Kaybedecek Bir Şeyi Olmamanın Verdiği Dayanılmaz Hafiflik

“Hayatta en çok, kaybedecek şeyi olmayan insandan korkarım” diye bir laf vardı sanki, ya bir film repliği ya da saçma özlü sözlerden biriydi. Ama sevdiğim saçma sözlerden biriydi.

Zaman zaman, hatta belki normal bir insanın zaman zaman kavramından daha uzun bir zaman yaşadım ben; kaybedecek şeyimin olmadığı dönemleri. Kesin olarak belirtmem gerekirse, kısaca, hayatımın en rahat, her şeyden de öte en huzurlu zamanlarına tekabül etti bu dönemler.

Kaybedecek şeyimin olmadığı, yani mesela işimin olmadığı, paramın olmadığı, okul derdimin olmadığı (okul devam ederken de bunu yaşamışlığım vardır benim), sevgilimin, hatta arkadaşımın olmadığı garip dönemlerimi hep sevdim. Herhangi bir şeye sahip değildim. Herhangi bir şeye sahip olunmadığında herhangi bir sorumluluk da, çok da tabii olarak, varolmuyor. Sorumluluğun olmaması derdin, derdin olmaması da huzursuzluğun yoksunluğuna neden oluyor.

Aslında belki de “kaybedecek şeyin olmaması durumunu” biraz belirlemek de şart. Eminim birçoklarınız ölüm ile yaşamı da işin içine katmam gerektiğini düşünüyor, ve en nihayetinde ‘can’ımı kaybedebileceğim fikrine varıyordur. Bu, birçoklarınız için kaybedilebilinecek bir şeydir. Ama bence değildir.

Her ne kadar bu dediğimi anlayabilmeniz için “o” seviyeye, yani kaybedilecek bir şeyin kalmadığı zemin altı kata inmiş; en olmadı, asansörden çıkmadan dahi olsa şöyle bir kafanızı uzatıp o karanlık odaya üstünkörü bakmış olmanız gerekli. Fakat ben yine de biraz açıklamaya çalışayım.

Ölüm, her şeyden önce, bu hayatın bir parçası değil. Ölüm bu hayat bittikten sonra tanışılabilecek bir şey. Yani bu bakımdan, can, ya da yaşam, kaybedilebilecek bir şey değil. Hadi diyelim öyle, sonuçta birçok insan için bu yaptığım tanım herhangi bir geçerlilik taşımıyor, zaten bilindiği gibi bu dünyada hiçbir zaman tek bir doğru yoktur, üstelik olabilecek en tek doğru doğrular bile doğruluğuna göre değil, kaç kişinin onu doğru saydığına göre değer kazanır. O yüzden ölümle ilgili ahkâm kesmeyi bırakıp kendi konuma döneyim. Bir kez o seviyeye inince, ölümün insan gözünde bir değeri kalmıyor. Ölüm hissi hissizleşiyor. Ölümün bir anlamının olmaması durumu ise, bir insanın hayatta sahip olabileceği en büyük özgürlük duygusunu beraberinde getiriyor. Sonuçta da özgürlük ve rahatlık birleşip değişik bir alaşım oluşturuyor. Pirinçten, tunçtan, belki çelikten bile daha sağlam bir hammadde, insanın dış çeperine yapmayı istediği kalkan için.

* * *

İşte bu yüzden, kaybedebileceğim hiçbir şeyimin olmadığı zamanlara bayılıyorum. Kendimi buluyor, hayattan zevk alıyorum. Belki dışarıya çok farklı bir görüntü veriyorum ama, kendimi biliyorum.

İnsanlar hayattan çok şey ister, ama en çok istediği bir tanedir. Ben de zaman zaman başarı, mutluluk, pek çok zaman aşk, para, dostluk ve bilumum başka şey aradım. Artıksa (artık-ise gibi) tek aradığım şey huzur. Ama inatla bunu bana vermeyecek şeyler peşinde koşuyorum.

Galiba bu noktada, nihayet, bana bu yazıyı yazdıran hayat parçalarıma geldik, bir önceki paragrafın son satırı vasıtası ile. Takip edenleriniz ile, beni tanıyanlarınız bilir; yeniden bir iş koşuşturmasıdır aldı başını gidiyor hayatımda. Yine bilenleriniz bilir, sektör olarak da gazetecilik mensubu bir kişiyim. Ama öyle bir basın mensubiyeti ki bu, nefret ve sıkıntı dolu. Lanetli bir yetenek gibi.

Bir zamandır içinde bulunduğum ağır depresyondan çıkış yolu olarak bunu gördüm, aslında bu yaptığım doğru da bir davranıştı. Çünkü kimse sonsuza dek depresif kalamaz. (Gerçi büyük de konuşmamak gerek.) Lâkin işe birazcık başladığım bu süreçte bile yeniden algılamaya başladım ki, ben, bu işi, sevmiyorum. Çünki bu iş, huzur düşmanı. Stres yuvası. Sıkıntı deposu, eziyet divânı. Üstelik ben de vakti zamanında o kadar bıkmışım ki, en küçük minik bir sorun bile gözümde Everest gibi oluyor.

Huzurumun kaybolması bir yana, -ama büyük bir yana- üstüne bir de bu “kaybedecek şey” durumu eklenince iş iyice tatsızlaşıyor. Herhangi bir şeyler kaybetmekten sakınır oldum belki artık ama, yine de böyle olmasını istiyorum, kaybedecek bir şeyim olmasın istiyorum. Özgür olmak istiyorum, istediğim zaman evden hiç çıkmamak, istediğim zaman eve hiç gitmemek, istersem gitmek istersem gelmek.

Bu hayata, bu sisteme karşıt şeyler istediğimi biliyorum. Ama bu hayatın, bu sistemin içinde de hiçbir zaman tam anlamıyla yer alamadım ki.. Bu satırları okuyan birçok kişi de alamadı, biliyorum. Yapmak istediğim, arada kalmışlıktan sıyrılıp safımı netleştirmektir artık.

* * *

Her şeye, tüm bu düşüncelerime rağmen, bu -sözümona- kararlılığa, “netleştirmeye” rağmen, sözlerimi her zamanki gibi bitiriyorum:

Bilemiyorum.

Çünkü, bilemiyorum. ♣

Reklamlar

Kaybedecek Bir Şeyi Olmamanın Verdiği Dayanılmaz Hafiflik” üzerine 4 yorum

  1. Bunun bir adı da rehavet.
    İşi sevmemeyi anlarım ama. O da çoğu zaman işin kendisinden değil de işin mahkum olduğu ortamlardan kaynaklanıyor maalesef.
    Ama huzur gerekli, en gerekli şey. İster kaybedecek şeyin olsun, ister olmasın.
    E n’apacağız? Bakalım madem..

  2. Kaybetçek birşeyin olmadığı zamanlarda, aslında en değerli hazineyi, yani içsel benliğini kazanmış oluyosun… Dış çevrede gördüğün herşey özüne ulaşmanı engelleyecektir.. Ve özüne ulaşamadığında içsel huzuru yakalaman mümkün değildir… Dışarda gördüğümüz illüzyondan ibarettir.. Hepsi egonun oyunlarıdır…

    • Doğru tabi, zaten içe dönmek gerekli olan şey, ama hem zor hem kolay. Bir seçim yapıp kesin karar vermek gerekiyor. İkisi birden olmuyor, arada kalıınyor..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s