Emekli falan olmadığım

Emekli falan olmadığım (ve büyük ihtimalle asla olmayacağım) için bilmiyorum (ve bilemeyeceğim) ama… emeklilik, ölüme hazır hale gelmek gibi bir şey değil mi? Hedeflenmiş bütün aşamaları (başarıyla ya da başarısızlıkla) tek tek geçmiş, hepsini aşmış, en tepeye gelip bomboş bir boşluğa düşmüş gibisin. dir. Gibisindir. Önünde ulaşılması, fethedilmesi gereken hiçbir şey kalmamıştır. Çalışman gerekmiyordur, dolayısıyla terfi etmen gerekmiyordur, çocuğu evlendirmen gerekmiyordur, yeni bir ev alman gerekmiyordur, şu işi halletmen veya bu insanla konuşman gerekmiyordur. Sorumlulukfree bir alanda, önünde hiçbir deadline olmadan günlerin geçiyordur. Emekliyken de boş durmayan, misal yine çalışıp para kazanan biri olsan bile, bunun aslında opsiyonel bir şey olduğunu içten içe biliyorsundur. Emekliysen, önündeki tek yeni aşama, ölüm oluyordur.

Bundan ötürü olsa gerek ki, emekliliğe yeni adım atmış birisi derhal bir şeylere sarılıyor. dur. Sarılıyordur. Bir süre, belki uzun bir süre, hatta belki ta ölüme dek sürecek kadar uzunca bir süre onunla uğraşıyordur. Ne kadar az boş durursa sanki yeni aşamayı o kadar geciktirebilecekmiş gibi düşünüyordur ya da en azından, önündeki biricik aşamayı hiç mi hiç düşünmemek istiyordur.

Emekli olan insan, “üstü kalsın” diyebilme lüksünü edinebilmiş insandır artık. Ama bunu demiyor vedahi bununla yarışıyorsa, ölümden deli gibi korkup kaçıyordur.

Ama yok, o lafı diyebilen de korkuyordur. Zifiri karanlıkta, içinde ne olduğunu bilmediğin bir şeye nasıl girersin ki gönül rahatlığıyla? Giremezsin. dir.

Giremezsindir.

Reklamlar

Acımasız Dünyanın Cesur ve Genç Prensesi: Ekşilina Schmitt*

“Ekşilina’nın Hayret Verici Maceraları 2: Mucize Beklerken”, elini hiç korkak alıştırmayan, kalemini hiçbir cümleden esirgemeyen, ciddi ve harbi bir çocuk romanı.

Hayat adil değil. Hiçbir zaman öyle olmadı. Öyle olduğunu da hiçbir zaman iddia etmedi. İyilerin kazanmasının garanti olmadığı, kötülerinse mezalimliklerine rahatça devam edip aklanabildiği, hayırsız bir dünya burası.

Minik prenses ve prenslerin, her şeyin en iyisini hakkettiği inancı da, ancak masallarda geçerli.

Ve masallar, zaten tam da bu yüzden biraz tehlikeli. Egemen ahlaki kuralları daha da pekiştirdiği; hayal gücünün, hiçbir zaman gerçekleşemeyecek kadar ötesinde duran düşleri rasyonalize ettiği ve hepsinden öte, iyi-kötü kavramının içini boşaltıp hayattaki herkesin siyah ve beyaz kadar net olduğu fikrini, çocukların zihinlerine yerleştirdiği için.

Tüm bunlar yüzünden; hakiki olayların hakiki sonuçlarına dair edebi eserler okuyabilmek, hem çocuklar hem de büyükler için önemli olmalı.

Ekşilina Klara Lilith Schmitt on iki yaşında; dört ismi, iki kaplumbağası, bir tane çok yakın dostu ve yıkık dökük bir hayatı var; ve tüm bu bahsettiğimiz hakikatin de birebir içinde. Tam ortasında. Annesi ölümcül düzeyde hasta, babası aileden ayrılmış. Bir zamanlar yaşadığı ve çok sevdiği evinden taşınıp dandik ufak bir apartman dairesine yerleşmiş ve hayatındaki diğer her şey de kötüye gitmeyi sürdürüyor.

İşte Ekşilina’nın hakikati bu.

Üç kitaplık serinin (ilki; Ekşilina’nın Hayret Verici Maceraları: Yıkık Dökük Krallığım, Tudem Yayınları, 2015) ikincisi olan Ekşilina’nın Hayret Verici Maceraları 2: Mucize Beklerken, elini hiç korkak alıştırmayan, kalemini hiçbir cümleden esirgemeyen, ciddi ve harbi bir çocuk romanı. İçinde, fantastik maceralara atılan fırlama çocuklar; tek eğlenceleri, anne-babalarına zekice laf sokmak olan kardeşler ya da genel geçer ve komik olmayan öykü parçacıkları falan yok. Ama bunlar yerine dostluk, hayatla mücadele, gerçek bir aile dayanışması, kabullenme ve umut var.

Bolca umut var.

Zaten kitabın, bir duygu sömürüsü külliyatına dönüşmemesinin en önemli sebeplerinden biri de bu. Ekşilina, hayatındaki tüm zorluklara rağmen umudunu ve gülümsemesini asla kaybetmeyen bir karakter. Ve bunu, umut etmesi gerektiği için yapmıyor; hayatın böyle bir şey olduğunu anladığı için yapıyor. Umut onun içinde, işlevsiz ve sadece adı olan bir apandis değil; ümidini hiçbir zaman yitirmeyen, yaşamsal bir omurilik soğanı.

Ve tıpkı soğanın katmanları gibi, Ekşilina’nın da üst üste yığılmış, hafif geçirgen katmanları var. Birincisi (ve belki de en dipte duranı), temel bir aile hikâyesi aslında. Annesinin hastalığından sonra onları terk edip giden (tabii aslında bu Ekşilina’nın bakış açısı) bir baba var, adı artık sadece “Adam”. Ekşilina, hayata ve her şeye dair öfkesini ona yönlendiriyor; bu yolla belki kendisini rahatlatıyor, belki de bir şeylerden intikam aldığını düşünüyor. Ve babasıyla arasındaki köprüyü yeniden kurmaya çalışıyor. Bir diğer katman annesinin hastalığı elbette. Ekşilina, onun zor durumunun tam anlamıyla farkında; zaten ne annesi ne de diğer insanlar, Ekşilina’ya onu avutacak ya da uyutacak bir ‘pembe yalan’ söylüyor. Ekşilina, kaçınılmaz sonun farkında, elinden gelen tek şeyse, ânı yaşayıp annesiyle olabildiğince mutlu vakitler geçirebilmek. Ve tüm bunların ötesinde, en üstte duran cesaret ve umutla örülü bir kabuk var; hayattaki en baş edilemez gibi görünen şeylere karşı bile dik durabilmek mümkün, diyor bu kabuk, dik durup yeri geldiğinde onunla alay ederek, gülmek. Kahkahalarla.

 Ödüllü genç yazar Finn-Ole Heinrich

Kitabın başarısındaki en büyük etmen, ödüllü genç Alman yazar Finn-Ole Heinrich. Gerek seçtiği konu gerekse onu işleyişi itibariyle, Heinrich her türlü övgüyü hakkediyor. Buna ek olarak, genç yazarın dile ve üslubuna son derece hâkim olması, kitabın edebi değerini katlıyor. Kimi cümleler, Ekşilina’nın anlık bunalımları gibi uzun ve kasvetliyken; diğer pek çoğu, yine Ekşilina gibi net, coşkulu, hayat dolu ve eğlenceli. Ve pekâlâ, bir yetişkin kitabı olarak da okunabilir bu roman; ve hem çocukların hem de yetişkinlerin, belki farklı yönlerden ama eşit miktarda zevk alabileceği böylesine bir kitap yaratmak, hiç de kolay bir iş değil. Buna, itinalı ve temiz bir çeviri de eklenince, kitap bir anlamda kendisini tamamlıyor.

Kitabı tamamlayan bir şey daha var: Rán Flygenring’in çizimleri. Baştan sonra, son derece stilize bir şekilde resmedilmiş kitabın çizimleri, Ekşilina’nın da ruhuyla birebir örtüşüyor. Onları daha da etkili kılan, Tudem’in sert kapaklı, kaliteli baskısı.

Mucize Beklerken; Ekşilina’nın ve hayatındaki tüm ilginçliklerin ikinci perdesi. Üçüncü ve son perde olan Evrenin Sonu ise merak ve heyecanla bekleniyor. Bu zaman zarfında da, çocuklara (ve aslında büyüklere de), cesaretin ve umut dolu gücün nasıl bir şey olduğunu, itinayla anlatıyor bu küçük kız.

* Bu yazı ilk olarak, Birgün Kitap‘ta yayınlanmıştır.

Üç Kahraman, Bir Prenses ve Unutulmaz Bir Serüven!*

Ezber bozan dili, müthiş kurgusu ve aşırıya kaçmayan duygusallığıyla Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün, çeviri çocuk edebiyatında bir ışık gibi parlamaya hazır

Destansı yol hikâyeleri edebiyat ve sinemanın önemli bir kolunu oluşturur; hatta içinde “yol” barındırmayan birçok anlatı bile “kahramanın yolculuğu” denilen bir serüveni tasvir eder. Kısaca bahsetmek gerekirse, bu anlatılarda başkahraman bir şekilde yola çıkar, başından geçen bir dolu olaya göğüs gerer ve sonuçta bu olaylar onu (ve varsa yoldaşlarını) değiştirir. Finale, yani hedefe vardığında da kahraman artık daha güçlü, daha idrak etmiş, daha olgunlaşmıştır. Yüzüklerin Efendisi’nden Matrix’e, Kayıp Balık Nemo’dan Oz Büyücüsü’ne kadar uzanan geniş bir yelpazedeki birçok eser bu izleği kullanır. Hatta karakter odaklı sanat eserinin başarısı burada yatıyor bile denebilir; zira X’in de dediği gibi, hikâye, karakterlere hizmet etmelidir.

Tudem etiketiyle ekim ayında yayımlanan, Amerikalı yazar John David Anderson’ın ödüle doymayan romanı Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün de tam olarak bu düsturu benimsiyor. Özetle, hastalanan öğretmenlerine harika bir gün yaşatmak amacıyla yola çıkan üç ufaklığın başına gelen bir dizi trajikomik olayı ele alan kitap, karakterlerini eğlenceli olay örgüsünün içine cüretkârca atıyor ve şehrin keşmekeşinde onları şöyle güzelce bir sarsıyor; hem onları hem de okuru.

Steve, Topher ve Brand, çok sevdikleri, çok önemsedikleri öğretmenleri Bayan Bixby’nin uğruna, aslında hiç başlamamaları gereken bir serüvene atılıyor. Sıradan bir yetişkin için dünyanın en sıradan seyahati olan bu gündelik patika, şehir insanlarının dünyasına adım atmak zorunda kalan üç adet hobbit için, hayatlarının yolculuğu haline geliyor. İşin kötüsü, bu üç hobbit bile kendi içinde son derece farklı. Hepsinin kendine has kaygıları, düşünceleri ve emelleri var. Ve yazar da bunu bize başarıyla, sanki üç çocuğu gerçek hayatta gerçekten tanıyormuşçasına aktarıyor; her birinin kendi üslubu, kendi kelimeleri, kendi hisleriyle ve başarıyla.

Bir de Bayan Bixby var tabii; tüm bu hercümercin yegâne kaynağı; genç, güzel, idealist, sevgi dolu ve pembe saçlı bir öğretmen. Öğrencilerinin onu bu denli sevmesi hiç şaşırtıcı değil, çünkü yaratıcı ve itinalı bir öğretmenin çocuklar üzerindeki etkisini anlamamak güç oluyor kitabın paragraflarında.

Romanın en güçlü yönü, aynı zamanda yumuşak karnı: Bir hastalık. Yani gezindiği sular bir hayli tehlikeli aslında, her an bir çukura düşüp anlatısını tamamen değiştirebilir. Fakat John David Anderson bu tuzağa yaklaşmıyor bile. Ne bir gram duygu sömürüsü var kitapta ne de bir cümle klişe. Gücü de işte, tam olarak burada: Sahip olduğu müthiş duygusallık, kitabın içinde bir yerlerde saklı ve kesinlikle açığa çıkmıyor; ancak çıkmasa da, bir evin duvarlarından sızan rutubet gibi, kalbinize ve beyninize minik his partikülleri bırakmayı başarıyor. Hiç anlamadığınız bir anda, saçma sapan bir maceranın ortasındayken gözleriniz dolabiliyor ya da sömürüye en açık sahnede asfalyalarınız bir anda gevşeyebiliyor, kahkahayı koyuveriyorsunuz.

Bir başka parantez de üslup için açılmalı: Yazar hiçbir şekilde kolaya kaçmıyor, bir tane anlatı biçimi benimseyip onun yolundan gitmiyor. Mesela Brand’e sürekli yeni kelimeler bulduruyor, Steve’in birçok kavramı –ve de filmi– birbirine karıştırmasına izin veriyor, Topher’ınsa engin hayal gücünü ulu orta göstermesini adeta istiyor. Bu zenginlik de elbette, kitabın mecazi sayfa sayısını bir hayli artırıyor. Yani Brand’in deyimiyle, yazar bir an bile avallamıyor.

Ya verdiği hayat dersleri? Birçok yetişkinin de kulağına küpe etmesi gereken onlarca temel düşünceyi, çocukların ağzından son derece naif, son derece iddiasız bir şekilde aktarmayı başarıyor. “Kahraman olmak için ejderhayı öldürmelisin. Kolay iş değil ama en azından neyle karşı karşıya olduğunu bilirsin,” diyor mesela Topher, “fakat gerçek hayatta ejderha diye bir şey yoktur. İşler asla bu kadar net değildir. Bazen savaştığınız şey sizden saklanır.” Ya da Brand’e uzatıyoruz kulağımızı ve o da bize şunu fısıldıyor: “Acıklı hikâyeleri herkes sever, acıklı hikâye kendi hikâyeleri değilse.”

Rengârenk karakterleri, yaratıcı kurgusu ve güçlü duygusallığıyla Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün, çocuk edebiyatının en özgün eserlerinden biri olmaya aday. Yani. İlk üçe giremese bile, Steve’inki gibi, en azından mansiyon garanti.

* Bu yazı ilk olarak EdebiyatHaber.net sitesinde yayınlanmıştır.

Mesela kalemkutusu

Mesela kalemkutusu, insanoğlu hakkında çok şey anlatıyor.

İnsanoğlunu anlamakta ciddi anlamda güçlük çekiyorum. Ya da, anlamakta değil aslında. Anlamlandırmakta. Yerleştirmekte. Kafamda rasyonalize etmekte.

İnsanoğlu çantayı icat ediyor mesela. İhtiyaçtan. Elinde bir şeyler taşıyor çünkü, o da büyük ihtimalle açlıktan. Topluyor, topladıklarını rahatça götürmek için çanta icat ediyor. Peki kalemkutusu hangi aşamada devreye giriyor? Çanta içinde çanta fikri geliyor aklına insanın, hatta çanta içinde muhtelif çantalar: beslenme çantası, makyaj çantası, fotoğraf makinesi çantası, cep telefonu çantası… Çanta-çantası oluveriyor çanta sonunda.

Büyük ihtimalle aşırı normal bir şeyi sürrealize etmeye çabalıyor beynim ama cidden tam olarak oturtamıyorum bunu.

Mesela evrenin herhangi birindeki bambaşka bir kültür de icat etti mi kalemkutusunu? Etmiş olmalı. Ama hayır, fazla insani düşünüyorum. O kadar garip ve farklı olabilir ki o kültür, değil kalemkutusunu icat etmek, beslenmek için toplayıcılık bile yapmıyordur belki çünkü beslenmiyordur.

Kalemkutusu var sonuçta.

Ölüm de Bir Gün Yaşamı Tadacak!*

DiskDünya serisinin yeni kitabı Tırpanlı Adam, ölümün var olmadığı bir dünyayı resmediyor ve mizahını, tüketim kültürünün kalbine bir mızrak gibi saplıyor

Haftalık market alışverişlerinin, çarşı-pazar gezmelerinin, internet sitelerinde pantolon-tişört bakmanın ya da başka bin bir türlü tüketim eyleminin getirdiği azabı hissediyor musunuz? Devasa bir alışveriş merkezinin cazibesinin yarattığı çekim gücünün, hiçlikleri bile yutan bir karadeliğin çekim gücüne eş değer olduğunu biliyor musunuz? Hafta sonlarında akın akın AVM’lere akan insanları görüp hüzünleniyor musunuz? O halde bırakın artık hüzünlenmeyi ve Tırpanlı Adam’ı okuyun.

Tırpanlı Adam, ünlü fantezi ve mizah serisi DiskDünya’nın on birinci kitabı. Kült İngiliz yazar Sör Terry Pratchett’ın, kelimenin tam anlamıyla kendisine özgü üslubu ve mizahıyla yoğurduğu sayısız kitaptan sadece biri. Seriye hâkim olanların yakinen tanıyıp sevdiği Ölüm karakteri bu kitapta başrolde ve olayların gelişimi de tam onunla ilgili bir yerde başlıyor: Ölüm, görevini layıkıyla yerine getiremediği için işten çıkarılıyor ve DiskDünya’nın üstüne kallavi bir yaşamgücü çöküyor. Ve her şey canlanmaya başlıyor.

Terry Pratchett, fantastik edebiyatı ironi için, parodi için ve hemen her şeyle dalgasını geçebilmek için kullanan bir yazar; dolayısıyla onu bilindik fantastik edebiyat yazarlarından ayrı tutmak şart. Hatta ona daha çok bir komedyen bile denebilir. Dilcambazlığının yanı sıra, sadece diyaloglarda yakaladığı boşluklarla bile kahkaha attırabilen usta bir kalem. Yazdığı onlarca kitapta, bu geleneğini tür ayırt etmeksizin sürdürmeyi başarmış biri.

Elbette Pratchett, bu kitapta da bundan vazgeçmiyor. Tırpanlı Adam’da, bu kez yaşamgücü fazlalığı ve Ölüm’ün malulen emekliliği unsurlarını kullanarak tüketim çılgınlığını eleştiriyor ve büyük alışveriş merkezlerinin, şehirlere neler yaptığını irdeliyor.

Mesela şehirlerin dışında, çok dokunaçlı ucubik yaratıklar gibi yayılan dev AVM’ler için şunları söylüyor, ilk kez 1991 yılında yayımlanan Tırpanı Adam’da:

“Şehrin içinde, sıcak ve korunaklı bir yerde büyüyor olmalıydı. Sonra yayılıyor, şehrin dışına çıkıyor ve yeni bir şehir inşa ediyordu. Gerçek değil, sahte bir şehir; sahte bir şey… şehrin canını, yani insanlarını çekip alan bir şey…”

Her hafta sonu, büyülenmiş gibi ve zombivari hareketlerle AVM’lere koşan koca bir insanlık için daha iyi bir tanım olabilir mi? Fakat bundan da fazlası var. Satın alınan bir sürü irili ufaklı çerçöpü, uyduruk hediyelik eşyaları ve daha başka kim bilir nelerle yoğrulan tüketim çılgınlığını da unutmuyor Pratchett. Hikâyenin orta yerine, bir saatli bomba gibi bırakıveriyor cümlelerini:

“Şu küçük kar kürelerinde bir tuhaflık vardı. Onları elinize alıyor, sallıyor ve güzel kar tanelerinin ışıl ışıl dönüşünü izliyordunuz. Ardından onu eve götürüyor, şömine rafına koyuyordunuz. Sonra da orada unutuyordunuz.”

Ama bir dakika, durun biraz. Bu yazı amacından sapmaya başladı. Terry Pratchett’ı, ukala bir modern zaman filozofu ya da her şeyi hunharca ciddiye alarak eleştiren biriymiş gibi tanıtmak doğru olmaz. O bütün bunlara, bu yazıya falan, gülüp geçerdi. O yüzden işin mizahına dönerek daha net bir tanıma girişelim.

“Taze Başlangıçlar Kulübü”

Örneğin, koskoca DiskDünya’yı kurtaracak ekibi, yani “Taze Başlangıçlar Kulübü”nü bir hayal edin: Başkanı, ölülerin de yaşama hakkı olduğunu savunan ve her gördüğü duvara sloganlar yazan (ÖLDÜK MÜ? EVET! GÖÇTÜK MÜ? HAYIR!) aktivist bir zombi. Ekibin diğer üyeleri de en az onun kadar saçma: Sonradan olma bir vampir ile sonradan görme eşi, agorafobik bir öcü, ayın sadece bir haftasında kurtadama dönüşen sıradan bir kurt, konuşma engelli bir ölüm habercisi… Bir de sağır, titrek ve ihtiyar bir sihirbaz, 130 yaşında ölen ama Ölüm’ün yokluğu yüzünden ölemeyen bir zombi.

Ve elbette Ölüm’ün bizatihi kendisi; gerektiğinde masum insanları ne pahasına olursa olsun kurtarmayı göze alan, insan yaşamının kıymetini istisnasız herkesten daha iyi bilen ve anlayan, Ölüm. HASAT, TIRPANLI ADAMIN ONU ÖNEMSEMESİNDEN BAŞKA, NE UMUT EDEBİLİR? diyen Ölüm.

Tüm bu absürt ve komik unsurları toplayınca ortaya çıkan şeyse şu: yaratıcı bir kurguyla akıp giden eğlenceli bir fantezi-komedi romanı.

DiskDünya tutkunlarına, alışık oldukları neşeli ve akıl dolu okuma deneyimini yine yaşatan Tırpanlı Adam, daha önce DiskDünya okumamış olanları da, kemikli kollarını kocaman açarak kucaklamayı bekliyor. Ne de olsa, kulüp başkanının da dediği gibi, “Her Canlının İçinde, Dışarı Çıkmayı Bekleyen Bir Ölü Vardır…”

* Not: Bu yazı ilk olarak BirGün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Bir hayli

Mütemadiyen tavana bakıyorum.

Uzun zamandır hasret kaldınız mı yüzüme? 
Muhtaç mısınız inan olsun tek bir sözüme?

Hiç sanmıyorum. Çünkü birinci derecede yakınlık dışındaki hiçbir yakınlığa artık pek inanmıyorum. Kim kimi gerçekten özlüyor ki artık? Çok, çok az yaşanan bir duygu artık, özlem. Tedavülden bile kalkması yakındır. Kalkarsa şaşırtıcı olmaz. Bir KHK’ya bakar zaten. Peh.

Çok sıkılıyorum bugünlerde. Hatırlarım, eski zamanlarda, takribi 4-5 sene önce falan, can sıkıntısını “üstesinden gelinmemesi imkansız bir çocukluk hastalığı” olarak görürdüm. Canım sıkılıyor diyen insanlara istihza ve küçümseme ile bakardım. Kendi güzel canımın asla sıkılmayacağını iddia eder, hemen her boş ânımı dolu geçirebiliyor olmamla gurur duyardım.

Eh, insan büyüdükçe (4-5 sene önce de çok küçük değildim ama büyümek, bitimi olan bir şey değil tabii) farklılaşıyor düşünceleri, dahası hayatı ve yaşadıkları. O zamanlar keyiften keyife uçarak yaptığım şeylerin pek çoğu bugün büyük can sıkıntısı veriyor. Mesela gerçekten ama gerçekten harikulade olan kitaplar dışındakileri okumak büyük bir eziyete dönüştü. Eskiden iyi kötü ne varsa okurdum oysa ve bitirmeden bırakmazdım. Zamanım da daha boldu tabii, o ayrı. Ya da -olabildiğine boş bir aktivite de olsa- bilgisayar oyunu falan oynardım sıkılmadan. Sohbet ederdim insanlarla, gerek çevrimiçi gerekse çevrimdışı mecralarda. Sanırım en ama en çok bundan sıkıldım.

İnsanlardan çok sıkıldım; bir kez, bir kez daha ve maalesef.

Gerçekten özlediğim bir iki kişi falan var. Diğerleri tam anlamıyla olsa da olur, olmasa da. Kendim hakkında bile öyle hissediyorum hatta zaman zaman.

Başıboş ve şımarık bir depresyon başlangıcı mı bu? Yoksa bu bile can sıkıntısı kaynaklı mı?

Bilmiyorum. Doğrusu, pek fark etmiyor da. Fakat nedense bugün burayı özlediğimi hissettim. Dükkânımı. Tamamen bana ait olan yegâne ve güzide yerimi (aslında bu dediğim tam olarak doğru değil, zira serverlar wordpress’e ait; yine de anladınız işte). O yüzden, gelip saçma da olsa bir şeyler yazmak istedim. Yazdım da.

Ben ne yapıyorum senelerdir? Bunu gerçekten bilmiyorum. Yaşıyorum, diyebilmek için mi yaşıyorum sadece? Emin değilim. Bir amaç gütmediğim kesin, ne de olsa hayatın bir anlamı olduğuna da hiçbir zaman inanmadım (42 hariç). Amaç olmadığına göre ânı yaşıyor olmam gerek ama o doğrultuda ilerlediğim de pek söylenemez. Dolayısıyla ömrümün büyük bir kısmının boşa geçtiğini söylemek çok anormal olmaz. Tamam, elbette kazandığım insanlar, edindiğim tecrübeler, öğrendiğim bilgiler falan var elbette ama… onlar da gerçek hayatta ne işime yarayacak ulan hocam?

Yoksa yoksa, gerçek hayat zaten tam da bu mu? Böyle ilerleyip sonunda bir gün daaaan! diye biten bir şey mi? Sanırım öyle.

Birazdan darı yemeyi planlıyorum. Otuz dakika içindeki amacım bu mesela. Evet yahu, belki de bu şekilde ilerleniyordur. Adım adım. Minik hedefler dâhilinde. Evet.

Ergenesque hayat sorgulamalarım üstteki paragrafta bitti.

Yapmam gereken pek çok şeyi yapmalıyım artık. Bu dağınık yazıdan çıkacak sonuç bu olsun.

Bir de, kendimi biraz daha iyi hissetmeye zorlamalıyım. Bu. Bunlar. Bu kadar. ♣

Ölümle Kalım Arasında, Sonsuzluğun Ortasında*

Sıradan düşünce tarzını bir yana bırakın Arafta’yı okurken. Çünkü sıradanlık, onun sahip olmadığı tek şey.

“Bu gece ortalık sessiz, dere bile her zamankinden daha usulca akıyor gibi, sevgili kardeşim. Biraz önce ay çıktı ve mezarlığın taşlarını aydınlattı. Bir anlığına mezarlık boy boy, çeşit çeşit melekle dolmuş gibi göründü: şişman melekler, köpek boyunda melekler, atlı melekler vesaire. Ölülerin arkadaşlığına alıştım. Orada, toprağın altında, soğuk taştan evlerinde, her biri hoş bir yoldaş oluyor bana.”

İnanç sisteminizin gerektirdiği şey ne olursa olsun, ölüm her zaman bir başlangıçtır; belki yeni bir diyarın, belki de hiçliğin. Ve ölüm “kalım”la bir arada kalınca ortaya Arafta gibi hem garip hem de vurucu bir eser çıkar.

Amerikan İç Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri’nin (kısacık) tarihinin şüphesiz ki en büyük, en önemli olayı. Kitaplara, filmlere ve daha birçok esere ilham kaynağı olmayı başarmış, köklü bir olgu. Yıllarca sürmüş. Çok kanlı geçmiş. Ve iç savaş denilen şeyin doğası gereği, kardeş kardeşi öldürmüş. Savaşın en önemli nedeni olarak Abraham Lincon’ün başkan seçildikten sonra köleliği kaldırması gösteriliyor. On bir tane güney eyaleti, köleliğe dayalı tarım rejimlerinin sona ermesi tehlikesi yüzünden birlikten ayrılarak bağımsızlığını ilan ediyor ve savaş başlıyor.

Savaşın konusu böyleyken böyle; ki zaten Hollywood ve başka birçok emperyalist kültür unsuru sağ olsun, bu savaşı da neredeyse en küçük ayrıntılarına kadar biliyoruz.

Arafta’nın konusu ise tüm bunlardan bağımsız. Evet, kendisine fon olarak iç savaşı seçiyor ama anlatmak istediği –ve başarıyla anlattığı– şey bundan çok başka.

Yaşayan en iyi öykücülerden biri olarak gösterilen George Saunders’ın ilk romanı Arafta, bu iç savaş sırasında oğlunu kaybeden Abraham Lincoln’ün acısına odaklanıyor. Arka planda savaş varken Saunders bambaşka bir ölüme, bambaşka bir feryada yaklaştırıyor büyütecini. Ölmek ve arada kalmakla ilgili sarsıcı, nüktedan bir deneyim sunuyor okura.

Birbirlerinden tamamen farklı karakterler etrafında dönüyor roman; kimisi serseri, kimisi ahlakçı, kimisi mağdur, kimisi mütecaviz ruhlar. Hepsinin tek ortak yönü, ölü olmaları. Ölüler; fakat gidebilmiş değiller. Arafta bekliyorlar.

Sonra Lincoln’ün oğlu, Lincoln’ün vicdan azabını da yanına katıp ölülerin yamacına gelince herkesi bir telaş alıyor. Hem oğlanın hem de babasının acısını dindirmek için küçük çaplı bir seferberliğe girişiyorlar. Yani kendi içlerinde bir iç savaşa…

Romanın en çok öne çıkan özelliği biçimi. Klasik bir anlatı yapısı yok; diyaloglarda tırnak işaretleri yok, dedi’ler yok, diye cevap verdi’ler yok; bir anlatıcı hiç yok. 160’tan fazla karakter var ve onlar da Yunan tragedyalarındaki gibi sırayla konuşmak suretiyle bir arada duruyor. Ve tüm bunlara rağmen ortaya yine de sapasağlam bir yapı çıkıyor. Bu garip tercih, akışı aksatmadığı gibi kitaba “yaratılmış” bir dinamizm de katıyor.

Saunders ayrıca, bu yeni türden diyalogların yanına, gerçek ve kurmaca alıntılar, gazete yorumları, kitap cümleleri vesaire de ekliyor. Böylece romanındaki (süzüle-yürüyen) hayaletlerin ayaklarını yere daha sağlam bastırıyor.

Odaklandığı konu son derece spesifik olsa da Saunders bunu evrensele yaymayı başarıyor; ne de olsa, herkes bir gün ölecek. Kitap böylece bir “iç savaş anlatısı” olmaktan fazlasıyla sıyrılıyor ve çok daha derin, çok daha büyük etki bırakabilecek bir hikâyeye dönüşüyor.

Kitap, George Saunders’ın üslubuna aşina olanlar için bir sürpriz içermiyor; öykülerinden de bildiğimiz o her zamanki muzip dil, acıyla yoğrulmuş trajikomediler, illâki kaybeden karakterler ve tutunamayanlarla dolu bir hazine var ortada yine.

Arafta, insanlığın hiçbir zaman yok olmayacak korkusuna ve daimi tartışma konusuna yönelik yenilikçi, güçlü ve derinden sarsıcı bir roman. Ayrıca… günün birinde ölmeyi düşünenler için ideal bir rehber! ♦

* Bu yazı ilk olarak Kitapeki.com‘da yayınlanmıştır.