, zira dolmuşu dolmuş yapması gereken en ufak bir nota bile yok etrafta. Hava hâlâ karanlık. Dolmuşun saati bozuk; muhtemelen ayarlarken 24 saatlik ayrıntıyı gözardı etmişler ve o yüzden dijital kızıl kırmızı saat “20:08″i gösteriyor. Hava karanlık, akşam saat sekiz, ben yeni uyanmışım ve nihai ve küllî bir akıl oynatmasına bir basamak uzaktayım.

* * *

Görse, Halit Ayarcı’nın bile utanacağı bu saat ayarlamasının sebebine dair bir sürü iddia var, resmi söylemler var. En mantıklı (gibi görüneni) tabii enerji tasarrufuna dair olanı. Gerçi onu da tam olarak anlamış değiliz; tasarrufu mu ediyoruz, o mu bizi ediyor; bu kadar tasarrufane bir durum oluyor muymuş bu ayar sayesinde, vesair. Söylenegelen bir diğer sebep, daha doğrusu spekülasyon şu minvalde: “Üç tane meczup sabah namazlarını daha rahat kılabilsin diye koca bir milletin tüm ayarlarıyla oynamak.” Bu sebebi ben çok seviyorum; özellikle de meczup kısmını.

Lâkin hakiki sebep, bunlardan hiçbiri olmamalı. Bence hakiki sebep; sırf bokluk olsun diye, sırf ayar bozmak olsun diye oynayabiliyor olmak. Çünkü insanların ayarlarını ne kadar bozarsan, onları o kadar iyi kontrol edersin.

* * *

Lisede çok sevdiğim bir tarih öğretmenim vardı. Ondan duyduğum sözü unutmamayı seviyorum: “Tarihi, tarih atlası üzerinde öğrenmezseniz, bildikleriniz havada yüzer.” 

Bugün Türkiye’de sistemli olarak yapılan şey, tam olarak budur. Bilinen her şeyin külliyen değiştirilmesi, ama sürekli değiştirilmesi, kaypak bir zemin yaratılması, en basit gerçeklerin bile çarpıtılması, baştan yaratılması ve yazılması; insanların tüm dengelerini bozuyor. Bir ay önce söylenen şeyler bile, tekrar dile getirildiğinde siyahla beyaz kadar fark edebiliyor. Bu yalan ve düzen imparatorluğu, sadece dansözlük mekanizmasına ait bir amaç içermiyor; yani sırf, yapılan hataları örtbas etmek için değil. Bu, bilerek ve istenerek yapılan bir şey.

Neden Bindokuzyüzseksendört‘te, eski gazetelerin haberleri bile değiştiriliyordu? Yenikonuş neden icat edilmişti? Oradaki insanlar hangi tarihte yaşadıklarını, hangi ülkelerle neden ve ne kadardır savaştıklarını bile bilmiyorlardı. Bilmedikleri için, Stalin’in tavuğu gibi, delibaş ve şaşkın geziniyorlardı. Hiçbir şey yapamıyorlardı.

Neden Stalin, Troçki’yi fotoğraflardan bile sildirmişti?

* * *

Bu düzen böyle; girdiğimiz ‘tek kişi’ yolu böyle. Bugün bu durumun tarihteki örneklerine maalesef iyiden iyiye öykünüyorsak artık, ezilip büzülüyorsak ve dâhi ben bu yazıyı bile sansürlemek zorunda hissediyorsam kendimi; bunun sebebi bellidir: Bu işin başka yolu yok. O yola, dar olduğu için çıkışı sadece ileride olan aşağı eğimli bir tünele girer gibi girdik bire kere; ne geri dönebiliriz, ne de olduğumuz yerde kalabiliriz.

Son bir ihtimal; belki son bir deli kuvvetiyle, tüneli kırar geçebiliriz.

Ve son olarak, bu boktan sene biterken, kişisel almanağımızda yer etmiş her şeyi yakıp yok etmek imkânı diliyorum.

Ama zeytin fidanları hâlâ fidan, hâlâ çocuktur.”