İnsan, dünyayı yönetmeyi, dünyadaki en baskın canlı türü olmayı hak etmedi aslında; asla. Evrimine bir anda müdahale etti; et yedi. Et yemedi aslında, kendi türdeşlerini yedi. Canice, yamyamca. Kahrolasıca beynindeki protein arttı, dili söktü, konuştu; konuştukça iğrençlik, pislik üretti. Ürettikçe hükmetti.

Sessiz sakin güzelce giden evrimi bozdu. Tabii bunda lanet olasıca bir göktaşının da payı çoktu.

Şimdi tüm insanlık tarihi kan, canilik ve barbarlık üstüne kurulmuşken, insanın insanca davranmasını beklemek, delilik değil mi?

Senin bu dünyada yerin yoktu insanoğlu. Besin çemberinin orta sıralarında, uyduruk bir otobur olarak kalman gerekirken darbe yaptın ve her şeyi ele geçirdin. Doğal olarak da şimdi, dünyanın ve doğanın içine ediyorsun. Yaptığın her şey yıkım, gözyaşı, pislik ve bozgun içeriyor. Tanrı bile senden tiksiniyor.

Bat dünya, bat!

Cc0RtrmWEAAX559

Rafflesia’nın Anlamı.

Bu sabah belgeselde gördüm, Rafflesia ismindeki nevişahsınamünhasır çiçeği. Güneydoğu Asya’da, özellikle de Malezya ve Endonezya’da bulunuyormuş. Sıradan bir çiçek değil, değişik biraz. Mesela yaprak ve kökleri yok. Bulduğu bir ağaca tırnaklarını geçirip (ne demekse o) besinlerini ondan alıyormuş. Parazit bitki deniyormuş bunlara. Kendisi için dünyanın en büyük çiçeği falan da deniliyor, tam bilemiyorum onu, ama boyu bir metreyi aşabiliyormuş yani. Zaten görüntüsü ve kokusu da iğrenç. Leş ete benziyor aynı, öyle de kokuyormuş, bu sayede leş sineklerini üstüne çekip polenlerini dağıtıma çıkarabiliyormuş.

Ama beni asıl etkileyen kısmı yaşam süresi oldu. Tam on ay süren bir tomurcuklanma safhasına sahipmiş bu enteresan şey. Fakat açtığındaki ömrü ise, topu topu dört günmüş. Dört gün. On ay boyunca açmayı bekleyip, açılınca dört günlük bir yaşam sürüyormuş. Sadece dört gün. Zaten bölgede bu mevcut özelliklerinden ötürü kendisine “ölü çiçek” de deniliyormuş.

Bunu duyunca kafamda oluşan ilk soru “neden” oldu. Gerçekten, neden? Neden çekiyordu ki bunca kahrı. Sadece dört dünya günü yaşayabilmek için aylarca uğraşmak. Üstelik o dört gün süresince de, en ciddi aktivitenin üremeye çabalamak olması… Neden?

Bu “neden” sorusu -ama özellikle bu neden sorusu- bence bizi yaşamın anlamını bulmaya götürebilir.

Yaşamın anlamı falan yoktur. Yaşamın anlamı yaşamaktadır. İlerlerken kendiliğinden ortaya çıkan bir şeydir, varsa bile gereksizdir. Sadece yaşanılıp gidiliyor, hiçbir misyon olmasa da hayatta yaşanılıyor. İsterseniz aylarca, yıllarca hazırlanın yaşama. Sonunda dört gün içinde ölmek de mümkün. Yani aynı adamın dediği gibi:

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orada ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Çünkü yaşamak şakaya gelmez. Ama çok da ciddiye almayın derim ben. ♣

“Ne Kadar Uzun Zamandır Yazmamışım Kardeşler” Yazısı.

O konserde ben de vardım. Ama şu anda hiçbir manası yok. Boşverin.

O kadar uzun zaman sonra yazmak isteği ya da biriktirdiğim şeyleri paylaşma isteği duyunca, elimde olmadan, fark etmeden, bir “ne kadar uzun zamandır yazmamışım kardeşler” yazısı yazmak gereği doğuyor. İster istemez.

O yüzden bunu yazmak zorundayım. Zira gerçekten çok uzun zamandır yazmamışım sevgili bloguma. Burası benim en sevdiğim yerdi, bir zamanlar. Ama artık değil galiba. Yazmadığıma göre. Ya da ne bileyim, içimi dökebileceğim başka kişiler var artık. Ya da daha fenası, içimi dökmüyorum belki de artık.

Ne olursa olsun, burası benim. Burası benim EN SEVDİĞİM YER. O yüzden hiç yazmasam da, hiç ziyaret etmesem de, bu her yanı toz tutmuş pis dükkanın, benim olduğunun farkındayım.

Keşke bir bakkal dükkanım da olsaydı.

Cesaret Toplamak

Bunun aslında ne kadar güzel ve doğru bir metafor olduğunu daha bugün fark ettim.

Çünkü cesaret gerçekten de toplanması gereken bir şey. Çünkü yıllarca sadece yıkılıyor cesaretten ördüğün anıt. Hep parçalanıyor, her kaybedişte, her reddedilişte, her başarısızlıkta, bir kez daha dağılıyor. Üstelik her dağılışta, parçaları biraz daha ufalıyor, hatta sonlara doğru tuz buz oluyor, kuma dönüşüyor.

E yeni olan her şeyde de işte, yine yeniden toplamak gerekiyor bu cesareti. Parça parça, kendi içinde oradan buradan, üst üste yığarak derme çatma bir heykel oluşturmak gerekiyor. Her seferinde yeniden başlıyorsun, mesela bazen haftalarca uğraşıyorsun eserinin tamamlamak için, ama günü gelince, bir tekme ile yine dağıtılıyor.

Evet ama, topla topla, nereye kadar gider ki bu? Sonunda parçalar gözle görülemeyecek kadar küçülünce ne olacak? Nereden toplayacağız kırıntıları?

İşte buradan; korku doğuyor. Çünkü içten içe biliyor insan artık yeni yıkımlara tahammülü olmadığını. Hoyratça atılamıyor hiçbir şeye. Hatta bazen, uzun uğraşlar sonucu topladığı cesareti, bambaşka bir şey için kullanmaya karar veriyor. Çünkü artık cesaret ağacı her zamankinden de kıymetli, yenisini büyütmek her zamankinden de zor, uzun zaman alıyor, yoruyor.

Haliyle, korkuyor insan. Korkuyorum. ♣

Sevdiğiniz Kişi Bilek Gibi Sıçmakla Kalmıyor

Yani. Büyük ihtimalle. Bence aynı zamanda işiyor, terliyor, sümkürüyor, geğiriyor, osuruyor, kadınsa ayda bir kez kanıyor, belirli aralıklarla boşalıyor ve arada da kusuyor. Bunların tamamını yaptığına dair bahse girerim.

İşte o yüzden ben o kişiyi seviyorum. Çünkü o kişi insan. Hepimiz gibi.

En sevdiğim kelimelerden birisi ifrazat. (Evet, kadın ismine de benziyor.) Kelime olarak sevmemin yanısıra, eylemin kendisinden de hoşlanıyorum. Hem bokumla, hem sidiğimle, hem spermimle, hem kanımla barışığım. Çünkü yiyorum, içiyorum; kırmızı ve beyaz sıvılar üretiyorum. (Ama yine de milliyetçi değilim.)

Kısacası tükettiğim gibi üretiyorum da. Herkes gibi.

Tabii insan diğer tüm insanlar gibi sadece maddesel tüketimlerde de bulunmuyor. Kitap okuyor, film izliyor, müzik dinliyor, bazen insanlarla bir şeyler tartışıyor. Dolayısıyla vücudundaki üretim merkezlerinin hazneleri gibi, beyni de doluyor. Ama elbette beynin diğer haznelerden en büyük farkı, çöplükten öte, bir “geri dönüşüm istasyonu” konumunda olması.

İfrazat, bir kez daha geri dönüyor bu noktada. Beynin haznesi de dolunca, içteki hazine, bu kez el ve ağız yoluyla dışarı atılıyor. Üstelik yepyeni bir biçimde, tertemiz ve tamamen bakir. Bu dönüşüm sürecinin komple bir adı da var: Düşünmek.

Düşüne düşüne içinden çıkılmayacak şey yok gibi. En çözümsüz durumda bile, en nihayetinde insan kendisini rahatlatıyor, rahatlatmaktan da öte, kendisini olumluyor, kendisine hakveriyor. Ama bu düşünme sürecinin asıl yararı, tabii ki üretilen şeyde ortaya çıkıyor. Yani ortada yine bir nevi bok (ya da sidik ya da ter ya da sperm ya da kan ya da başka diğer her şey) var, ama bu kez o bokun bir ismi de var. Sanat.

Sanatın başka bir şekilde oluşturulabileceğine hiçbir şekilde inanmıyorum. Üretim gerekli. Üretmek için de önce tüketmek gerekli. Yeterince okumadıysan, film izlemediysen, müzik dinlemediysen, en önemlisi de hiç düşünmediysen; ne üretebilirsin ki? Vücudun zaafiyet içerisinde kıvranır, beynin kullanılmamaktan erir, sen de zombiye dönersin.

Hayatta kalmanın tek yolu besin almaktır. Hayatı sürdürmek içinse üretmeye mecbursun.

Durum bu. Önce tüketin dostlar. Can boğazdan gelir. Her türlüsü. ♠

Hayat Hikâyemi Yazmaya Karar Verdim.

Evet. Tam da başlıkta belirttiğim gibi. Hayat hikâyemi yazacağım. Bilmiyorum sevgili dostlar. Artık buna hakkım olduğunu düşünüyorum. Belli bir süreç geçirdim. Evet, evet. Yani evet.

Durun hemen kızmayın, “ukala dümbeleğine bak, ne yaşadı da ne yazıyor” demeyin. Ya da deyin. Diyin. Bir türlü oturtamıyorum şu “demek” kelimesinin ünlü daralması olayını. Evet belki çok şey yaşamadım henüz. Ama yaşadığım kısa süreç de gayet heyecanlı, bol nüktedanlı, biraz biraz muzip, azıcık da hüzünlü –değil. Gerçekten değil. Lâkin yine de yazmak istiyorum.

Hayır yani yazsam ne olur ki. Aşkolsun hepinize. Kimler neler yazmıyor, bir şu kardeşinize bunu çok mu gördünüz? (Az daha uğraşırsam RTE konuşması tandansı yakalayacağıma inanıyorum.) Bakın bu kardeşiniz,.. (Haaah, oldu işte.) Neyse neyse. Yazacağım. İster kınayın beni, ister alay edin benimle, dalga geçin. Yazacağım. O hayat hikâyesi can bulacak. Nokta.

Biliyorum ben de. Siz okumazsanız bir anlamı olmayacak o hikâyenin. Tamam biliyorum. O yüzden yazıları aslında varedenler siz-biz okuyucularız. Tıpkı renkler gibi. Renkleri varedenin aslında ışık olduğunu biliyor musunuz? Bilin. Renkler aslında yoktur. Karanlıkta tamamen yokolurlar. Işık onları var eder. Yazılar da öyle işte. Okuyucusuz yazı, yoktur. Hiç varolmamıştır hatta. İzleyicisiz tiyatro, dinleyicisiz müzik gibi. Ama bir kez seyredilegörsünler. Hemen peydah olurlar hiçlikten.

Bir de hiçbir şey yoktan varolmaz derler. Hıh!

Konudan sapmak istemiyorum, hayır, bu oyununuza gelmem. O hikâye yazılacak. Fakat uygun bir isim bulmalıyım. Yani, accayip yaratıcı olmalı, klişelere kaymamalı, hiç akla gelmeyen, ama duyulduğu anda da hemen hafızalarda yeredinebilen bir başlık bulmalıyım. Yardımlarınıza açığım, gerçekten. Elele vererek bunu halledebiliriz bence. Haydi bir gayret. Hayret!

Ama genellikle tabii, başlık en son konur. Yani ne bileyim, bize ilkokulda öyle öğrettilerdi. En son başlığınızı yazın derlerdi. Kimler derlerdi, onu bilmiyorum. Öğretmenler olabilir. Mantıklı bu. Ama mesela en azından bu yazının başlığını en başta yazdım ben. Kızdın mı örtmenim? Kızma.

Daha fazla uzatmak istemiyorum, uzatırsam bu büyük projemden vazgeçmekten korkuyorum. Bir şey üstüne sayfalarca düşününce o şeyin sihri gidermiş derler. Bak yine onlar. Kim bunlar, lanet olsun. Bat dünya, bat.

Artık başlıyorum sevgili okurlarım (size böyle seslenebilirim bence artık.) Hazırsanız.. (değilseniz de yazıyorum, ama okuyun.) ♦

Hayatım Roman by Sam Lowry

Daha Derin. Daha da Derin.

Herhangi bir konuda yüzeysel olmak kadar sevmediğim başka bir şey yoktur. Derinlere inmek lazım gelir bence, her zaman.

Hep derinlere daldım o yüzden. Çokça boğulayazdım, vurgun yedim, ama ölmedim. Derinlere indikçe daha da inmek istedim.

Hatta en derine indim. Deniz tabanında yürüdüm. Kuma değdirdim ayaklarımı, zaten gün gelince oradan güç alıp yukarı sıçradım, yeniden.

Ama bugün farkettim ki, aslında en derine inmemişim. Deniz tabanında yürümek en değilmiş ki. Farketmemişim. Oranın da altı yok mu? Yerkabuğunun da altı yok mu? Mantonun? Dünya’nın Merkezine Seyahati de mi unuttum? En merkezde, en temelde ne var? Oraya inmek lazım.

Daha, en derine inmek lazım. En.

Kazın. ♣