Uzaktaki O Kuyruklu Şey

26 yaşındayım. Yani 1984 yılına tekabül eder varoluşum. Varoluşçu bir felsefeye sahip değilim belki ama, birçok şeyleri de hatırlarım.

Beşiktaşlılığım, babadan gelir. Tipik bir Beşiktaşlı babadır zaten babam da, sessiz sakin, çoğu zaman yenilgiyi kanıksayan, eskiden mevcut olan orta direk denilen sınıfa dahil. Bana da o kadar kanıksamıştı ki bu yenik olma duygusu; hem hayatta, hem futbolda birçok yaştaş Beşiktaşlı gibi, elimizde kalan tek şeye sıkı sıkıya bağlandım. Bizi biz yapan, diğer kulüplerden ayıran -gerçekten ayıran- duruşumuza, efendiliğimize, güzel değerlerimize. Mutluydum da. Hatta o kadar ki, diğer bütün kulüpler ve taraftarı da Beşiktaş’a saygı duyar, bize ona göre davranırlar, tüm o hengameden ayrı tutarlardı.

Kimler yoktu ki o dönemde.. En başta, büyük başkan, değerlerin insanı Süleyman Seba.. 6 yıllık istikrar abidesi Gordon Milne. Gökhan Keskin, Rıza Çalımbay, Mehmet Özdilek, Beşiktaş’ta her daim en az bir kişilik yere sahip “haylaz çocuk” kontenjanını o dönem dolduran Sergen Yalçın, ve tabii ki Metin-Ali-Feyyaz üçlüsü. Şerefli üçüncülükler, ama çoğu zaman mutlu bir taraftar.

Sonra bir şeyler değişmeye başladı. Hollywood filmlerindeki, büyük holdingleri yöneten emektar başkanların işi oğullarına bırakmasından sonra, hırslı oğulların büyümek kaygısıyla sağa sola saldırıp babalarının değerlerine ters düşmesi klişesi gibi; Seba’dan sonra gelen başkanlar da aynı kaygıyı güttü. “Büyümek..” “Dünya kulübü olmak..” O ne demekse.. İşin doğrusu şuydu; artık her şeyde “üçüncü” olmayı kompleks haline getirmiş bir kuşak geldi, işin kötüsü, taraftarı da buna inandırdı.

Bir sonraki bir dönemi zaten hepimiz çok net hatırlıyoruz.. Harcanan -aslında israf edilen- büyük paralar, büyük diye yutturulan hocalar, oyuncular.. Daha yakın gelecekte ise, gerçekten büyük denilecek isimler, daha da büyük paralar.. “Küresel futbol”un tüm gereklerini yerine getiren ulvi yönetim anlayışları. Son dönemde, taraftarın kalbini yeniden çalmak için getirilen Gutiler, Quaresmalar..

Ama sanki, uzaktan bir yerden de kıs kıs gülen de biri vardı bir süredir. Sanki, “tüm bunların bir karşılığı var, fazla sevinmeyin” der gibi bakan, çirkin bir şey.

Onun kimliğini yeni öğrendik.

Meğer Beşiktaş, bu değişim sırasında ruhunu kaybetmiş, daha doğrusu; onu o uzaktaki kuyruklu şeye, şeytana satmış. Çünkü her şeyin bir bedeli varmış. Büyümek, diğerleri gibi olmak için, diğerleri gibi olmak lazımmış.

Üzülmez gibi aykırılıklar, bu sisteme uymazmış.

Üzülmez bu takımın ruhu idi. Beşiktaşlılığa dair elde kalan tek şey. O yenilgilerin, üzüntülerin vicdan bulduğu yerdi, Üzülmez’in hiç üzülmeyen kalbi. Doğruydu, yanlıştı.. Bunları tartışmam manasız, zaten herkes yeterince tartışacak.

Ama bir Beşiktaşlı olarak, üzüntümün haddi hesabı yok. Değerlerimin yitmesi karşısında elimden gelen bir şey hiç yok.

Şimdi elimizde bir tek İnönü Stadı kaldı. Ama duydum ki, şeytan onu da gözüne kestirmiş. Onu da istermiş. Alsın. Onu da alsın. Bana da hatıralarımdaki Beşiktaş kalsın.

Keşke küresel futbol yerine, “romantik futbol” yerleşseydi hayatımıza.. ♦

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s