Öfkenin Vücut Bulmuş Hali: Falling Down

Falling Down

Bu kadar geç ve şans eseri de olsa izlediğim için mutlu olduğum bir film bu. Her zaman ruh halimizin ya da kanalize olduğumuz dönemsel gerçekliklerin, bir şeyleri önümüze daaan diye getirdiğine inanırım. Bunda da aynısı oldu, tam yine nefretle dolmaya başladığım bir dönemde karşıma çıktı bu arızalı film.

Gündelik yaşantıdaki, insanı delirten minik minnacık şeyleri o kadar güzel vurgulamış ki senarist, o kadar güzel olur. Yani siniriniz bozuktur hani sabahtan beri, delirmişsinizdir hatta, ama birisi karşınıza gelip “ne var yahu, neye sinirleniyorsun bu kadar” dediğinde verecek yanıt bulamazsınız. Lâkin ilmek ilmek delirtmiştir sizi yaşamak, her minik sinir bozucu ayrıntı kafanızda koca bir çöplük oluşturur. İşte bu ufak ayrıntılar birer elmas gibi parlıyor bu Joel Schumacher‘ın filminde, Michael Douglas ise bizi mest ediyor.

Bir sahne var, çok kısa. Otobüse binmeye niyet ediyor D-Fens (isimli başkahramanımız), ama binemiyor, kalabalıktan, inenlere öncelik verilmediğinden, kalabalıktan, kalabalıktan. Vazgeçiyor sonra da, dönüp yürüyor. Bir yandan kalabalık, saygısız insanlar, şehir gürültüsü, sıcak havanın leşleştirdiği vücutlar, sinir, stres, vesaire. Yani, hangimiz bunu yaşamıyoruz, hele de büyük bir şehirde insandan yorulmuşsak iyiden iyiye?

Léonvari bir yanı da var filmin. Nasıl ki Léon o şehre ait olmayan, vahşi ormanda krallık yapmaya çalışan yabani bir “aslan”sa, D-Fens de şehrin bir ucundan diğerine gitmeye çabalayan, olduğu yere ait olmayan bir “aşırı-medeni”. Ormandaki tehlikeleri savuşturmak zor, ve gerçekten de aslında hiçbir şeye bulaşmak amacında değil o, tek derdi karşısına çıkanları alt edip hedefine ulaşabilmek. Fakat şehrin atıkları ve içindeki onlarca vahşi hayvan buna engel olmak için seferber olmuş halde.

Filmin savaş karşıtlığı, tüketim eleştirisi, şiddetin meşrulaştırılmasına olan tepkisi (her ne kadar bunu şiddet yoluyla yapsa da) de yabana atılacak gibi değil. Ancak ısrarla belirtmeye çalıştığım gibi ben en çok öfkeli bir adamın anlatısına odaklanmak istiyorum. Aklıma da başka öfkeli adamlar geliyor. D-Fens ile Network‘ün Howard Beale‘ını yanyana koymayı isterdim mesela. İki kızgın deli, belki hayatı biraz daha güzelleştirebilir, ihtiyacımız olan şevk ve gücü belki onlar verebilir. Belki de tek ihtiyacımız, artık iyiden iyiye öfkelenmektir.

Filmin ünlü hamburgerci sahnesinde, D-Fens’in müşterilere dönüp elindeki, fotoğrafına hiç mi hiç benzemeyen yiyecekle ilgili “bunun sorunu ne, hiç kimsenin mi fikri yok?” derken ihtiyaç duyduğu öfke gibi.

Hakkımızı ufak ufak gasp eden şeylere ses çıkarmayıp kaderimize razı olma dürtümüz sürdükçe, hayat hepimize daha da zor gelecek -tabii kanıksama faktörünü es geçersek. Kanıksadıkça tepemize daha çok binecekler, hayatı daha da pahalandıracaklar, yaşam kalitemiz daha da düşecek, ama biz yine de razı kalacağız.

Sahi, öfke de bir hitap şekli mi yoksa hakikatten? ♣

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s