Bu Bir Futbol Yazısı Değil.

Futbolda takım tutmak konusunda iki öngörü vardır derler; kimler derler, orası meçhul, ama işte, ben diyorum en nihayetinde şu anda; ya başlangıçta, karakterine uygun bir takımı seçersin, ya da tabula rasa şeklinde başlayıp işe, zamanla tuttuğun takımın karakterine girersin. Budur. Bu, ayrıca salt takım tutmak değil, yaşarken karşılaştığın her şeyde böyledir, yaşadığın şehirlerde, sevdiğin insanlarda, izlediğin filmlerde, yediğin yemeklerde. Her şeyde.

Benim Beşiktaşlı olmam ise, hangi yol aracılığıyla gerçekleşti, gerçekten bilmiyorum. Çünkü ikisi de mümkün görünüyor. Ama bu noktada, yazıyı daha ilerletmeden önce, Beşiktaşlı olmanın nasıl bir hissiyata sebebiyet verdiğini açmalıyım biraz.

Kaybetmektir Beşiktaşlı olmak. Aslında bu bile yeter sözkonusu tanımlama için. Hep üçüncü olmaktır. Hatta zaman zaman büyüklüğünüzden bile şüphe etmektir. Gerekli ilgiyi görememektir ama, zaten görmeyi de istememektir biraz. Sükse peşinde koşmamaktır. İyi insan olmaktır Beşiktaşlı olmak. Kötülük yaparak kazanmaktansa, iyi, naif olarak kaybetmeyi istemektir.

Bunu izleyince ağlamaktır:

 

Çok insanla karşılaştım, “Beşiktaşlılar güzel insanlar oluyor ya” diyen. Öyleler. Kendim öyleyim diye demiyorum, hatta belki değilim bile. Ama Beşiktaşlılar öyle işte. Güzel insanlar. Güzel insanlar ise, ekseriyetle güzel olur. Çünkü belki de, ne varsa düşenlerde var, -varmış meğer.

Ama bilen bilir. Beşiktaş kanseri isminde bir mefhum vardır, Beşiktaşlılar’ın hayatında. Tam anlamıyla kanserdir, ne kesip atılabilir, ne de rahatça nefes alınabilir. Herhangi bir Beşiktaş maçını izleyen insan rahatlıkla gözlemleyebilir bunu: Genellikle 90 dakikaların sonunda nükseder bu pis hastalık, adamı kanırtır da kanırtır. Ne Avrupa maçları, kazanılmış diye sevinildikten sonra kaybedilmiştir; ne puanlar gitmiş, ne şampiyonluklar kaçmıştır o ikinci devrelerde. Oysa “beş dakkada Beşiktaş” diye de bir tabir vardır hayatımızda, ama elbette o durumu çok daha az yaşarız.

* * *

Dedim ya, karakterlerimize işler, tuttuğumuz takımın öz karakteri. Misal ben kolay kolay sevinemem. Sevincimin kursağımda kalacağını bilirim. Çünkü Beşiktaş’ın attığı her golde de, önce bir dururum mesela, yan hakeme bir bakarım, ofsayt bayrağını gururla sallıyor mu diye. Ekseriyetle de, öyle olur, gerek maçlarda, gerek hayatımda. Son anda gerçekleşen şanssızlıklar yüzünden kaybettiğim maç sayısının haddi hesabı yoktur zira, gerek kendi hatalarımdan, gerekse hakemin cibilliyetsizliğinden olsun, ne puanlar yitirmişimdir. Gerçi üç puanlı sistemde hiç belli olmaz bunlar ya, neyse.

* * *

Ama karakter, değişebilir mi ki. Takımın karakteri. Ya da insanın karakteri. Değişmeyen tek şeyin ne olduğunu ben de biliyorum, ama benim yıkandığım nehirler genelde aynı nehirlerdir, bir de bu var işte. Döngü kırmak ne zordur zira. Yaşadıklarımıza uzaktan, belli kesitler halinde bakıldığında, ortaya fraktallerden başka bir şey çıkmaz.

Yine de, maç 90 dakikadır. Hatta o maç bitse de, lig, uzun bir maratondur. Hatta ve hatta o yıl orta sıralarda kalmışsak dahi, belki de birkaç sene sonrasının takımını, iskeletini oluşturuyoruzdur. Yani bir cephe düşünce savaş kaybedilmiyordur hakikatten de.

Ben bunu bugün gördüm. Yani, bugün değilse de, birkaç gün önce.

* * *

1 Aralık 2011 Maccabi Tel Aviv – Beşiktaş maçı‘ndan söz ediyorum. Avrupa Ligi’ndeki önemli sınavımızdan. Beşiktaş kanserinin en güzel örneklerinden birini yaşadığımız karşılaşma. 2-0’lık bir üstünlüğe ve -nispeten- rahat bir oyuna rağmen, 2-2’ye gelen skor, yine yüksek gerilimli son anlar. Tipik kanserin semptomları bunlar hep, ve genelde de, sonunda hastayı kaybederiz.

Ancak o gece başka bir şey oldu. 90+3’te, yani -hayatımızda da- uzatmaları oynadığımız o anlarda, biz bir gol attık. Biz galip geldik. Bu bize yakışmazdı, olmazdı. Ama oldu. İstedik ve oldu. Eskiden isteyince de olmazdı. Ama bu kez oldu.

Kazandık. Kaybetmemiz gerekirken kazandık.

* * *

Şimdi, şöyle bir şey var. Bu futbol maçı -ki futbolun asla sadece futbol olmadığını söylemekten herkeslerin dilinde tüy bitti, ayrıca “dilinde tüy bitmek” de tam anlaşılan bir tabir değil, dilde güya olan tüyler döküldü, bitti anlamında mı, yoksa dilde tüyler mi yetişmeye, bitmeye başladı manasında mı, buna bir çözüm bulunmalı, kelime üretmekle kafayı bozmuş TDK’yı göreve çağırıyorum, azıcık gerçek iş yapsınlar- beni derin düşüncelere sürükledi, görüldüğü üzre. “Acaba” dedim, kendi kendime, hatta vapurdaydım o sırada, “ümitsizlik bir nihai sonuç değil midir. Acaba hayal kırıklığı riskini bertaraf etmek suretiyle, abartmadan, bazen bazı şeyler ümit edilebilir mi.”

Nicedir, Nietzsche‘dir, üstüne düşündüğüm ümitsizlik doktoru. Ve evet, sırf kelime oyunu yapmak için yazdım bu cümleyi, ama bu bile, adamın haklı olduğu gerçeğini değiştirmez: Ümit etmemek, tamamen ondan kurtulmak, acılara son verici bir yol olabilir. Lâkin, acılara son vermek mi olmalıdır yaşamın özü, yoksa hattızatında acılar iyi midir. Ümit ederek bir yerlere varılmaz belki evet, ama bir şekilde bizi aktif de tutar sanki. Tekdüzelikten kurtarır.

* * *

Bu ve bunun gibi düşünceleri düşünmeyi sürdürmek mümkün tabi de, bu da bir yerlere varmaz. Çünkü hangi tarafta olunursa olunsun, netice aynı oluyor. Sadece gidilen yollar farklı.

Evet, bu bir futbol yazısı değil, elbette değil. Ama başka bir şey üzerine yazılmadığı da kesin. Her şey gibi bu da havada kalmış, tarih atlası olmadan öğrenilen tarih dersleri gibi. Hep öyle her şey.

O yüzden şimdi burada da bağlayıcı, işin özünü çıkarıcı ve mümkünse ders verici bir sonuç bölümü yazamam. İstesem de yazamam, demek ki ayrıca istemiyorum da. Kim, neyin finalini biliyor ki, ben bir final yazayım.

Yani, kısacası, hatta hülasa; böyleyken böyle. ♣

Reklamlar

Bu Bir Futbol Yazısı Değil.” üzerine 6 yorum

  1. Aslında ümit ediyor muyuz ki gerçekten? Bir ümit etmektir tutturmuşuz, bir istiyoruz bir vazgeçiyoruz. Biraz da ağız alışkanlığı belki, “umarım”la başlayan her cümleyi düşün. Oysa ki umarım diyerek başladığımız her cümlede arzuladığımız bir şeyler var ve o arzulara erişmek için de, ama küçük ama büyük, adımlar atıyoruz. Yani sadece ummuyoruz zaten, ki eğer öyle olsaydı mucize beklemek olurdu bunun adı, ve öyle bir umut da saçma zaten, oturduğun yerden armut piş ağzıma düş. Günümüzü iyi etmeyi arzuluyoruz, biraz huzur arıyoruz, hadi bak bunu da diyorum, “mutlu” olmayı arzuluyoruz. En çabasız zannettiğimiz anlarda bile çabalıyoruz aslında, düşünüyoruz en azından, çözüm arıyoruz. Aklıselim bir şekilde, makul bir çabayla, bir zamanlar- yani hayatımızın herhangi bir anında, geçmişte veya şu anda süregelen- bulduğumuz huzuru, tattığımız mutluluğu gelecekte de devam ettirmenin umuduyla, mucize beklemeksizin, çabalıyoruz. Hayatı kabul ettiğimiz sürece de bu bizim görevimiz, kendimize olan borcumuz.
    Ha tabi bu dediklerim kendi hayatımız için geçerli. Tuttuğun takımın kazanmasını, son dakika golleriyle seni yerinden hoplatmasını arzulamak, biraz inanç ve sarsılmaz bir umudu gerektiriyor. Hatta bazen mucizevi bir umudu. Kaybetsen bile sonraki maçlara bakmayı.. (Beşiktaş kanserini de doğru anlamış mıyım.. :))

    • Aslında bu çok doğru, yani her şeye olduğu gibi bunlara da kafayı takmışız, diğer şeyleri göremez olmuşuz. Yoksa aslında hepsi abartılmış kavramlar. Hep hep hep hep hep, fazla düşünüyoruz işte. Halbuki tek gerçek şey var, aslında yazının sonunda da onu kastettim biraz, o tek gerçek şey de, yaşayıp ölmek. Bu. Gerisi opsiyonel biraz.

      Ayrıca sen Beşiktaş kanserine canlı tanıklık etmiş birisin, yani, şimdi, ne gol attı ama adam.

  2. Eh zaten yalnızca Beşiktaş kanserine değil, bir metnin/eserin yaratım sürecine de tanıklık etmişim meğer. :)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s