Değişime Direnmek: Muhsin Kanadıkırık ve Akıbeti

Muhsin Bey

80’li yılların değişim atmosferi, bütün dünya gibi Türkiye’yi de derinden etkiledi. Dışa açılma, kabuğu kırma ve dönüşüm, bu dönemin en etkin anahtar kelimelerinden başlıcaları oldu. Hayatın içindeki her şeyde olduğu gibi sanatta da yoğun bir melezleşme ve farklılaşma başladı. Daha önce “öteki” olanlar merkeze kaydı, ana akımda ilerleyen kavramlar ise yeni bakış açıları kazandı.

Türkiye daha önce pek aşina olmadığı şeylerle tanışmaya başladı. Dünyaya uyum sağlama yolunda yaygınlaşan televizyon, radyo kültürü, rengarenk magazin dergileri, değişen gazete manşetleri, dönüşen gündelik yaşam ve daha niceleri, insanların fikir ve kültür hayatlarını derinden etkilemeye başladı.

Hiç şüphesiz, bu değişimin yaşam alanındaki en çarpıcı örneklerinden birisi, arabesk kültürünün giderek yaygınlaşması oldu. 70’li yıllarda da elbette arabesk kültüre ait ürünler yurt çapında yaygın olarak mevcuttu, ancak 80’lerde bu yaygınlaşma daha da arttı. Dahası, önceki senelerde marjinal olan arabesk, giderek merkeze doğru kaymaya başladı. Önceden yenilmişliğin, hayata karşı isyanın, protestonun sesiyken, 80’lere gelindiğinde her köşe başında karşılaşılabilecek, çabuk tüketilen, fastfood tarzında hedonist-acı verici bir kültürün parçası oldu.

Cumhurbaşkanlığı seçimindeki çatı adaylarımdı. Peh.
Cumhurbaşkanlığı seçimindeki çatı adaylarımdı. Peh.

Muhsin Bey, tam da bu dönemin merkezinde, 1986 yılında beyazperdede boy gösterdi. Yavuz Turgul’un kaleme alıp yönettiği, Türk sinemasının kültleşmiş filmlerinden birisi haline gelen filmin akıllarda bunca yer etmesi, dönemin gerçeklerinden yola çıkarak, zamanlar ötesi bir öyküyü izleyicilere aktarmasıyla ilgili olabilir.

Şener Şen’in hayat verdiği -ki Yavuz Turgul o rolün tamamen Şener Şen için yazıldığını belirtmektedir- Muhsin Kanadıkırık, pek de başarılı olmayan bir müzik yapımcısıdır. Başarılı değildir zira 80’lerin kolay yoldan meşhur ve zengin olma dünyasına tutunamamaktadır, hatta belki de tutunmak dahi istememektedir. En önemli rakibi maddi başarı açısından onun fersahlarca önünde olsa bile, bu durum Muhsin Bey’i etkilemez. Onun için yegâne gerçeklik sahip olduğu onur, itibar ve ilkelerdir. Arabesk kültürden ve müzikten nefret eder mesela, “İstanbul’un büyük bir kebapçıya dönüşmesi” onu deli etmektedir.

Dibe vurmaya çok yakınken karşısına çıkar Uğur Yücel’in müthiş bir başarıyla canlandırdığı Ali Nazik. Onun amacı Muhsin Bey’e kıyasla gayet naif ve nettir: Türkücü olmak. Meşhur olmak. Belki de ‘İbrahim’ (Tatlıses) gibi olmak. Ali Nazik sadece bu gerçekliği bilmektedir, ancak meşhur olunabilinen bir dünyada var olunabilinmektedir. Zaten halk ne isterse o olur Ali Nazik’e göre, “insanlar kebap yemek istiyorsa, kebapçılar açılır”.

Muhsin Bey’in ikilemi tam da burada başlar. Ali Nazik’i meşhur etmeyi, ünlü bir türkücü yapmayı -başta itiraz etse de- kafasına koyar, çünkü her şeye rağmen onun da bir egosu vardır ve o ego uzun zamandır yerlerde durmaktadır. Öte yandan içindeki o “cevher avcısı”, Ali Nazik’te hâlâ bozulmamış, saf ve temiz kalabilmiş bir potansiyeli görür -belki de görmek ister. En büyük rakibiyle iddiaya da girmişken, gururunu önplana çıkararak işe girişir. Oysa dünya artık onun alışık olduğu yer değildir. Ne eski dostlarından bulabilir aradığı maddi desteği, ne de aklına gelen fikirler parlaktır. Üstelik televizyon yapımcısı sandığı bir adam tarafından da -yine dönemin ruhuna uygun olarak- dolandırılınca, elinde avucunda ne varsa yitirir.

Ancak Muhsin Bey pes edecek adam değildir. Kendisinden en beklenmeyecek şeyi yapar, Ali Nazik gibi -aslında kaybetmeye mahkum olan- garipleri dolandırır, tokatladığı parayla da Ali Nazik’e kasetini yapar. Akabinde ise hemen polise teslim olur, onurlu bir şekilde cezasını çeker. O içerideyken Ali Nazik dışarıda, Muhsin Bey’in gerçekliğinin de dışındadır, arabesk müziğe atılmış, “halk öylesini istediği için” kendisini değiştirmiştir. Kendi deyimiyle kendisini kurtarmıştır.

Yavuz Turgul’un diğer birçok karakteri gibi Muhsin Bey de, kaybetmenin, başarısızlığın tadını en iyi bilen insanlardan birisidir. “Değişen” Türkiye’ye uyum sağlayamadığı için zaten dışlanmaya başlamıştır. Artık ne onun gibi taş plaktan Safiye Ayla dinleyen kalmıştır Beyoğlu’nda, ne huzurevine gidip çiçek bırakan insanlar, ne kendi cebinde de para yokken ondan daha muhtaç durumdakilere yardım edenler, ne de hoşlandığı kadına aşırı centilmenliğinden ötürü açılamayanlar. Değişen yaşam koşullarında, elde kalan son romantiklerden birisidir Muhsin Bey.

Muhsin Bey

Ali Nazik’le olan çatışması ise, bu değişimin en güzel alegorilerinden birisine denk düşer. Bir an büyük bir sempati besler ona karşı, bir an ondan nefret eder. Bir yanı ona acır, diğer yanı fazla uyanık olmasına delicesine kızar. Muhsin Bey aslında Ali Nazik’e de uyum sağlayamaz. Yaptığı çiğköfteyi acısından dolayı yiyememesi, sevdiği halde yiyememesi de belki bundandır.

Peki tek kaybeden Muhsin Bey midir? Ali Nazik sonunda istediği gibi bir yaşama kavuşmuştur belki; alelade bir pavyonda sondan kimbilir kaçıncı şarkıcıdır, türkü söylerken -belki- özel olabilecek sesiyle alelade arabesk şarkılar söylemekte, acıları pazarlamakta, sistemin direttiği stereotipe uygun hareket ederek yığılmış ve pespayeleşmiş kitle kültürünün bir parçası olma yolunda hızla ilerlemektedir. Son sahnede Muhsin Bey, Ali Nazik’e sorar, yüzündeki büyük tiksinti ve acıma duygusuyla birlikte:

Ali Nazik: Agam, kusura bakma. Kendimi kurtarmam lazımdı.

Muhsin Bey: Kurtardın mı bari?

Ali Nazik kendisini kurtardığını sanmaktadır, Muhsin Bey ise kaybettiğini. Oysa değişen, değişerek yozlaşan Türkiye’de artık ne kurtulan ne de kaybeden vardır. Muhsin Bey de, Ali Nazik de üstlerine düşen rolleri oynamakta, sistemin ufak çaplı çarkları olarak devamını sağlamaktadır.

Muhsin Bey filmi, sisler içindeki bir sahnede okunan, eski bir Türk sanat müziği eseriyle açılır, aynı mizansenle de kapanır. İki sekans da Muhsin Kanadıkırık’ın rüyası içinde geçer. Muhsin Bey’in düşlediği, özlemini çektiği düzen, artık rüyalarda kalmış, eski, nostaljik bir imgedir yalnızca. Gerçek dünya ona göre değildir.

Her şeye karşın, Muhsin Bey bir şekilde mutlu ve huzurlu olmayı da başarır. Hoşlandığı kadınla sonunda bir şekilde arasını yapar, (en azından onu ‘o hayattan çekip alır’), belki de sonunda gidip Üsküdar’a yerleşecek ve baba mesleği olan tespihçiliğe geçebilecektir. Sistemin içinde kalarak kaybetmiş olsa da, kendi içinde yıkmadığı gururu ve ilkeleri sayesinde tutarlılığını korumuştur. Dışarıdan gelen darbelere, kapalılığı ve muhafazakârlığı ile direnmeyi başarmıştır. Değişen bütün bir ülke içinde değişmeden kalmış, benliğini bozmamış, dimdik ayakta kalabilmiştir.

Muhsin Bey, bugün bakıldığında bile izleyiciye son derece dürüst, gerçekçi ve yalın gelebiliyor. Bunun sebepleri elbette oldukça fazla, oyunculuktan senaryo başarısına, yönetmenlikten müziklerine, barındırdığı dramatik ve gülünç unsurlara kadar pek çok etken bu filmi sahip olduğu mertebeye taşıyor. Ancak 80’li yıllara dair anlattıkları ve bu anlattıklarını “değişim ve dönüşüm ile çatışan kaybetmiş insanlar” eksenine oturması, onu başarılı bir filmden ziyade, zamanının ötesinde bir algıya sahip hale getiriyor. Zira hemen her dönemde ve kültürde -iyi ya da kötü yönde- değişim kaçınılmazdır, ve hemen her dönemde Muhsin Bey gibi bir Don Kişot vardır. ‘Sancho Panza’lar ise bazen kaçak, bazen halden anlayanlardır! ♠

Reklamlar

Değişime Direnmek: Muhsin Kanadıkırık ve Akıbeti” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s