Bir hayli

Mütemadiyen tavana bakıyorum.

Uzun zamandır hasret kaldınız mı yüzüme? 
Muhtaç mısınız inan olsun tek bir sözüme?

Hiç sanmıyorum. Çünkü birinci derecede yakınlık dışındaki hiçbir yakınlığa artık pek inanmıyorum. Kim kimi gerçekten özlüyor ki artık? Çok, çok az yaşanan bir duygu artık, özlem. Tedavülden bile kalkması yakındır. Kalkarsa şaşırtıcı olmaz. Bir KHK’ya bakar zaten. Peh.

Çok sıkılıyorum bugünlerde. Hatırlarım, eski zamanlarda, takribi 4-5 sene önce falan, can sıkıntısını “üstesinden gelinmemesi imkansız bir çocukluk hastalığı” olarak görürdüm. Canım sıkılıyor diyen insanlara istihza ve küçümseme ile bakardım. Kendi güzel canımın asla sıkılmayacağını iddia eder, hemen her boş ânımı dolu geçirebiliyor olmamla gurur duyardım.

Eh, insan büyüdükçe (4-5 sene önce de çok küçük değildim ama büyümek, bitimi olan bir şey değil tabii) farklılaşıyor düşünceleri, dahası hayatı ve yaşadıkları. O zamanlar keyiften keyife uçarak yaptığım şeylerin pek çoğu bugün büyük can sıkıntısı veriyor. Mesela gerçekten ama gerçekten harikulade olan kitaplar dışındakileri okumak büyük bir eziyete dönüştü. Eskiden iyi kötü ne varsa okurdum oysa ve bitirmeden bırakmazdım. Zamanım da daha boldu tabii, o ayrı. Ya da -olabildiğine boş bir aktivite de olsa- bilgisayar oyunu falan oynardım sıkılmadan. Sohbet ederdim insanlarla, gerek çevrimiçi gerekse çevrimdışı mecralarda. Sanırım en ama en çok bundan sıkıldım.

İnsanlardan çok sıkıldım; bir kez, bir kez daha ve maalesef.

Gerçekten özlediğim bir iki kişi falan var. Diğerleri tam anlamıyla olsa da olur, olmasa da. Kendim hakkında bile öyle hissediyorum hatta zaman zaman.

Başıboş ve şımarık bir depresyon başlangıcı mı bu? Yoksa bu bile can sıkıntısı kaynaklı mı?

Bilmiyorum. Doğrusu, pek fark etmiyor da. Fakat nedense bugün burayı özlediğimi hissettim. Dükkânımı. Tamamen bana ait olan yegâne ve güzide yerimi (aslında bu dediğim tam olarak doğru değil, zira serverlar wordpress’e ait; yine de anladınız işte). O yüzden, gelip saçma da olsa bir şeyler yazmak istedim. Yazdım da.

Ben ne yapıyorum senelerdir? Bunu gerçekten bilmiyorum. Yaşıyorum, diyebilmek için mi yaşıyorum sadece? Emin değilim. Bir amaç gütmediğim kesin, ne de olsa hayatın bir anlamı olduğuna da hiçbir zaman inanmadım (42 hariç). Amaç olmadığına göre ânı yaşıyor olmam gerek ama o doğrultuda ilerlediğim de pek söylenemez. Dolayısıyla ömrümün büyük bir kısmının boşa geçtiğini söylemek çok anormal olmaz. Tamam, elbette kazandığım insanlar, edindiğim tecrübeler, öğrendiğim bilgiler falan var elbette ama… onlar da gerçek hayatta ne işime yarayacak ulan hocam?

Yoksa yoksa, gerçek hayat zaten tam da bu mu? Böyle ilerleyip sonunda bir gün daaaan! diye biten bir şey mi? Sanırım öyle.

Birazdan darı yemeyi planlıyorum. Otuz dakika içindeki amacım bu mesela. Evet yahu, belki de bu şekilde ilerleniyordur. Adım adım. Minik hedefler dâhilinde. Evet.

Ergenesque hayat sorgulamalarım üstteki paragrafta bitti.

Yapmam gereken pek çok şeyi yapmalıyım artık. Bu dağınık yazıdan çıkacak sonuç bu olsun.

Bir de, kendimi biraz daha iyi hissetmeye zorlamalıyım. Bu. Bunlar. Bu kadar. ♣

Tarihsizlik Atlasında Gündoğmamış Sabahlar

dawn_by_grigant-jpg-625x385_q100

Orhan Veli gibi, gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkıyorum yola; ama onun gibi denize açılmıyor ve onun gerekçe ve arzularını taşımıyorum. Benim arzum; dolmuşa binip şehrin merkezlerinden birindeki çokkatlı bir binada bulunan iş ofisine ulaşmak.

Evden çıkıyorum, gökyüzünde ay. Yürüyorum, sokaklarda hüzünlü başıboş köpekler. Durağa gidiyorum, zombilerden daha ifadesiz okul çocukları, çalışanlar, çalışmayanlar. Dolmuşa biniyorum; dolmuşçu bile henüz ayılamamış belli ki, zira dolmuşu dolmuş yapması gereken en ufak bir nota bile yok etrafta. Hava hâlâ karanlık. Dolmuşun saati bozuk; muhtemelen ayarlarken 24 saatlik ayrıntıyı gözardı etmişler ve o yüzden dijital kızıl kırmızı saat “20:08″i gösteriyor. Hava karanlık, akşam saat sekiz, ben yeni uyanmışım ve nihai ve küllî bir akıl oynatmasına bir basamak uzaktayım.

* * *

Görse, Halit Ayarcı’nın bile utanacağı bu saat ayarlamasının sebebine dair bir sürü iddia var, resmi söylemler var. En mantıklı (gibi görüneni) tabii enerji tasarrufuna dair olanı. Gerçi onu da tam olarak anlamış değiliz; tasarrufu mu ediyoruz, o mu bizi ediyor; bu kadar tasarrufane bir durum oluyor muymuş bu ayar sayesinde, vesair. Söylenegelen bir diğer sebep, daha doğrusu spekülasyon şu minvalde: “Üç tane meczup sabah namazlarını daha rahat kılabilsin diye koca bir milletin tüm ayarlarıyla oynamak.” Bu sebebi ben çok seviyorum; özellikle de meczup kısmını.

Lâkin hakiki sebep, bunlardan hiçbiri olmamalı. Bence hakiki sebep; sırf bokluk olsun diye, sırf ayar bozmak olsun diye oynayabiliyor olmak. Çünkü insanların ayarlarını ne kadar bozarsan, onları o kadar iyi kontrol edersin.

* * *

Lisede çok sevdiğim bir tarih öğretmenim vardı. Ondan duyduğum sözü unutmamayı seviyorum: “Tarihi, tarih atlası üzerinde öğrenmezseniz, bildikleriniz havada yüzer.” 

Bugün Türkiye’de sistemli olarak yapılan şey, tam olarak budur. Bilinen her şeyin külliyen değiştirilmesi, ama sürekli değiştirilmesi, kaypak bir zemin yaratılması, en basit gerçeklerin bile çarpıtılması, baştan yaratılması ve yazılması; insanların tüm dengelerini bozuyor. Bir ay önce söylenen şeyler bile, tekrar dile getirildiğinde siyahla beyaz kadar fark edebiliyor. Bu yalan ve düzen imparatorluğu, sadece dansözlük mekanizmasına ait bir amaç içermiyor; yani sırf, yapılan hataları örtbas etmek için değil. Bu, bilerek ve istenerek yapılan bir şey.

Neden Bindokuzyüzseksendört‘te, eski gazetelerin haberleri bile değiştiriliyordu? Yenikonuş neden icat edilmişti? Oradaki insanlar hangi tarihte yaşadıklarını, hangi ülkelerle neden ve ne kadardır savaştıklarını bile bilmiyorlardı. Bilmedikleri için, Stalin’in tavuğu gibi, delibaş ve şaşkın geziniyorlardı. Hiçbir şey yapamıyorlardı.

Neden Stalin, Troçki’yi fotoğraflardan bile sildirmişti?

* * *

Bu düzen böyle; girdiğimiz ‘tek kişi’ yolu böyle. Bugün bu durumun tarihteki örneklerine maalesef iyiden iyiye öykünüyorsak artık, ezilip büzülüyorsak ve dâhi ben bu yazıyı bile sansürlemek zorunda hissediyorsam kendimi; bunun sebebi bellidir: Bu işin başka yolu yok. O yola, dar olduğu için çıkışı sadece ileride olan aşağı eğimli bir tünele girer gibi girdik bire kere; ne geri dönebiliriz, ne de olduğumuz yerde kalabiliriz.

Son bir ihtimal; belki son bir deli kuvvetiyle, tüneli kırar geçebiliriz.

Ve son olarak, bu boktan sene biterken, kişisel almanağımızda yer etmiş her şeyi yakıp yok etmek imkânı diliyorum.

Ama zeytin fidanları hâlâ fidan, hâlâ çocuktur.”

15 Yıllık AKP İktidarının Kazandırdıkları

akp

Ne zaman ülkede dandik bir şeyler olsa aklıma gelen, biraz ferahlatıcı, biraz da gerçeklerden uzaklaştırıcı bir düşünce pratiği oldu bu fikirler silsilesi bir süredir. AKP ve zihniyetinin günün birinde tarihin boktan sayfalarına -zira insanlık tarihinde ancak öyle bir sayfa hak eder bu yaşadıklarımız- karışacağı bir dönemin varlığını kabul etmem gerekiyor, bu kazanımları düşündüğüm zaman. Oysa bunun gerçekleşme ihtimalinin zayıflığının da farkındayım. Yani bir nevi ütopya denebilir bunlar için, daha da iyi bir ifadeyle, bir ütopya sırasında bize kılavuzluk edebilecek maddeler. Ortaya çıkan bazı gerçekler. Hakiki düşünceler. Nedenler ve nasıllar.

Gerçekten. AKP yönetiminin bize kazandırdığı büyük bir bilinç var.

Kötü yönetim

Şu on beş yılda o kadar çok şey oldu ve bunların o kadar büyük bir kısmını unuttuk ki aslında, bu kötü yönetimsel maddenin altını doldururken örnek vermekte şimdi ben bile zorlanırım. (Ama hazır çiçeği burnunda başbakanımız ortaya çıkmışken şunu hatırlatalım: Kendisinin daha ilk ulaştırma bakanlığı sırasında gerçekleşen hızlı tren faciası. Sene 2004. Bak, bırak istifayı, oradan yürümüş de başbakan olmuş ya kulum!) Ve yine de zihinlerimizin derinlerinde saklı o kadar çok skandal var ki.

AKP, yaptığı her şeyde -ki bu şeylerin çoğu çok kötü şeylerdir- büyük rezilliklere imza attı. Fakat hamasetle, ülke insanının yozluğuyla, din propagandasıyla bugünlere kadar geldi. İyi yaptığı birkaç şey bile büyük falsolar barındırdı. Eh, sağ olsunlar bunları da insanların gözlerine gözlerine soktular, zira iflah olmaz da bir utanmazlık düzeyindeler. Eskiden (yukarıdaki şu gazete gibi) medya da bağımsızdı, biatsızdı, birazcık daha onurluydu; dolayısıyla bu hataları, bu rezillikleri ortaya koyabiliyordu.

Dik durun, eğilmeyin, nasıl olsa bu millet sizinle. Gerçekten.
Dik durun, eğilmeyin, nasıl olsa bu millet sizinle. Gerçekten.

Peki bu rezilliklerin, bu kötü yönetimin bize faydası ne oldu? Şu: Olası bir iktidar kaybında, bunların yerine gelecek olan, diyelim ki şu andaki ana muhalefet kanadı, müthiş bir bilgi birikimine ve tecrübeye sahip artık: Kötü örneklerin en güzelini yaşadı yıllarca, nelerin yapılmayacağını, nelerin nasıl yapılmayacağını müthiş kavradı. Partilerin programları bile değişti. Partilerin kendi yönetimleri daha demokratik oldu (en azından eskiye göre, en azından bazıları).

Artık iktidar değişse, başa gelenlerin yanlış yapma lüksü olmadığı gibi, bunun olmasının imkanı da yok. Gelen ne yapacak? O kadar laf ettikten sonra böyle yolsuzluklara mı girişecek? İşçinin, emekçinin hakkını mı gasp edecek? İnsan haklarını mı ihlal edecek? Gösteri yapan gençleri mi öldürecek? Eğitim sistemini mi mahvedecek? Polis devleti olmayı mı sürdürecek? Din tüccarlığı mı yapacak? Cahil halkı manipüle mi edecek? Yargıyı mı ele geçirecek? Medyayı mı şekillendirecek? Saraylarda mı oturacak ulan!

Bunların hepsinde o kadar dibi gördük ki, daha kötü olması için ciddi ciddi IŞİD’in falan başa gelmesi gerekiyor artık. (Lan?)

Algısı açık insanlar için kötü örnek, en iyi örnektir.

Ülke insanının hakiki yapısı

İşte en sevdiğim madde bu. Çok da açık aslında, ama daha da açalım. AKP sayesinde son on yılda ortaya çıkan güruh, herkesin malumu. Cahil, reyisçi, biatçı Anadolu çomarları [bu linki mutlaka okuyun] bunlar. Kimliksiz, kişiliksiz, birey olamamış; sürüdeki koyunlardan daha düz, içlerinde ve dışlarında sadece pislik barındıran, kendi çıkarları için her şeyi yapan, insan haklarından bihaber, dinle yoğrulmuş zihinlerinde doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar sığır, milliyetçi ve hamasi duygularla aptallaşmış, cinsel açıdan bastırılmış/saptırılmış, gereksiz bir güruh. Gereksiz olduğu kadar da, çoğunlukta olan bir güruh (Evet, Çoğunluk filmine bir kez daha selam olsun).

Bu güruhu bugün hepimiz tanıyoruz (tabii onlardan biri değilsek) vefakat bundan yaklaşık on yıl önce, böyle bir topluluk hayatımızda yoktu. Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk!

Senelerce bok varmış gibi övülen Anadolu insanıydı aslında bu topluluk. Mahallemizin samimi esnafıydı. Amcalarımız, dedelerimizdi. Delikanlı gençlerimizdi. Yaşlı ve tonton teyzelerimizdi. Vatanını milletini seven, namazında niyazında ağabeylerimizdi. Geleneklerine göreneklerine bağlı Türklerdi.

Ama aslında öyle değillerdi işte. Bunlar, 100 sene önceki devrimden nefret eden, Osmanlı ve biat sevdalısı çomarlardı. Yıllarca Anadolu’dan Anadolu’dan göründüler bize, ama oradan, otantik bir şekilde göründükleri için tatlı tatlı baktık biz. Onlar -tıpkı türbanlı bacılarımız gibi- ötekiydi bizim için.

Ne zamanki iktidarı ele aldılar, bütün yaldızları döküldü. Tişört ya da şort giyen kızlara orospu, içki içenlere kâfir, özgürlükçü insanlara anarşist dediler. Kendilerine karşı olan herkese (hatta bırakın karşıyı, aynı fikirde olmayanlara bile) her türlü etiketi yapıştırdılar, lanetlediler. Sayıları da bir hayli fazla olduğundan, kazandıkları yoğun cüretle her şeyleri hakları gibi görmeye başladılar. İnsan gibi yaşamaktansa nefret etmeyi tercih ettiler.

Bu ve bunun gibi çeşitli 'izdiham' görselleri, mevzubahis güruhu iyi tanımlıyor bence. Olay görgüsüzlükte, kültürsüzlükte de değil yalnızca; her şeyi kendine hak görmekte, diğer insanları önemsememekte, tamamen kendini düşünmekte, bencillik ve saygısızlıkta. Sevgisizlikte.
Bu ve bunun gibi çeşitli ‘izdiham’ görselleri, mevzubahis güruhu iyi tanımlıyor bence. Olay görgüsüzlükte, kültürsüzlükte de değil yalnızca; her şeyi kendine hak görmekte, diğer insanları önemsememekte, tamamen kendini düşünmekte, bencillik ve saygısızlıkta. Sevgisizlikte.

Bunlar son on yılda oldu, güçlerinin ayırdına vardıklarında. Tam da bu yüzden, bu insanlara iyi gözle bakmak -en azından benim nazarımda- artık imkansız. Eline gücü geçirince onu nefret için kullanan bir güruh, bokun soyudur çünkü.

İşte AKP iktidarının bize kazandırdığı en güzel bilinçtir bu. Halkını gerçekten tanımak. Reyis haklı, din bu ülkenin çimentosu. O yüzden de yapı çürük, yapı boktan.

Din

Hah, madem din dedik, dine gelelim. AKP’den sonra, dinden soğuyanların sayısını biliyor musunuz? Ben bilmiyorum ama azımsanamayacak kadar çok olduğuna eminim. Bu insanların, sırf AKP dindar, o zaman ben dindar olmayayım, gibi bir dürtüyle hareket etmediklerine de eminim. Sağ olsun AKP, bize dinin de ne olduğunu hatırlattı. Ya da hadi daha duyarlı olanlar için şöyle diyeyim: AKP, dinin ne kadar tehlikeli bir silah olduğunu hatırlattı. Tarih boyu bir sürü diktatör bunu her defasında uyguladı ve her defasında olumlu sonuç elde etti halbuki; ama biz de her defasında, aşık olur gibi bu tongaya düştük. E hani din, kitlelerin afyonuydu? Bunu Marx söyleyince komünist oluyor, ama Reyis din bu milletin çimentosudur deyince reyis mi oluyor! Eh, tabii.

Belki Sakallı, bunu bizim hissettiğimiz anlamda söylemedi evet; ama afyon altında uyuşturulmuş insana da, yine uyuşturucuyu göstererek istediğin bir sürü şeyi yaptırabilirsin. Görmüyor musunuz?

Buna daha ne yorum yapayım be? Fotoğraf kendi kendisini açıklıyor.
Buna daha ne yorum yapayım be? Fotoğraf kendi kendisini açıklıyor.

Şimdilerde laiklik yine gündeme girdi. AKP’nin ilk yıllarında, laikliği endişe eden insanlarla dalga geçiliyordu hatırlarsanız, fakat o günler geride kaldı, o güzel insanlar da kim bilir nerede çözüldüler. Artık her şey yapılabilir durumda ve halk desteği inanılmaz. İçinden çıkılmaz bir kısırdöngüye girdik çoktan: Din isteyenlere daha çok din ver, onlardan daha çok oy al. Onlara daha çok çocuk yaptır, nüfusu daha da arttır, onlara da din ver, onlardan da oy al.

AKP, dinin ne olduğunu ve insanlık tarihinde kendisine yer buldukça ne olacağını, başarıyla anlattı. En azından düşünme yetisi olan insanlara.

Elimizdekilerin kıymeti & Kendi gücümüz

AKP’nin tıpkı muhalefete öğrettiği gibi, bizatihi bize de öğrettiği şeyler çok. Örneğin elimizde tuttuğumuz ama kıymetini algılayamadığımız şeyler. Özgürlük. İnsan hakları. Kadın hakları. Mahalle baskısının olmayışı. Ucuz bira. Vesaire. Bunların büyük kısmının farkında değildik aslında. Yani düşünsenize, AKP iktidarı, birkaç sene önce zorunlu genel sağlık sigortasını yasalaştırdı. Bunun diğer ismi TC vatandaşı olmak için haraç ödemektir. Bilmeyenler bir zahmet araştırsın. AKP iktidarı, zamanında zina yasasını çıkarmaya kalktı. Düşünsene, sevgilinle seviştiğin için ceza alacaktın. AKP iktidarı, daha geçenlerde, kiralık işçi yasasını onayladı. Bunun diğer ismi de zaten modern kölelik.

Bunları yaşıyoruz biz ve -Spartaküs’ten falan 2000 yıl sonra mesela- 2016 dünyasında, elimizde bunlar varmış lan, diye düşünüp hayıflanıyoruz. Belki ilerde elimizden gidebilecek şeyler için şükrediyoruz.

Şüktürün gidin be!

Tabii bunlara tepkiler de veriyoruz bazen. Tam da bugünlerde 3. kutlu yıldönümü gelen Gezi‘nin etkilerini sadece biz değil, onlar da gördü. Onların görmesi çok umrumda değil. Fakat bizim görmüş olmamız mühim. Evet, iktidarı falan devirmedik; evet inanılmaz büyük kazanımlar elde etmedik; ama en azından, çok da damarımıza basıldığında reaksiyon verebildiğimizi öğrendik. Nazi Almanyasındaki Yahudiler, bu reaksiyonu veremedikleri için yok oldu. Bu unutulmasın.

Ha, bu reaksiyon bizi kurtarmaya yeter mi, emin değilim. Birçokları gibi ben de düşünüyorum, bugün ikinci bir Gezi patlasa, nasıl patlar? İlki kadar etkili olur mu? Acaba orada gazımızın büyük bir bölümünü attık ve bunu da normalleştirdik mi? Acaba dayanma eşiğimiz yıllar içinde yükseldi ve yeni Gezi’ler doğurabilecek olaylar karşısında bile zaten pasif mi kaldık? Bu sorular, zamanı gelene kadar kimsenin yanıtlayamayacağı sorular, ancak tecrübe ile anlaşılabilir. Ama ne olursa olsun. Gezi toplumu ayrıştırdı; safları belirledi. Günü gelince, o gün gelirse, ya ölecek bu insanlar ya da siktirip gidecek. Ama boyun eğmeyecek.

Bence gidecek. Gitmeli de.

Türkiye İran olur mu, sorusu on beş yıl önce sorulmaya başladığında, hep evet dedim. Evet, olur, ama şöyle: Türkiye’nin de aydınları, İran’ın aydınları gibi insanca yaşamak için kaçar, kalan ‘ötekiler’ ise kendi pisliğinde boğulur. Çünkü kalanlar ikna edilemez-anlayışsız-kötü-kötü-kötü kişilerdir. Kalanlar dogmacıdır, dindardır, cahildir, cüheladır. Bunlarla baş edilmez. Bunlar orktur. Bunlar uruk-haidir.

* * *

Bu saydıklarımın dışında da, AKP’nin -elbette ki dolaylı yoldan, yoksa onların doğrudan olumlu hareketlerde bulunduğu nerede görülmüştür- kazandırdığı şeyler vardır. Şimdilik ben bunları bulabildim ve sıraladım. Fakat bana bunlar da yeter. Yeter ki önümüze bir şans gelsin, buradaki ütopik düşünceler hayata geçme fırsatı bulsun. Dibe vurmadan yukarı çıkmak, dibe vurup çıkmaktan daha zordur. Denizin tabanına değince ayaklar, hız alıp zıplamak mümkündür çünkü. Aksi halde yükselmek için çırpınıp durmak gerekir, bu da çoğu zaman daha aşağıya gitmeye sebebiyet verir. Ülkedeki pislikleri gördükçe buna yönelik inancım artıyor. Tabii ki her defasında ‘daha ne kadar kötüsü olabilir,’ diyoruz, ve oluyor da; ama cidden her şey giderek kötülüyor. Bu da bana, umut veriyor. Fakat güneşli günlere biz yetişebilir miyiz? Sorun burada.

İmkanım olsa ben çeker giderim. Çünkü bir kez yaşayacağım. Koca dünyada bunların pisliğini niçin biz çekiyoruz ulan? Böylesine küreselleşmiş bir gezegende, yanıbaşımızdaki insanların insanca yaşadıklarını görmek, gördükçe de buradaki hayata hayıflanmak size de dert vermiyor mu? Bana veriyor. Benim İsveç’teki, Almanya’daki, Yunanistan’daki bireyden neyim eksik? Şans mı? Bunun nedeni ne? Tesadüf mü?

Tabii ki tesadüf. Her şey tesadüftür. ♦

İnsan, dünyayı yönetmeyi, dünyadaki en baskın canlı türü olmayı hak etmedi aslında; asla. Evrimine bir anda müdahale etti; et yedi. Et yemedi aslında, kendi türdeşlerini yedi. Canice, yamyamca. Kahrolasıca beynindeki protein arttı, dili söktü, konuştu; konuştukça iğrençlik, pislik üretti. Ürettikçe hükmetti.

Sessiz sakin güzelce giden evrimi bozdu. Tabii bunda lanet olasıca bir göktaşının da payı çoktu.

Şimdi tüm insanlık tarihi kan, canilik ve barbarlık üstüne kurulmuşken, insanın insanca davranmasını beklemek, delilik değil mi?

Senin bu dünyada yerin yoktu insanoğlu. Besin çemberinin orta sıralarında, uyduruk bir otobur olarak kalman gerekirken darbe yaptın ve her şeyi ele geçirdin. Doğal olarak da şimdi, dünyanın ve doğanın içine ediyorsun. Yaptığın her şey yıkım, gözyaşı, pislik ve bozgun içeriyor. Tanrı bile senden tiksiniyor.

Bat dünya, bat!

Cc0RtrmWEAAX559

Taşıran Damla

Gün gelir bir sürü şey
Zoruna gitmeye başlar gerçeğin
Yenilgiler de birikir ilenç de
Kentlerin sarı gözeneklerinde
Zoruna gitmeye başlar gerçeğin

Cemal Süreya‘nın Taşıran Damla‘sını okurken ister istemez gözlerim doluyor, zira bu şiirin bizatihi kendisi de içimdeki iğne uçlu duygular için bir taşıran damla.

Çok öfkeliyim ben uzun zamandır. Son bir yıldır. Son bir yıldır çok öfkeliyim ben. Üstelik bir zamanlar, sinirleri ince ince alınmış bir insandım ben. Ama onlar eski takvime göre ayarlanmış. Şimdiye uzaklar.

Peki son bir yılda ne oldu da bu hale geldim ben? Neden neredeyse her durumda, bir bardak suda fırtına koparıyorum? Ben Mikail miyim? Neden sürekli gözlerim ateş saçıyor, neden sürekli hiddetliyim, neden her doğru söze eğri bir yanıt veriyorum? Neden?

Ah bir bilsem!, diyordum kendi kendime bir süredir. Oysa fark ettim artık. Başta da belirttiğim durum hayli ayyuka çıkmış halde artık.

Yaşantıma yeni eklenen her şey, her tatsız olay, taşıran damla mertebesine yükseliyor otomatikman. Çünkü gerçekten içimde pek bir yer kalmadı. 45 metrekarelik vicdanımda, milyonlarca hatıra, üzüntü, kızgınlık vesair ile birlikte, tıklım tıkış oturmaya çalışıyorum bir süredir. Üstelik eşyaları da çıkarıp atamıyorum zira pencereler bir hayli küçük. Yok belki de!

Tahammül sınırlarımdayım artık. Her şeye karşı. Her şeye karşı tahammül sınırlarımdayım artık. En küçük söz bile içime giremeden, o bekleme salonundan dönüyor. İçime işleyemiyor, ki ben de onun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu anlayamıyorum. Geldiği gibi sekerek dönüyor. Ama o bekleme salonu kurşun geçirmez yelek etkisi yapıyor; mermiyi böğrüme yemiyorum ama vurduğu yer feci morarıyor.

Acıtıyor. Zarar veriyor.

Peki ya beni öfkelendiren insanlar? olaylar? şeyler? Onların hiç mi suçu yok? Hep mi hep ben büyütüyorum her şeyi? Maalesef bunun yanıtını; hangi durumda haklı, hangi durumda haksız olduğumu bu aşamada bilemiyorum. Bilemiyorum çünkü arınık değilim. Benim kafam güzelken, karşımdaki sarhoş mu, nasıl bileyim?

Bu damlalara dair ne yapabilirim bilmiyorum. İçimi nasıl boşaltabilirim, düşünüyorum. Ama en azından artık düşünüyorum ve teşhisi de koydum diyebilirim. Yine, yeniden, bıkmadan: Maziye dair bir ferahlamaya ihtiyacım var. Evet, daha önce bununla -belki de sayısız kez- barıştım. Lâkin yetmiyor demek ki. Doymuyor canına yandığımın mazisi, elimdekileri zehirlemeyi sürdürüyor. Belki de onunla barışmak yerine ondan tamamen kurtulmanın yolu gerekli artık.

Şöyle tertemiz bir hafıza kaybı, hadi o olmasa da, birazcık bad sektör için neler vermezdim! Defrag tutmaz disklerimi silip atardım, low-level formatlara girişirdim.

* * *

Her şeyin olduğu gibi bunun da tedavisi bende. Daha az öfkelenmek, hatta belki yeniden, pek öfkelenmeyen birisine dönüşmek güzel olabilir. Hayat kalitemi ciddi anlamda etkileyen bu illet, beni yıpratmakla kalmıyor, çevremdekileri de üzüyor. Hakikaten, öfkeyle kalkan zararla oturuyor, zira öfkeyle kalkan insan, ruhunu iskemlede bırakıyor. Ayaktayken ruhsuz olunuyor, ruhsuz olunca da insan olunmuyor.

21 gram için birbirimizi kırıyoruz şurada.

Nihayet-siz bir yazı daha. Ancak bu kez amacı ûlvi. ♣

Just-a-drop-in-the-ocean

Duygularımızın Mühendisi Oğuzcuğumuz Atay

Dün, Oğuz Atay Ağabeyimizin vefat yıl dönümüydü. Aşırı yoğun olduğumdan iki satır bile laf edemedim bununla ilgili; bu ~kesinlikle gereksiz~ lafları bugün etsem, bence o da bana laf etmezdi.

Tam otuz sekiz yıl olmuş Oğuz Abi buralardan göçeli, daha sıkı tutunabileceği bir yer bulalı. Onun arkasından ne kadar çok şey oldu, kendisi biliyor mu, bilmiyorum. Gerçi biz burada kalanlar olarak, çoğunu unuttuk, ve tabii ki unutmak da, bir noktadan sonra bilmemekle eşdeğer hale geliyor. Yazık.

Mesela, ondan üç yıl sonra darbe oldu, ülkenin tüm kaderi değişti. Yine o sene, üstelik de onunkiyle aynı gün, bir başka ölüm yaşandı, yine gencecik gitti biri, bu kez ülkenin beynindeki tümör yüzünden: Erdal Eren, 17 yaşında, darağacında can verdi.

Daha neler olmadı ki geçen otuz sekiz senede; dile kolay bunu söylemek, otuz sekiz, hatta bırakın dile kolay olmasını, yaşaması bile kolay. Göz açıp kapayıncaya kadar yıllar, hayatlar geçiyor, Teoman’ın da dediği gibi. Ama ölen insan için zaman donuyor elbette. Oğuz Abi için de öyle belki. Onun kafasında hâlâ, bıraktığı gibi dünya.

Ne bıraktı peki? Bıraktığından daha mı iyi şimdi? Elbette değil. Bunu tartışmaya bile gerek yok. Nedir yani, teknolojik olarak mı ilerledik? Yeni iletişim olanakları, insanları birbirine mi yaklaştırdı? Dünyada savaşlar, açlık, sefalet mi azaldı? Eee? Elbette hiçbir şey, daha iyiye gitmedi.

Peki ya sanat? Edebiyat dünyamız? O ünlü cümlesi hâlâ olduğu yerde asılı duruyor, Oğuz Abi’nin:

“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” (Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay, sayfa 196.)

* * *

Oğuz Atay, Tutunamayanlar‘ı neden yazdı? Neden Tehlikeli Oyunlar‘ı kaleme aldı? Tanrı kutsal kitapları neden indirme gereği duyduysa, ondan.

Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, ve bazı özel insanlar bunların farkındaydı. Aslında birçok özel kişi bunun farkındaydı ama yalnızca küçük bir kısmı bunları kitlelere anlatabilecek kapasiteye sahipti. Bunların kimisi yazar, kimisi ressam, kimisi müzisyen, kimisi filmciydi; her biri kendi yeteneğini kullanarak anlatmaya çalıştı olguları. Kimisi anlatabildi, kimisi yitip gitti.

Korkmayın! Oğuz Abi, sırf erken öldü diye yitip gidenler sınıfında değildir! O anlattı, anlamak isteyene, gayet iyi şekilde anlattı. –Morpheus gibiydi Oğuz Abi, elinde iki kitapla gelip bizleri uyandırmaya çalıştı ve ekledi: “Unutmayın, size gerçeği, yalnızca gerçeği vaat ediyorum. Gözünüzü kapalı tutup küçük burjuva hayatınızda, pazar kahvaltılarınızda, ev gezmelerinizde, aldığınız arabalarda, gittiğiniz tatillerde, tükettiğiniz sevgilerinizde, televizyonda… Yitip gitmek, sizin özgürlüğünüzdedir!”

Ama her peygamber gibi, o da yalnız kaldı. Yalnız yaşadı, -evet, aslında hakikaten herkes yalnız ölür ama- Oğuz Abi hakikaten yalnız öldü. Yalnızdı çünkü yeteri kadar, istediği kadar anlaşılamamıştı. Daha fazla duyurmak istemişti sesini. Belki de bu yüzden -en az Evren’in sonunda ne olduğunu bilemeyecek olduğuma üzüldüğüm kadar, onu okuyamayacak olduğuma üzüldüğüm- Türkiye’nin Ruhu isimli üç ciltlik eserini planladı kafasında, ama yazamadı. Zamanı yetmedi. Öfkeliydi yer yer Oğuz Abi, ama kindar değildi:

“Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.” (Günlük, Oğuz Atay, sayfa 4.)

“Günlük sıkıntı ve öfkelerle geçiyor hayat. Otomobilin tamiri, para hesabı, neden yazdıklarımı anlamıyorlar, neden çevrede kimse yok vs. Belki de anlaşılacak, önemsenecek bir şey yazmadım, yapmadım. Sadece yazı hayatı denilen çamura bulaştım, yeni öfkeler edindim, o kadar.” (Günlük, Oğuz Atay, sayfa 220.)

“Ahmaklar her ülkede var -yani her ülkenin edebiyatını bilenler arasında var. Yabancı kitapları kapışıyorlar. Benden haberleri bile yok. Ben de sözüm ona, bu adamlardan kurulu bir okuyucu kalabalığı bekliyorum. Çok aptallık.” (Günlük, Oğuz Atay, sayfa 222.)

Bu son dediği, size de uçsuz bucaksız azınlık öbeğini anımsatmadı mı?

* * *

Bilemiyorum, söz konusu Oğuz Abi olunca, fazlasıyla hüzünleniyorum ben. Vüs’at Bener’e de hüzünleniyorum mesela, Sabahattin Ali’ye de elbette. Yusuf Atılgan’a da. Nazım Hikmet’e de. Ama en çok Oğuz Abi’ye. Çünkü yalnızca Oğuz Atay’a “ağabey” diyebiliyorum kendimce. O yakınlığı, ancak onunla kurabiliyorum.

Neyse, belki o da bu kadar hüzünlenmemizi istemezdi. Zaten ona yapabileceğimiz en büyük iyiliği de biliyorum ben, bir peygamber için yapılabilecek en iyi şey neyse, o. Onun dinini yaymak. Daha çok okumak onu; anlayarak, hissederek. Selim Işık’ı, Turgut Özben’i, Süleyman Kargı’yı, Hikmet Benol’u, Sevgi’yi, Bilge’yi duyumsayarak. Hüsamettin Tambay’ı bile!

Biz buradayız, sevgili Oğuz Abi, tren vagonlarından öyküler satın almayı sürdürüyoruz. Senin gözün arkada kalmasın. ♠

“…bu güne kadar neler kurdum, ne kadarını gerçekleştirebildim ayrı mesele. Belki, bir iki kişinin dediği gibi ancak kendini ve aklına nasıl geliyorsa öyle yazan biriydim; ben de son zamanlarda buna gittikçe daha fazla inanıyorum. Oysa Mustafa İnan’da başladığım bazı değişik şeyler vardı sanki. Ya da bazı şeyleri kendime göre anlatmayı deniyordum. Düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım; biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum. Geleceğini kaybetmek yaşanan zamanı da boşlaştırıyor. Ne yapalım, henüz biraz da ayakta durma gücüm var; deneyelim, sonuç almaya çalışalım.” (Günlük, Oğuz Atay, sayfa 276-278.)

Oğuz Atay'ın bilinen tek renkli fotoğrafı, elbette ki Ara Güler'e ait...
Oğuz Atay’ın bilinen tek renkli fotoğrafı, elbette ki Ara Güler’e ait…

Şans Falan.

Bu kadar olayın üzerine ne yazayım, ne diyeyim; bilemiyorum, şans üzerine. Şans dediğin şey zaten son derece sanal. Elle tutamıyorum, gözle göremiyorum; zaman zaman kıçıma giriyor ama o durumda bile delicesine hissedemiyorum. Beş duyuyla algılanamayan şey, var mıdır? Şans, tanrı mıdır?

Onu da bilemiyorum. Ama bu aralar emin olduğum bir şey var: Aşırı şanssızım. Aylardır süren iş arayışım, sonunda -çürük de olsa- meyve vermişti, oysa son birkaç gündür süregelen gelişmeler ışığında net bir şekilde görebiliyoruz: Bu da yalan oldu, dergi kapandı, gemi battı, deprem oldu, vesaire. Bir kez daha işsizim.

Üstelik daha da ciddi bir sıkıntı var; çalıştığım kadarki kısmı da alamama riski altındayım. Ala-mamma-mia!

Bak mesaj veriyorum; insan şansını kendisi yaratır demeye getiriyorum!
Bak mesaj veriyorum; insan şansını kendisi yaratır demeye getiriyorum! Güldürmeyip üstüne bir de düşündürmeyen blog!

Peki. Kişisel problemlerimle kimseyi sıkmak niyetinde değilim; her ne kadar ta en tepede ‘kişisellikte çığır’ gibi bir slogan kullanmış olsam da. Kaldı ki çalışma hayatına ilişkin bu tarz sorunlar, bu ülkenin olmazsa olmazı. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. O yüzden sıradan bir iş için bile ‘aa harikaymış bu lan’ deyip yamanıyoruz hemen.

O yüzden dertlerimi tümevardırmak niyetinde değilim. Ayemnat so speşıl aftır ol. Yine de buradan yola çıkarak anlatmak istediğim başka bir şey var, o da şu başta belirttiğim şanssızlık teması.

[Ah ulan, ah be… Şu kendi halinde blog, bu şans ve şanssızlık temasından ne çekti be arkadaş. WordPress’in dili olsa da konuşsa! O bile illallah ederdi benim saplantı haline getirdiğim konulardan. Gerçi etiketler bu yüzden varlar, değil mi? Merak etmeyin hiçbir yere etiket bulutu koymadım. Ben de merak etmiyorum fazla. Aynaya baktıkça siktiri çekerim kendime.]

Yaklaşık üç senedir -ama 2015’in ikinci çeyreğinden sonrası bunun dışında kalıyor- kendimi çok şanslı sayan birisiydim ben. Hakikaten de öyleydim. Olayları başka şekilde algılayıp başka şekilde yorumlamaya başlayınca, hayatım da ani ve kesin bir biçimde değişmişti. Şaka şaka. Yani, ani ve kesin bir biçimde değişmemişti, aksine yavaşça ve temyiz yolu açık şekilde değişmişti. Ama değişmişti ulan!

Yaptığım seçimler isabetli oldukça şansım arttı, şansım arttıkça da daha doğru seçimler yapmaya devam ettim. Yani bir süre sonra tam anlamıyla, içinden çıkmaya yeltenmeyeceğim bir kısırdöngüye girmiştim. Güzeldi her şey. Yolundaydı.

Evet, eksikler vardı ama -kimin yok ki lan!

İçten içe bu şanslı dönemin sonsuza dek sürmeyeceğini de biliyordum aslında. Hatta uzun süre mutsuz ve umutsuz kalmış insanların daha iyi anlayabileceği gibi; her güzel şeyde bir kötü yan arıyor, herhangi basit bir emare görünce de “hah, işte sonunda bozuluyor şansım,” diye iç burkuyordum. Fakat bir süre sonra bu his bile geçti.

Mutlu mesut yaşadım, -sanal mutlu insanlar gibi- çoğunlukla tükettim. Ta ki bu senenin başına kadar. (Bu “ta ki” kalıbını da hiç sevmiyorum. Nereye koysan eşek organındaki sinek gibi kalıyor.) Önce saçma sapan bir şekilde, bir dostumla kavga ettim; ardından, şu anki temel sorunlarımdan birisi, parasızlık, adeta ucundan baş verdi. Türkiye’ye dönme zamanımın gelip çatmış olması ise (ehm, yurtdışında yaşadım lan ben beş ay, ahaha), elbette her şeye tuz biber ekti. Bende tansiyon var lan belki de; tuz, olmadı işte.

Bununla birlikte dönüşümün hemen akabinde, eksikliklerimden en büyüğü, belki de tek eksikliğim, romantik bir biçimde ortadan kalktı. Ancak sanki o, diğer her şeyin diyetiymişçesine, elimde sadece o kaldı.

Neyse ki o kaldı.

Diyerek bu günlere uzandık. Ve şimdi, tam belki biraz düzelir derken, başta bahsettiğim durum ortaya çıktı. Çıkıyor. Genel olarak 2015 böyle geçiyor. Ama neyse ki o da bitiyor (merak etmeyin, bu şekilde kendimi kandırmaya niyetim yok; tanrının, yılları 365 günlük parçalar biçiminde ayırmadığının bilincindeyim. —Tanrı derken?)

Ben ne anlatıyordum yahu? İçerikten ve amacımdan bir hayli koptum sanırım, bu işleri biraz unutmuşum. Neyse, nereye giderse oraya giderim ben de. Hâlâ okuyor musunuz yahu?

Peki. Şans falan diyordum, evet. Şansın yanardöner bir şey olduğunu biliyorum. İzmir’deki uzun -ve tekdüze- hayatımın da çok kısa bir dönemi şanslı geçti zaten. O yüzden belki de karma bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordur; belki artık İzmir, bitmiştir. Ve belki de içinde bulunduğum şanssızlık aslında benim şansımdır.

Karma is a bitch.

Ya da belki sadece kendimi kandırıyorumdur. Bu çok daha olası lan.

Jason Lee'nin sakallı hali beni andırıyormuş lan.
Jason Lee’nin sakallı hali beni andırıyormuş lan.

Karma dedim ya. Dedim çünkü son birkaç haftadır My Name Is Earl maratonu yapıyorum, tekrardan. Zaten ne zaman ümitsizliğe düşsem açar bakarım ona biraz. Earl Hickey kadar karma takıntım falan yok, zaten inanmıyorum da karmaya; yani düşünsenize, o kadar olaya rağmen adam (lafın gelişi ya) hâlâ Beştepe’de, sarayda oturuyor. Nerede ulan karma!? Yok. Ama Earl’den öğreneceğimiz çok şey var, bu kesin. Mesela çabalamak. Mesela pozitif bakmak. Şansı yaratmak, belki tıpkı benim de yaklaşık üç sene önce yapmaya başladığım gibi. Şans yaratmak. Bu nasıl olur demeyin; ben ne bileyim ulan. Ama bir şekilde, nasıl ortaya çıktığı bilinmeyen bir güç (tanrı değil) çıkarıyor bu şevki bazen… ve bam! Bir de bakmışsın şanslı ve mutlusun. İşte o an çıktığı an, anan bile çağırsa duracaksın. O âna tutunacaksın tamamen, ki bahsettiğim kısırdöngüye girebilesin.

Karma is a funny thing.

Hay küfredeceğim şimdi alıntına.

Neyse. Bu yazıyı hiç sevmedim, başı sonu yok, bilinçakışı tekniğine tecavüz etmişim gibi duruyor buradan bakınca. O yüzden hiç yayınlayasım da yok. Buna karşın tamamlayacağım zira nicedir bir yazıyı tamamlamadım.

Böyle “tamamlayacağım” falan deyince de, bir sonuç paragrafı yazacakmışım gibi oldu; ama hayır. Yazı bitti.

Tamam okumayın artık, vallahi bitti. ♠

Aaa şey bir de, söylemeyi unuttum; blogun tasarımını değiştirdim ben arkadaşlar, ki zaten fark etmişsinizdir. Bir hayli değişti. Benim gibi muhafazakar bir insan için köktenci bir değişim oldu. Ama sevdim ben lan iyi oldu. Tamam şimdi cidden bitti.