Bilgisayara Sövgü

Geçirdiğimiz son hafta, sizin açınızdan normal bir bir hafta oldu büyük ihtimalle, çok sıradışı bir şey yaşanmadıysa. Hayatınızda hiçbir şey değişmemiş bile olabilir. Üstelik kuvvetle muhtemel, çok da çabuk geçmiştir, yine işe yarar bir şey yapamadan mesela. Ama benim için hiç de öyle olmadı.

Benim bilgisayarım bozuldu tam bir hafta önce. Biliyorum, tamam, size de ne bu durumdan değil mi, herkesin bir şeyleri bozuluyor sürekli. Ama bana ilginç gelen şeyler var, daha doğrusu bazı gariplikleri bana farkettiren şeyler. Ve bu farkındalığın yegâne sebebi bu bilgisayarsız süreçtir.

Merak eden varsa, söyleyeyim şimdiden, güç kaynağı yandı. Yenisini almak suretiyle kolayca aşılabilecek bir şeydi bu yani, ama yine de beklemek hoşuma gitti.

Ne ise ne, ilk şaşırtan hadise, yenilenen zaman mefhumu oldu benim açımdan. Şöyle ki, bilgisayar olmadan zaman gerçek anlamda geçmez oldu. Başlarda kötü bir şey olarak algıladığım bu durumun, aslında ne müthiş bir fırsat olduğunu neyse ki çok çabuk farkettim. Her şeyden önce hiç bahanesi kalmıyordu insanın, değişik konular babında. Mesela “kitap okuyamıyorum ben şekerim, hiç zamanım yok” gibi bir cümle kendiliğinden tedavülden kalkıyordu. “Film izlemek” yerine “dizi bakmak” eylemi ise toptan olanaksız hale geldiğinden, filmler daha bir keyifleniyordu. Cidden, bunları yaşadım. Bir haftada 7 kitap okudum lan sevgili blog okurları. 3’ü sinemada olmak üzere 6 film izledim. Yine de zamanım kaldı, işe falan da gittim arada.

Başlı başına bu durum bile, inanılmaz derecede şaşırtıcı gelirken, daha başka neler neler de farkettim üstelik. Durun daha.

Ama gerçekten de, bu -çok afedersiniz ama- siktiğimin elektronik devrelerle örülü kutusu, muhteşem bir zaman öldürücüymüş, inanılır gibi değil, vallahi değil. Başında saatlerce oturup hiçbir şey yapılmayan başka bir şey daha olabilir mi diye düşünüyorum şimdi..

Heheh evet, elbette var, televizyon.

Devam edelim.. Bu zamansız zaman paradoksunun ardından şunu gördüm, bilgisayar, ki kendisi hâlâ bu dandik konunun öznesi konumundadır, birçok değişik şeyin anlamının yitmesine sebep oluyormuş, olmuş hatta. Örneğin, müziğin.

Müzik dinlemek denilen güzel şey, yalnızca bilgisayar kanalıyla gerçekleştirilir hale dönüştüğü için, bir hafta süresince mahrum kaldım kendisinden. Ve bu sanat dalının ne kadar da ihtiyaç duyulan bir şey olduğunu hatırladım. Evet, Andy Dufresne haklıydı elbette, müziğin öyle bir güzelliği vardı ki, onu sizden alamazlardı; ama yine de, kalbe giden yollardan kulak yolunu seçen bir şeyin, dışarıdan gelmesi kadar değerli bir durum da olamazdı.

Araştırmak için Google yerine gidip bir kitaba baktım bu süreçte. Ötesi var mı?

* * *

Aslında var. Tüm bu üvertür şeylerin dışında, kendisini buz gibi hissettiren, devasa bir farkındalık daha var, yukarıdakilerin önemini yok edebilecek kadar önemli bir hadise daha var.

En başta belirttim ya hani, sizin için normal bir hafta oldu diye.. Gerçekten de öyle. Benim için de aslında. Tüm bunları farklı kılan ise, bu iletişim-sizlik dünyasında bizim durumumuz. Bizim derken, sizleri ve beni kastettim açık açık.

Bir hafta, iki, ya da üç hafta, farketmez, burada bir yazı olmasa, ya da benimle (öyle ya da böyle) az da olsa iletişim halinde olan insanlar o sürelerce benden haber alamasa.. Ne olurdu ki? Ne oldu ki bu bir haftada hatta? Hiçbir şey olmazdı, olmadı. Açık ve net. Hiçbir şey. Sadece, varoluşum yok oldu tamamen. Ölmüş hale gelmesem de, yok olmuş oldum bir hafta için.

İşte bunu idrak ettiğim an şu da yanında müesseseden geldi, birbirimiz için varlığımız, bu aletten ibaret. (Alet derken bilgisayarı kastediyorum, hâlâ.) Bilgisayarı kapattığımız an, ölüyoruz. Yok oluyoruz. Yok. “Puf” diye uçup gidiyor her şey. Aslında birbirimizle konuşmuyor, yazışmıyor, daha başka hiçbir işteşli fiil ile tabir edilecek şeylere girişmiyoruz. Biz, duruyoruz olduğumuz yerde, bilgisayar bizim yerimize yapıyor her şeyi.

Matrix’teki insan tarlaları sahnesi falan vardı ya, e işte biz orada yaşıyoruz şu anda da zaten ya la.

“Eh be Einstein, bula bula bunları mı buldun” demeyin. Demeyin, bak bir iki kişi duyuyorum oralarda, demeyin. İlginç şey bu. Şöyle anlatayım madem: Ben şimdi ölsem. Şu anda yahu, hemen şimdi. Sizin oralarda kimse bilmeyecek. Hiç kimse. Bir anda varlığım sona erecek. Ama ölmesem mesela, sadece bilgisayarımı kapatsam, yine sizin oralarda kimse bilmeyecek. Hiç kimse. Bir anda varlığım sona erecek. Varlığımla yokluğum bir hale gelecek yani. İşte tam da bu açıdan bakınca, “bilgisayar yaşamı manasızlaştırıyor” demek mümkün olur mu ki? Bence olur. Vallahi.

* * *

Neyse, hep neyse zaten de, yine uzattım lafı gereksizce. Ha şimdi benim tüm bu düşündüklerimden bir ders çıkarmam, bilgisayar kullanımını en az düzeye indirmem, hatta çok zaruri olmadıkça hiç dokunmamam gerekir. Kesin gerekir. Ama cidden de, böyle bir amaç güdüyorum. Ne kadar başarılı olurum bilemem. Ama amaçlıyorum bu kez. Farketmişken hem de. Farkındalık iyi bir şey. ♣

Reklamlar

Bilgisayara Sövgü” üzerine 4 yorum

  1. Gönül ister ki iletişme imkanımız bu “meşin”in insafına kalmasın, ama gel gör ki, heyhat..

    Zaman öldürme mevzuuna katılıyorum. Bazen sırf postalara bakayım derken nasıl takılıp kaldığımı farkediyorum da, her şey tuzak gibi geliyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s