Romantizm, Realizm ve Sabahattin Ali Romanlarında Aşk*

“Gençken, paranın hayattaki en önemli şey olduğunu düşünürdüm, şimdi yaşlandım ve öyle olduğunu biliyorum.”

– Oscar Wilde

“Her şey sermaye için sevgilim!”

– Cenk Taner

İnsanın uygarlık tarihinde -ki zaten insanın varolmadığı bir uygarlığı kim ne yapsın- söylenmiş, dinlenmiş, bestelenmiş, yapılmış, yazılmış; kısacası yaşanagelmiş hemen her şey, aşk üzerinedir. Pekâlâ. Her şey olmasa bile; aksindeki yüzdesi yadsınabilecek kadar büyük bir kısmı. Dünya politikası, dinler ve diğer her şey eklenebilir bu yüzdeye ve inadına herkesin en büyük dertlerinden biri, aşktır.

s_ali1

Bunu öngördükten sonra, hele de sanat kollarının durumunu gözden geçirdiğimizde, karşımıza çok daha baskın bir durum çıkar. İçinde aşkın geçmediği bir eseri bulmak gayet zordur. Ayrıca gereksizdir de. Edebiyatta ise bu daha da özellikli bir hal alır, şiirlerin tamamına yakını, birçok romanın birçok türü -ki bunlara bilimkurgu da dahildir polisiye de, fantastik eserler de, biyografiler de- ve işte daha bir sürü şey artık, hep aşkla ilintilidir.

Ama hepsinden öte, bazı belli yazarlar, kafayı hepten aşka takmış durumdadır. Dertleri aşktır onların, zaten derdi olmayan insan da sanatla uğraşmaz.

İşte bu “aşk dertli” güzel insanların, en güzellerinden birisidir, Sabahattin Ali. Elbette ki tek derdi aşk değildir kendisinin. Eğer öyle olsaydı, ismini başka birçok “az gerekli” yazarla birlikte anardık. Lâkin bunu dile getirebilmemize neden olabilecek kadar da önplandadır, Sabahattin Ali’nin aşka olan ilgisi.

Ali’nin yaşamıyla ilgili bilgi vermeye gerek var mıdır, emin olamıyoruz. Kaldı ki böyle bir paragrafa girişsek dahi, bunu tam da ona yakışır bir biçimde yapmamız gerektiğinin de farkındayız: Yani son derece naifçe. O yüzden öyle bir şeye kalkışmış olsak, kısaca şunları yazardık: “Doğdu, yaşadı, öldü. Arada birkaç kişiye âşık oldu, bir tanesini çok sevdi. Ve yazdı. Daha yazacağı da çok şey vardı. Yazamadı.” Ama biz yine de buna hiç girişmeyelim. Zaten amacımız da bu değil.

Bizim asıl amacımız, Sabahattin Ali’nin eserlerini (bilhassa romanlarını) biraz olsun deşmek, o eserlerdeki karakterleri birazcık daha tanıyabilmek. Dolayısıyla bu girizgâhı artık sonlandırmak, herkes için daha hayırlı olacaktır.

1937 senesinde yayınlanan ilk romanı “Kuyucaklı Yusuf”tan önce, daha çok bir öykücü olarak bilinen Sabahattin Ali, Kuyucaklı’da, deyim yerindeyse yepyeni bir maceraya atılır. Hem kendi, hem de Türk edebiyatı için büyük bir adımdır bu, zira o döneme kadar kalemini taşraya bu kadar gerçekçi bir biçimde yönelten olmamıştır. Bu gerçeklik daha romanın ilk cümlesinde karşımıza çıkar. Olayların tümden çıplak gerçekçiliği, Yusuf’un aşkına da yansır, ne bir melodramdaki gibi duygu sömürüsüdür yapılan, ne de sürreal bir aşk tasviridir. Baştan sona hayatla iç içe, hayatın kendisi kadar gerçekleştirilmesi zor, ama yücedir; sözü geçen aşk.

sali_kuyucakli_yusuf

Daha çocukken anne babasının vahşice katline tanık olan Yusuf, başkalarının yanında büyümek, başkalarının hayatlarını yaşamak zorunda kalmış, iyilik timsali birisidir. Aynı evde birlikte yaşadığı Muazzez’i ağabeysel bir aşkla sever; ama doğruluğu, dürüstlüğü, başına iş açacaktır –ki bu da Sabahattin Ali anlatılarının has noktalarından birisidir. Yaşama uğraşı sırasında edindiği düşmanlar, tüm hayatını ve bilhassa biricik karısını da etkiler. Yusuf’tan intikam almak isteyenler, bu saf Anadolu kızını yavaş ama sistematik bir biçimde batağa doğru çekerler, bunu da, Yusuf’a kasaba dışında uzun zaman geçirmesini gerektirecek bir iş ayarlayarak başarırlar. Yusuf evine ekmek götürmek derdindeyken, evi ayaklarının altından parça parça sökülmek suretiyle kayar.

“Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanı” der kitabın kendisi de, Yusuf için. Doğrudur. Biz de tamamen saf bir aşkla sevdiği kızı yitirişini görürüz Kuyucaklı’nın. Her şeyden çok sevdiği Muazzez’i, son noktada kendi elleriyle toprağa gömer ve mecburen yoluna devam eder.

Yusuf’un Muazzez’le bir araya gelemeyişindeki kilit nokta; son derece maddi, günlük sıkıntılara dair bir durumdur, hem de aşka rağmen ya da belki daha doğrusu, aşk için. Zira Yusuf’un derdi, tam da Sabahattin Ali’nin derdidir. Ev geçindirmek, karısına bakabilmek, sofrasında bir tas sıcak yemek olmasını sağlamak. Bunun için çalışır. Hiç istemese de Muazzez’i bırakıp gider. Ve bu gidiş, tüm felaketin başlangıç noktası olur. Yani tam anlamıyla bir çıkmaz vardır ortada, ya işsiz güçsüz kalacak ve evini barkını güdemeyecektir ya da işi alıp yokoluşa doğru kırbaç sallayacaktır. Her halükarda, kaybeden Yusuf ve Muazzez olacaktır.

Hayat gailesi, romantizmin sonunu getiren yegâne şey olarak karşımıza çıkar, Sabahattin Ali anlatılarında. Daha önce, “en büyük dertlerinden biri aşktır” derken Ali için, başka şeyleri göz ardı etme gibi bir amacımız yoktu zaten. Gerçekten de, son derece toplumcu bir yazar olarak, yazdığı aşka da, masala da, şiire de, öyküye ve romana da, makaleye ve bilumum her şeye de son derece başarılı bir biçimde sokuşturmayı başarır, hayatın gerçeklerini. Belki de en çok bu yüzden yazdıkları tamamen gerçektir, tamamen sarsıcı ve tokatlayıcıdır.

Kuyucaklı Yusuf’un üstünden neredeyse 75 yıl geçmiş olması tam anlamıyla bir hiç. Bugün gazetelerin 3. sayfalarında, Yusuf gibi mağdurları, Muazzez gibi kurbanları görünce şaşırmamamız, bu eseri de ölümsüz kılmaya yeter de artar.

Ama elbette, Sabahattin Ali’nin tek alametifarikası taşra gerçeklemesi ve Yusuf değildir. Garip bir biçimde, zamançizgisel olarak da içeriden dışarıya doğru uzanan bir desen vardır eserlerinde. Kırsaldan şehre, oradan da yurt dışına giden, belki de bir üçleme gözüyle bakılabilecek, aşka dair tutumlar ortaya çıkar. Tıpkı 1940 yılında yayınlanan “İçimizdeki Şeytan”da olduğu gibi.

sali_icimizdeki_seytan1

Muazzez’in kaderinin, bir noktada kırılıp paralel bir evrene geçmesiyle ortaya çıkan bir Macide vardır bu kez. Yine taşrada doğmuş, ama bir biçimde kapağı şehre atmayı başarmış genç bir kız. Roman; şehrin, şehir hayatının ve aydın çevrelerinin dışarıdan bir gözle anlatılması gibidir.

Sabahattin Ali’nin ciddi anlamda siyasi bir romanıdır aslında İçimizdeki Şeytan. Dönemin aydınlarını ve daha da önemlisi aydın geçinenlerini, bazen karikatürize, ama çoğunlukla da gerçekçi biçimde ortaya koyar.

Macide, kentte kaldığı evdeki, uzaktan akrabası olan Ömer’e ısınır yavaştan, zaten Ömer Macide’yi daha ilk gördüğünde vurulmuştur. Birlikte güzel bir çift olma ihtimalleri vardır elbette, lâkin Ömer’in siyasi hayatı, kafasındaki büyük hezeyanlar, olgunlaşmamış çocuksu tavrı, çok şeylere karşı aşırı tutkular; işleri bozar.

Evliliklerini kurtarmak zorunda kalan yine Ömer’dir elbette. Bir memuriyet bulur, git gel, işleri idare etmek derdindeyken, bir yolsuzluğa karışır. Bir gün bir çamaşırcıdan çorap çalar (ki bu kısımdaki duygu ve heyecan, kitapta o kadar güzel, ayrıntılı betimlenir ki, okuyan herkeste unutulmaz bir sarsıntı bırakır.) Sonuçta Macide’yle araları iyice açılır, tam da o sıralarda Macide’nin okul yıllarından platonikvari sevdiği eski öğretmeni Bedri ile karşılaşması, durumu daha da netleştirir.

Bir nevi “sevgi emektir” düsturu edinir roman. Macide Bedri’yle birlikte giderken bile hâlâ Ömer’i sevmektedir aslında. Ama yaşamasını sürdürebilmesi için pragmatik davranmalıdır. Her sıradan insanevladı gibi.

İçimizdeki Şeytan’ın politik, sağlam eleştirel yanında yer alan bu seçimsel aşkî durum, fark edildiği üzere yine mutsuz bir sonla biter. Bu mutsuzluğun da, yine en dibinde, geçim derdi yer alır. Aşklarına rağmen -tabi Ömer’in olgunlaşmamış karakterini de işe katmak şarttır- bir türlü dikiş tutturamayan genç çift sonunda ayrı düşer. Hatta daha da başa dönülürse, Macide’nin de Ömer’in yanına, kalacak bir yer bulamamasından ötürü, biraz zoraki yerleştiğini de hatırlamak gerekir. Yani aşka dair hemen her şeyi, yaşamın kendisi ve para, açıkça, son derece hoyrat bir biçimde, para, yönlendirir; bir atasözünde de geçtiği gibi: “Parası olmadan, aşk için evlenen kişinin; güzel geceleri, tatsız gündüzleri olur.”

Şehirden de dışarı, yurt dışarı çıkma sırası geldiğinde, en bilinen, en çok okunan eserini, en son; 1943’te yayınlamıştır Sabahattin Ali. Zamansal olarak terse giderek, Almanya’da geçen gençlik dönemine yoğun atıflarda bulunduğu “Kürk Mantolu Madonna”, Türk edebiyatındaki en kaydadeğer aşk temalı romanlardan da birisidir. Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan’a oranla, aşkı çok daha fazla merkeze alan bu roman, aşkın simgesel, gerçek ve düşünsel açıdan birçok yönünü gözler önüne serer.

Bir memuriyette iş bulan anlatıcıdan dinleriz, Raif Efendi’nin öyküsünü. Aslında o öyküyü de kaleme alan yine Raif Efendi’nin kendisidir. Sanki tüm bu olanlara, daha da dışarıdan bakmak ister Ali’nin kendisi bile, belki o yüzden böyle bir anlatım şekline başvurur.

sali_kmm

Gençliğinde Almanya’ya giden Raif Bey, orada, rastgele bir sergide, bir resim görür, resimdeki kadına o anda vurulur. Lâkin bu sembolik aşk, sonunda gerçeğe dönüşür ve resimdeki Kürk Mantolu Madonna’yla, yani Maria Puder’le tanışır. Bu, kimselere benzetemediği kadına büyük bir aşkla tutulan Raif’in mutluluğuna diyecek yoktur, ancak Almanya’daki günleri de sayılıdır. Üstelik de Türkiye’den babasının ölüm haberi gelince apar topar dönmek zorunda kalır, Maria ile gayet müspet bir biçimde, kısa süre sonra yeniden birleşmek sözüyle vedalaşırlar. Fakat tabii ki kazın ayağı öyle olmaz, Raif memlekette bambaşka işlere koşar, miras, tarla ve para pul derdinden her şeyi unutur. Bambaşka birisiyle evlenir, bambaşka bir hayat kurar. Yıllar sonra, Maria’dan doğma, kendisinden olma çocuğunu görür, Maria ölmüş, her şey dağılmıştır.

Yine, ısrarla, bir kavuşamama söz konusudur Kürk Mantolu Madonna’da da. Bununla beraber, buradaki kavuşamama bahanesi, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan’daki gibi geçim derdiyle yoğrulmamıştır. Alt tarafı memlekete gitmesi gerekmiştir Raif’in. Nasılsa Maria’yı da aldıracaktır yanına. Amiyane bir tabirle, son derece “dandik” bir sebepten ayrı düşer Maria ile Raif. İşte sırf da bu yüzden, aslında en gerçekçi ayrı düşme sebebi bu romandadır.

Hayattaki en önemli anların, en tereddütlü birlikteliklerin, en ciddi kararların, neredeyse her şeyin; oluş sebebi, son derece “dandik” seçimlere denk gelir. Sabahattin Ali’nin de bu romandaki sebebi böyle temellendirmesi, olgunluk dönemine denk gelen bu eserin çok daha gerçekçi olduğunun kanıtıdır adeta. Birçok şeyleri artık kavramış, hatta aşmıştır, Ali. Sonuçta, bir büyük aşk daha yaşam/geçim serüveni sırasında arada erimiş, kaybolmuş, yitmiştir.

Sabahattin Ali’nin, Kürk Mantolu Madonna’daki ayrı düşme bahanesine, nispeten daha ciddiyetsiz yaklaşmasının bir sebebi daha olabilir. Bu romanda, olaydan çok psikolojik yaklaşımlar, insan düşüncesine, en çok da aşka ve aşık kişinin düşünce yapısına dair, ciddi çıkarımlar söz konusudur. Deyim yerindeyse tam kapsamlı kalp röntgeni çeker, bunu yorumlar. Kürk Mantolu Madonna’yı okuyan herkesin kendisinden kocaman parçalar bulması, biraz da bu yüzdendir.

Ama sonuç ne olursa olsun, gerçek olan tek şey, âşıkların yine birleşememesidir.

Tüm bunlardan sonra, ister istemez akla gelen, hatta utanmadan sorulan bir soru peyda olur: Aşka, belki de her şeyden çok inanan bir adamın, romanlarında aşkın imkânsızlığına bu kadar yer vermesi nedendir? Bu soruyu yanıtlamak, eğer Sabahattin Ali değilsek, pek de kolay görünmüyor. Ancak fikir yürütebiliriz, ki başından beri yaptığımız şey budur.

Öncelikle, aşka bu denli inanan ve onsuz yaşamayı aklından bile geçirmeyen birisi, aşkı ne gözle görür, bunu anlamak gerekir. Sabahattin Ali belki de, yaptığımız bu tanım yüzünden kahramanlarını kavuşturmaz. Çünkü aşk, zordur. Çünkü aşık olmak, daha zordur. Aslında kolaydır. Ama bunları sürdürmek zordur.

Emeksiz, başıboş, düşünmeksizin yaşanan aşk, tatsız yemekler gibidir. Her babayiğidin harcı değildir aşk, Sabahattin Ali için; öyle her önüne gelen gerçekten sevemez. Sevmemelidir de belki, zira sonları onun romanlarındaki kahramanlar gibi olabilir. Kuyucaklı Yusuf, belki de başka bir yol bulmalıdır Muazzez’i korumak için, Ömer çocukça davranmamalı, hayatına çekidüzen vermelidir. Raif ise hepten pişmanlık duymalı, aşkı için çok daha fazla fedakârlık yapmalıdır. Kişiliği oturmamış, daha kendini sevememiş insanlar, elbette başkalarını da sevemeyecektir, sevemediğinin farkında bile olamayacaktır.

Yani yazdıklarıyla aşkı gerçek kılmayan birisi, belki de aşk için bunu yapmakta, kendi içindeki şeytanın avukatlığına soyunarak, gerçek aşkın “nasıl”ını ortaya atmaktadır.

Birkaç paragraf önceki mevzubahis sorunun, bir diğer yanıtı da, yine başından beri ortaya attığımız, geçimsel dert durumu olabilir. Pekâlâ olabilir. Belki de bu noktada, Sabahattin Ali’nin kişisel yaşantısına biraz daha göz atmak da gerekebilir.

s_ali4

Tüm hayatı boyunca, sıkıntı çekmiştir Sabahattin Ali. Her zaman ekmek parası peşinde koşmuş, ailesinden de çokça ayrı kaldığından, mektuplarla para seyahat ettirmiştir. Bazen gazetesinden gelen az bir kârı, bazen sattıkları makinenin parasını yollar. Ege’den yolladığı birkaç teneke zeytinyağını almasını tembihler Ali, karısı Aliye Ali’ye (ki eminiz, bizim gibi, uyduruk kelime oyunlarına da girmemiştir), evin kırılan camlarına gazete kaplamasını öğütlerken. Uzaktan uzağa, mektup yoluyla söyler kızı Filiz’e, “Doğan Kardeş” dergisi aboneliğini yenilettiğini de.

Aşkı her zaman doyasıya yaşamıştır Sabahattin Ali ve her zaman doyasıya çekmiştir yaşamın sıkıntısını. Hapishanede geçirdiği dönemleri, hiç hatırlatmıyoruz bile.

Dolayısıyla, kendisini örnek alarak kaleme aldığı eserlerine, kendisini bu şekilde de yerleştirmiş olabilir. Zira çektiği tüm sıkıntılara karşın ne sevmekten vazgeçmiştir, ne de yaptığı fedakârlıklardan. Eğer illâki bir örnek vermek gerekecekse yarattığı roman kahramanlarına, kendisini verecektir. Kendisi bu kadar şeyi başarırken, son anına dek, hunharca katledilene dek bu savaşı vermişse aşkı uğruna, kahramanları da verecektir. Kaçarı yoktur. Aksi halde mutsuz olurlar. Roman evrenini yaratan tanrının arzusu budur.

Sabahattin Ali romanlarında, âşık olmayan, aşkı yaşamayan bir karaktere rastlamak zordur. Bunun ötesinde, aşkı gerçekleştirmeyi başaran, bir arada kalabilen kahramanlara rastlamak daha da zordur. Kuyucaklı’dan Muazzez’e; Macide’den Ömer’e, Bedri’ye; Raif Efendi’den Maria Puder’e kadar, herkes, kaybeder. Fakat bu durum, Sabahattin Ali’nin aşkı olumsuzladığı anlamına gelmez. Ama bir amaç güder, bir şey söylemek ister Ali: Aşkın hakikatine ulaşmak, emek ve feda ister.

Birazcık da para. ♠

s_ali3

Sabahattin Ali’nin katlinden sonra çantasından çıkanlar.

– – –

* Bu yazı, Ege Üniversitesi Nüans Sanat Tarihi Dergisi 2013 Bahar/Yaz sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s