80’lerin Boy Aynası: Düttürü Dünya*

Düttürü Dünya

1988 tarihli “Düttürü Dünya”, Zeki Ökten’in önemli filmlerinden birisidir. Başrolünde Kemal Sunal’ın oynadığı film, 80’li yılların Türkiyesine dair bir kesit sunmakta, özellikle büyük şehirde yaşayan orta direk mensuplarının hayatlarını gözler önüne sermeye çalışmaktadır.

Dütdüt Mehmet (Kemal Sunal), Ankara’da geceleri pavyonda klarnet çalarak hayatını kazanmaktadır. Akşamları işe gitmekte, sabahları ise karısı ve üç çocuğuyla güçlükle yaşadığı gecekondusuna gitmektedir. Bu ev, sahibi olan kayınbiraderi tarafından müteahhide verilmiştir ve evin bir an önce boşaltılması istenmektedir. Mehmet sonunda karısı ve kayınbiraderinin baskılarına dayanamayarak ek işler yapmaya başlar. Oysa Mehmet’in elinde yeteneğinden başka şeyi yoktur, o da pek para etmemektedir. Girdiği hiçbir işte tutunamaz. Gerçek ve tek umudu olan besteleri de işine yaramaz, sonunda da evini ve ailesini birarada tutmayı başaramaz. Evi yıkılır, ailesi komşulara dağılır.

Tam bir  kaybedendir “Dütdüt Mehmet”. Karısı, büyütmeye çalıştığı biri engelli üç çocuğu ve bitmek bilmeyen dertleriyle, yaşama tutunamayan pek çok ortadirek mensubundan biridir. Farkı ise sanatçı olmasıdır. Sanatçıdır sanatçı olmasına, ancak bu sanatçılık ona layık olduğu saygınlık ve kazançtan çok, utanç getirmektedir. Fakat Mehmet klarnetinin gururunu yine de taşır. Hatta çoğu zaman; kültürlü denilebilecek bir adam olan Mehmet, kendisinden daha eğitimsiz insanların karşısında bile iki büklüm kalır. Onların ellerine bakar. Bu kişilerin başında da karısının ağabeyi gelir. O da “boş insan” değildir aslına bakılırsa, devlet dairesinde çalışan, koskoca bir “odacı”dır, yani diğer bir deyişle çaycı. Ama onun ve Mehmet’in kabullendiği çok bir şey vardır: Çaycılık, klarnet sanatçılığından çok daha değerlidir. Sanatçılık, yani üretim; tüketim ve “yokedim”le baş edemez.

Dütdüt’ün çalıştığı pavyon, 80’ler Türkiyesinin tam bir yansımasıdır. Elinde avucunda üç kuruş parası olan müdavimleri, o paralarını sadece “ânı kurtarmak” amacıyla o anda yiyip bitirirler. Amaç geçici mutluluklardır, bu yüzden geleceğe dönük ümitler de giderek büyür, aynı oranda da imkansızlaşır. Dütdüt’ün iş arkadaşları da kendisi gibi “yırtmaya çalışan” tiplerdir. Kimisi kapağı daha düzgün bir yere atmaya çalışır, kimisi Spor Toto’dan vazgeçemez. Dütdüt’ün ise ümitleri her önüne gelene dinlettiği bestelerindedir. “O besteler bir meşhur olsa köşeyi dönecektir”, ama o imkan da bir türlü gelmez.

Düttürü Dünya

Pavyonun tılsımı büyüktür. Şarkıcı hastalandığında bile program bitmez. Patron gelir, herkesi azarlar, (buna hakkı vardır, zira o iş verendir), “pehlivan çıksın sahneye” der, pehlivan çıkar. Oysa pehlivanın güreştiği rakibi bir insan değil, bir iskemledir. Baştan sona her türlü güreş numarasıyla zorlu rakibini kıyasıya bir mücadele sonucunda alt eder, sırtından akan terleri hak etmiştir. İskemle ile güreş, dönemi yansıtan çok başarılı bir semboldür aslında, insanlar çözümlerini bilmedikleri dertlerle, üstelik de kendi kendilerine uğraşıp durmaktadırlar. Güçlüler kazanmaya, izleyenler eğlenmeye devam eder.

Dütdüt Mehmet’in çalışmak zorunda kaldığı işler ise, karakteri ve “sanatçı kişiliği”yle hiç bağdaşmamaktadır. Kayınbiraderi ona önce çakmak gazı dolduruculuğu, sonra da inşaat ameleliği işlerini ayarlar. Yani bu işlerin birisi işportacılık, diğeri ise köyden kente göç müessesesinin başucu mesleği olan beden işçiliğidir. İkisi de kentli, özellikle de sanatla uğraşan biri için son derece uygunsuz mesleklerdir, ancak geçim derdi Mehmet’in “dütdüt” diye üflemesiyle aşılacak şey değildir! Mehmet çakmakçılığı yapamaz, inşaatı da vücudu kaldırmaz. Lisede okuyan idealist kızı, Mehmet’in yakınmalarına itiraz eder ve babasına “emekçi” olduğu için kendisiyle gurur duymasını söyler. Ancak Dütdüt’ün cevabı nettir: “Ben sanatçı doğmuşum, bu yaştan sonra emekçi olamam.”

Düttürü Dünya

Oysa ya emekçi olmak zorundadır Mehmet, ya da emekli. Sonunda dayanamaz, yeni bir ev tutacak parayı denkleştiremez, ailesiyle sokakta kalır. Bütün üyeler yavaşça komşulara dağılırken Dütdüt klarnetini çıkarır, iş makinelerine eşlik edercesine çalmaya başlar. Bu artık öyle bir çalmaktır ki pavyonda da sürer, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanan Ankara sokaklarında da. Fareli köyün kavalcısı gibi çala çala ilerler Mehmet, arkasında ise şehirdeki fareler yerine yalnızca bir tek müridi vardır, oğlu. İkisi birlikte değişmeyecek düzene ve ağlanacak hallerine karşın inatla ve neşeli notalarla ilerleyerek kaybolurlar.

80’li yıllardaki Türk sineması, özellikle bu dönemin ikinci yarısından itibaren toplumcu bir yapıya kavuşmaya başlar ve  toplumdaki birçok değişik sınıfa ayna tutar. Bu dönemde Yavuz Turgul, Atıf Yılmaz, Nesli Çölgeçen ve Zeki Ökten gibi isimler ön plana çıkar. Bu yönetmenlerin ortak özelliği, kahramanlarının “kaybedenler” grubuna dahil olmasıdır. Yavuz Turgul’un Şener Şen ile olan işbirliği, “Muhsin Bey” (1987), “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” (1990) ve “Gölge Oyunu” (1992) gibi önemli filmlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Şener Şen bu filmlerde çoğunlukla; bir şekilde hayata ucundan tutunmaya çalışan, ama özellikle 80’li yılların son derece kapital ve liberal, bir o kadar da “insanı ve insani değerleri” safdışı bırakan sistemine göğüs geremeyip “ötekileşen”, gerçek şehir insanını canlandırır. “Düttürü Dünya”daki Kemal Sunal da, Zeki Ökten’in “Şener Şen”idir bir bakıma; Kemal Sunal’la daha önce “Kapıcılar Kralı” (1976), “Çöpçüler Kralı” (1977), “Davacı” (1986), “Yoksul” (1987) gibi filmlerde çalışmıştır. Bu filmler de yine “Düttürü Dünya” gibi toplumsal içerikli yapımlardır.

Ankara sokaklarında bir fareli köy kavalcısı!
Ankara sokaklarında bir fareli köy kavalcısı!

80’li yılların ekonomik ve bireysel acımasızlığı, -günümüzün acımasızlığı yanında hiç kalsa da- birçok insanı perişan etmiştir. Zeki Ökten bunları gözlemlemekte ne denli başarılı olduğunu bir başka önemli filmi “Faize Hücum”da (1982) da ortaya koyar. Genco Erkal’ın başrolünü üstlendiği filmde, 80’lerin yine önemli bir sorunu olan “bankercilik” irdelenir. O filmde de son sahne, “Düttürü Dünya”daki gibi son derece semboliktir, koltuk değnekli engelli insanlar boşluğa doğru birbirleriyle yarışırlar. Ellerinde olmayan şeylerle, olduramayacakları dualara amin demektedirler.

80’lerin özeti, “1980 Darbesi”yle ifade edilebilir. Apolitizasyon süreci; “dışa açılma” adı altında batı dünyasının pazarı haline gelme; arabesk kültürün iyice yayılması; hemen her türdeki melezleşme ve magazinleşme, on yılın başındaki bu ciddi travmaya dayandırılabilir. Neyse ki hakiki sinemacılar asla ölmemiştir; film yapmaya devam ederek hem bulundukları çağın daha iyi anlaşılmasını sağlamış, hem de 1990 sonrası Türk sinemasının müstakbel yönetmenlerinin yetişmesine vesile olmuşlardır. 80 kuşağının sinemasal etkileri, günümüzde hâlâ önemli bir yer işgal etmektedir. ♠

* Bu yazı, ilk olarak “Ege Üniversitesi Egeden Dergisi 2014 Güz” sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s