Ant İçmek Göreceli Bir Kavramdır.

Belki bir on kere okutmuşlardır bana da.

“Öğrenci Andı”ndan bahsediyorum. Sabahları okula gitmek zaten zorken, bir de o uykulu gözlerle bin tane velede aynı saçmalığı okutmak, daha henüz level 3 seviyelerindeki dimağıma bile saçma gelirdi. Tabi o zamanlar içeriksel mantıksızlıktan çok, biçimsel durumlara çalışırdı aklım, soğukta beklemek, biraz daha geç gelmenin engellenmesi, sıralar halinde yavaş yavaş, tıklım tepiş sınıflara girmek.. Cidden mantıksızdı.

Elbette bugün düşününce, çok daha farklı noktaları farkediyor insan. O günlerde safça okuduğumuz dizeler, aslında ne kadar bölücü, itici, spekülatif ve manidar, sonradan görüyor.

Bakın ne diyor:

“Türküm, doğruyum, çalışkanım”

İlk kelime zaten, başlı başına yeterli, tüm bu saçmalığı yok etme isteğini körüklemesi açısından. Türk olmanın bir ayrıcalık olduğunu iddia ederek, diğer milletlere kuşkuyla bakılmasına salık veriliyor.

Kime göre, neye göre olduğu belli olmayan doğruluk manasız. Zira herkesin kendi doğrusu var, ilk kelimeyle birleştirmek gerekirse, Hitler de en doğrusunu yapmıştı kendisine göre.

Tamam, çalışkanlık kötü bir şey değil, ama misal sanatçılara düşman bu sistemin de baş yaratıcısı. Kapitalist, sermaye yardakçısı. Çalışmadan, tembellik hakkı olmadan olmuyor.

“İlkem; (benim zamanımda “Yasam” idi bu) küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.”

Küçükleri koruyup büyükleri saymaya bir sözüm olmasın hadi (gerçi salt yaştan ötürü ortaya çıkan saygı da bana gelmez) ama, ben kimseyi ya da hiçbir şeyi kendimden, hele özümden çok sevmem arkadaş. Bir milleti özünden çok sevmekten daha mantıksız, belki birkaç şey olabilir.

“Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.”

Yine başarı odaklı, kaybedenlerin, başarısızların yaşamaması gereken bir dünyaya vurgu. Yine kapital sistem.

“Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, durmadan yürüyeceğime ant içerim.”

Atatürk’e herhangi bir lafım olamaz; ben Atatürk’ü reddeden, yaptıklarına “dikte rejimi” diyenlerden değilim, olmadım. Kendisi çağın ve ortamın gereklerine uygun hareket etti. Ayrıca, “Kendisini Türk hisseden herkes Türktür” gibisinden bir cümle sarfederek, aslında milliyetçiliğin nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalıştı. Düşünmek lazım.

Aslında, düşünelim madem. Türk ya da başka bir millete mensup olmak, orada doğmak, oranın kanını, genlerini taşımaktan çok farklı bir şeydir. Bir insan kendisini ne hissediyorsa odur, kadın ya da erkek, Türk ya da Kürt -aslında sonuçta İnsan. Hatta insan ya da hayvan. Kişi, ne istiyorsa, onu yaşamak hakkına sahiptir. Elbette günümüz dünyasında bunlar çok da pratik, uygulanabilir olmayan şeyler. Yani ben kendimi İsveçli hissediyorum diyerek İsveç’e iltica edemiyorum. Ama olay o da değil zaten. Düşünce bazında yaşamak lazım bazı durumları.

Atatürk, çağının çok ötesinde düşünen bir adamdı. O kadar ötesinde ki, hâlâ anlaşılmayan birçok fikri var. (Ben seni anlıyorum Atam tribi.)

“Varlığım Türk varlığına armağan olsun.”

Hmm.. Derin tümce. Türk varlığı nedir? Benim varlığım nerededir? Varlıktan kasıt nedir? Hepsini geçtim, ben, benim olan bir şeyi, niçin bir başka varlığa ilhak ettiriyorum?

Milleti özümden çok sevmediğim gibi, varlığımı da Türk varlığına armağan edesim yok, Türk varlığı bana bir şey vermiş mi şimdiye kadar? Bir şeyin karşılığı mı bu? Bana ne yararı dokunmuş? Yoksa, Türk olmak için herhangi bir bedel mi ödeniyor? İyi de, ben seçmedim Türk olmayı? Kimse bana sormadı..

Daha çok soru çıkar buradan. İyisi mi, deşmeyelim.

“Ne mutlu Türküm diyene!”

Yine soru sorayım o zaman; niye ki? Türk olmanın özelliği nedir? Yahu, birisi bana açıklasın. “Ari ırk” safsatasından çok mu farklı yukarıdaki cümleyi dillendirmek?

“Ne mutlu Türküm diyene” lafını, aslında “bu ülkede sadece Türkler mi yaşıyor?” düzleminde tartışmak çok doğru değil, zira lafın söylendiği zaman önemli. Kurtuluş Savaşı dönemindeki Türk vurgusu, şimdiki “Türkiyeli” vurgusuna eşdeğerdi, yani bu ülke vatandaşlığına ait hissetmekle ilgili bir durumdu. (Lafı gelmişken, Başbakan Erdoğan’ın, şimdiye kadarki söylemlerinde belki de tek beğendiğim, herkesin tu-kaka yaptığı alt-üst kimlik tartışması idi. Bölücü değil, gayet birleştirici bir söylem olan “Türkiyeli” üst kimliği altında Türk, Kürt ya da diğer tüm etnik kökenler birleşmeli, sonuçta iş vatandaşlık ise, bu cumhuriyet altında yaşamaksa, en güzeli bu şekilde olabilir. Zaten şu anda da öyle, sadece ismi bu değil.) Sonuçta, Türk kelimesi artık doksan yıl önceki anlamını taşımıyor, ya da o anlamı taşısa dahi, bir insan kendini Türk hissetmediği halde, bu söz ona söyletilmiş oluyor.

– – –

Bu yazıyı yazma nedenim, birkaçgün önce gördüğüm bir haberdi. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, kızının okulda Öğrenci Andından muaf olması için dilekçe verdi. Demirtaş dilekçesinde, “Kızım Delal Demirtaş’a anadilde eğitim hakkı tanınmazken, her gün ‘Andımız’ adı altında ırkçı söylemler içeren bir metnin okutulmasını kabul etmiyor, çocuklara yönelik bu şekilde bir uygulamayı insan hakkı ihlali olarak görüyorum” dedi. Dilekçesi de bugün geri reddedildi.

Şimdi bu kadar şeyden sonra ben de diyorum ki, muafiyet yetmez, bu ant kaldırılmalıdır. Her ne kadar, Demirtaş’ın belirttiği sebep son cümledeki anlam karmaşasından nemalanıyor olsa da, yine biraz önce bahsettiğim gibi kimse Türküm demek zorunda değil. Değil. Sırf bu yüzden bile bu ant saçmalıktan öte bir şey. Ayrıyetten, metin içindeki saçmalıklar faşizanlıkla sınırlı da değil. O cümleye gelene kadar daha birçok garip söylem var.

Hûlasa, ben derim ki, Andımız kaldırılmalıdır. Ama biliyoruz ki, burası Türkiye’dir ve elbette kaldırılmayacaktır. 


Reklamlar

Ant İçmek Göreceli Bir Kavramdır.” üzerine 4 yorum

  1. Ben kendimi Anadolulu hissediyorum mesela. Masalcı dedem – ki kendisi Halikarnas Balıkçısı olur- beni bu konuda ziyadesiyle ikna etmiş bulunuyor vakti zamanında. Hatta birileri onun bu tarafını eleştirse de, bu fikir beni her şeyden çok heyecanlandırır.
    Bu benimki romantik bir bağlılık belki ama, hele ki Anadolu’nun efsanelerine aşina oldukça daha da sarılıyorum bu hisse. Böyle bir şey..

    • Anadolulu hissetmek süpermiş.. Anlayabiliyorum belki, mesela ilk çağdan beri süregelen sanki. Hitit gibi hissetmek. Ya da daha sonra Gıyaseddin Keyhüsrev gibi, ya da Nene Hatun gibi. Garip bir coğrafya, eski kıtanın da en eskisi belki. Doğrudan doğruya tarihin üstünde oturup, bu tarihten hiç de ders almayan bir toplumuz. Garip.

      Ben de zaman zaman Merihli gibi hissediyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s