“Özel” olma hissi üzerine

1. Seviye:

Özelsin lan. Dünyadaki en özel insan sensin.

2. Seviye:

Dünyadaki 7 milyar insanın 7 milyarı da özel. Sen kimsin, köpek?

3. Seviye:

Dünyadaki 7 milyar insanın her birinin “özel” olduğunu bildiğin hâlde kendini hâlâ özel hissediyorsan… eh, özelsin lan.

4. Seviye:

Dünyadaki 7 milyar insanın her birinin “özel” olduğunu bildiğin hâlde kendini hâlâ özel hissediyorsan, kendine muhteşem bir bahane bulmuşsun demektir.

5. Seviye:

Dünyada 7 milyar insan var ve bu 7 milyarın hiçbirisi özel falan değil aq.

6. Seviye:

Dünyanın aq.

7. Seviye:

AQ.

Reklamlar

Belli başlı şarkılar var ki hâlâ, ilk notasını duyduğum anda dahi yıllar önce olduğum bir yere ışınlanabiliyorum.

Bazı kokular hâlâ iyi hissettirebiliyor kendimi bana.

Tat alma duyum gün geçtikçe körelse de hâlâ bazı şeyleri canım çekiyor.

Gözümün gördüğü fazla bir şey kalmadı ama yine de tökezlemeden yürümeyi başarıyorum şimdilik.

Dokunamıyorum ama, o ayrı. Dokunmak istediğim tek bir kişi var ve ben ona dokunamıyorum.

aşkacısı

Aşk ne kadar tarifsizse acısı da o kadar tarifsiz. Annenin yaptığı mercimek çorbası kadar tarifsiz. Ve yine de insan tarif etmek için, halini anlatmak için çabalayıp duruyor.

Ama anlamsız, neticesiz. Aşksızlığın değil, onsuzluğun tarifini yapmak çok güç.

Kaybı nasıl anlatırsın ki? Kaybı anlatmak çok zor. Var olmayan bir şeye isim takmak kadar zor. Çünkü, birileri ya da bir şeyler varken ona tanım koymak da mümkün. Fakat, olmayan bir şeye?.. Neredeyse imkânsız.

Ama şöyle bir gerçek var: Hayatına devam etmek diye bir şey yok. Evet, en büyük yalan bu. O iz, içinde, baktığın her yerde kalıyor. Evet, yaşıyorsun. Ama kaldığın yerden devam falan edemiyorsun. Orada bir yerde bir kırılma yaşanıyor ve kendi içindeki paralel ve boktan evrende sürdürüyorsun artık hayatını.

Yok. Ne kadar uğraşsam anlatamam hissettiklerimi. Var olan şeyi anlatabiliyor insan bir nebze de, yokluğu anlatmak çok zor.

Mutluluk turnusolü ayağınıza geldi

Haletiruhiyenizi tam olarak kestiremiyor musunuz? Ne hissettiğinizi bilemiyor musunuz? Mutlu olup olmadığınızı, mümkünü yok anlayamıyor musunuz?

O halde artık üzülmeyi bırakın! Çünkü bunun en kesin yöntemini açıklıyorum: doğumgününüzde ne hissettiğinize bakmak.

Öyle, öyle. Gerçekten öyle. Yılın 364 günü boyunca (artık yıllar için +1 eklemek şart elbette) mutlu mesut, bol güleryüzlü dolaşıyor ama yine de bir burukluk hissediyorsanız mesela zamanın büyük kısmında, doğumgününüzde ne hissettiğinize bakın. Aynı olumluluk halini yine taşıyor musunuz? Yine gülebiliyor musunuz? Müthiş! Demek ki siz, mutlu birisiniz.

Ama o günde, daha doğrusu o malum günün öncesinde daha saat on ikiyi bile vurmadan önce, üstünüze bir hüzün, bir yalnızlık, bir izolelik duygusu çöküyorsa, ve dahi ilerleyen gün boyunca da geçmiyorsa o çökkünlük hissi… o zaman tekrar düşünebilirsiniz. Zira üstünüzdeki mutluluk, alelade bir maske olabilir, kendinizi kandırmanıza yarayan çarpık bir ayna olabilir, pek etkili olmayan bir firewall olabilir. Her şey olabilir. Ama hakiki mutluluk ya da huzur, olamaz.

O yüzden, doğumgününüzde ne hissettiğinize bakın. Size her zaman yol gösterecektir.

Not: Yılbaşları ve tatil günleri de benzer hissiyatlara gebedir; ancak HAYAT AŞ. olarak bu tür hislerin kesinliği konusunda herhangi bir garantimiz yoktur.

Emekli falan olmadığım

Emekli falan olmadığım (ve büyük ihtimalle asla olmayacağım) için bilmiyorum (ve bilemeyeceğim) ama… emeklilik, ölüme hazır hale gelmek gibi bir şey değil mi? Hedeflenmiş bütün aşamaları (başarıyla ya da başarısızlıkla) tek tek geçmiş, hepsini aşmış, en tepeye gelip bomboş bir boşluğa düşmüş gibisin. dir. Gibisindir. Önünde ulaşılması, fethedilmesi gereken hiçbir şey kalmamıştır. Çalışman gerekmiyordur, dolayısıyla terfi etmen gerekmiyordur, çocuğu evlendirmen gerekmiyordur, yeni bir ev alman gerekmiyordur, şu işi halletmen veya bu insanla konuşman gerekmiyordur. Sorumlulukfree bir alanda, önünde hiçbir deadline olmadan günlerin geçiyordur. Emekliyken de boş durmayan, misal yine çalışıp para kazanan biri olsan bile, bunun aslında opsiyonel bir şey olduğunu içten içe biliyorsundur. Emekliysen, önündeki tek yeni aşama, ölüm oluyordur.

Bundan ötürü olsa gerek ki, emekliliğe yeni adım atmış birisi derhal bir şeylere sarılıyor. dur. Sarılıyordur. Bir süre, belki uzun bir süre, hatta belki ta ölüme dek sürecek kadar uzunca bir süre onunla uğraşıyordur. Ne kadar az boş durursa sanki yeni aşamayı o kadar geciktirebilecekmiş gibi düşünüyordur ya da en azından, önündeki biricik aşamayı hiç mi hiç düşünmemek istiyordur.

Emekli olan insan, “üstü kalsın” diyebilme lüksünü edinebilmiş insandır artık. Ama bunu demiyor vedahi bununla yarışıyorsa, ölümden deli gibi korkup kaçıyordur.

Ama yok, o lafı diyebilen de korkuyordur. Zifiri karanlıkta, içinde ne olduğunu bilmediğin bir şeye nasıl girersin ki gönül rahatlığıyla? Giremezsin. dir.

Giremezsindir.

Mesela kalemkutusu

Mesela kalemkutusu, insanoğlu hakkında çok şey anlatıyor.

İnsanoğlunu anlamakta ciddi anlamda güçlük çekiyorum. Ya da, anlamakta değil aslında. Anlamlandırmakta. Yerleştirmekte. Kafamda rasyonalize etmekte.

İnsanoğlu çantayı icat ediyor mesela. İhtiyaçtan. Elinde bir şeyler taşıyor çünkü, o da büyük ihtimalle açlıktan. Topluyor, topladıklarını rahatça götürmek için çanta icat ediyor. Peki kalemkutusu hangi aşamada devreye giriyor? Çanta içinde çanta fikri geliyor aklına insanın, hatta çanta içinde muhtelif çantalar: beslenme çantası, makyaj çantası, fotoğraf makinesi çantası, cep telefonu çantası… Çanta-çantası oluveriyor çanta sonunda.

Büyük ihtimalle aşırı normal bir şeyi sürrealize etmeye çabalıyor beynim ama cidden tam olarak oturtamıyorum bunu.

Mesela evrenin herhangi birindeki bambaşka bir kültür de icat etti mi kalemkutusunu? Etmiş olmalı. Ama hayır, fazla insani düşünüyorum. O kadar garip ve farklı olabilir ki o kültür, değil kalemkutusunu icat etmek, beslenmek için toplayıcılık bile yapmıyordur belki çünkü beslenmiyordur.

Kalemkutusu var sonuçta.

Bir hayli

Mütemadiyen tavana bakıyorum.

Uzun zamandır hasret kaldınız mı yüzüme? 
Muhtaç mısınız inan olsun tek bir sözüme?

Hiç sanmıyorum. Çünkü birinci derecede yakınlık dışındaki hiçbir yakınlığa artık pek inanmıyorum. Kim kimi gerçekten özlüyor ki artık? Çok, çok az yaşanan bir duygu artık, özlem. Tedavülden bile kalkması yakındır. Kalkarsa şaşırtıcı olmaz. Bir KHK’ya bakar zaten. Peh.

Çok sıkılıyorum bugünlerde. Hatırlarım, eski zamanlarda, takribi 4-5 sene önce falan, can sıkıntısını “üstesinden gelinmemesi imkansız bir çocukluk hastalığı” olarak görürdüm. Canım sıkılıyor diyen insanlara istihza ve küçümseme ile bakardım. Kendi güzel canımın asla sıkılmayacağını iddia eder, hemen her boş ânımı dolu geçirebiliyor olmamla gurur duyardım.

Eh, insan büyüdükçe (4-5 sene önce de çok küçük değildim ama büyümek, bitimi olan bir şey değil tabii) farklılaşıyor düşünceleri, dahası hayatı ve yaşadıkları. O zamanlar keyiften keyife uçarak yaptığım şeylerin pek çoğu bugün büyük can sıkıntısı veriyor. Mesela gerçekten ama gerçekten harikulade olan kitaplar dışındakileri okumak büyük bir eziyete dönüştü. Eskiden iyi kötü ne varsa okurdum oysa ve bitirmeden bırakmazdım. Zamanım da daha boldu tabii, o ayrı. Ya da -olabildiğine boş bir aktivite de olsa- bilgisayar oyunu falan oynardım sıkılmadan. Sohbet ederdim insanlarla, gerek çevrimiçi gerekse çevrimdışı mecralarda. Sanırım en ama en çok bundan sıkıldım.

İnsanlardan çok sıkıldım; bir kez, bir kez daha ve maalesef.

Gerçekten özlediğim bir iki kişi falan var. Diğerleri tam anlamıyla olsa da olur, olmasa da. Kendim hakkında bile öyle hissediyorum hatta zaman zaman.

Başıboş ve şımarık bir depresyon başlangıcı mı bu? Yoksa bu bile can sıkıntısı kaynaklı mı?

Bilmiyorum. Doğrusu, pek fark etmiyor da. Fakat nedense bugün burayı özlediğimi hissettim. Dükkânımı. Tamamen bana ait olan yegâne ve güzide yerimi (aslında bu dediğim tam olarak doğru değil, zira serverlar wordpress’e ait; yine de anladınız işte). O yüzden, gelip saçma da olsa bir şeyler yazmak istedim. Yazdım da.

Ben ne yapıyorum senelerdir? Bunu gerçekten bilmiyorum. Yaşıyorum, diyebilmek için mi yaşıyorum sadece? Emin değilim. Bir amaç gütmediğim kesin, ne de olsa hayatın bir anlamı olduğuna da hiçbir zaman inanmadım (42 hariç). Amaç olmadığına göre ânı yaşıyor olmam gerek ama o doğrultuda ilerlediğim de pek söylenemez. Dolayısıyla ömrümün büyük bir kısmının boşa geçtiğini söylemek çok anormal olmaz. Tamam, elbette kazandığım insanlar, edindiğim tecrübeler, öğrendiğim bilgiler falan var elbette ama… onlar da gerçek hayatta ne işime yarayacak ulan hocam?

Yoksa yoksa, gerçek hayat zaten tam da bu mu? Böyle ilerleyip sonunda bir gün daaaan! diye biten bir şey mi? Sanırım öyle.

Birazdan darı yemeyi planlıyorum. Otuz dakika içindeki amacım bu mesela. Evet yahu, belki de bu şekilde ilerleniyordur. Adım adım. Minik hedefler dâhilinde. Evet.

Ergenesque hayat sorgulamalarım üstteki paragrafta bitti.

Yapmam gereken pek çok şeyi yapmalıyım artık. Bu dağınık yazıdan çıkacak sonuç bu olsun.

Bir de, kendimi biraz daha iyi hissetmeye zorlamalıyım. Bu. Bunlar. Bu kadar. ♣