Mesela kalemkutusu

Mesela kalemkutusu, insanoğlu hakkında çok şey anlatıyor.

İnsanoğlunu anlamakta ciddi anlamda güçlük çekiyorum. Ya da, anlamakta değil aslında. Anlamlandırmakta. Yerleştirmekte. Kafamda rasyonalize etmekte.

İnsanoğlu çantayı icat ediyor mesela. İhtiyaçtan. Elinde bir şeyler taşıyor çünkü, o da büyük ihtimalle açlıktan. Topluyor, topladıklarını rahatça götürmek için çanta icat ediyor. Peki kalemkutusu hangi aşamada devreye giriyor? Çanta içinde çanta fikri geliyor aklına insanın, hatta çanta içinde muhtelif çantalar: beslenme çantası, makyaj çantası, fotoğraf makinesi çantası, cep telefonu çantası… Çanta-çantası oluveriyor çanta sonunda.

Büyük ihtimalle aşırı normal bir şeyi sürrealize etmeye çabalıyor beynim ama cidden tam olarak oturtamıyorum bunu.

Mesela evrenin herhangi birindeki bambaşka bir kültür de icat etti mi kalemkutusunu? Etmiş olmalı. Ama hayır, fazla insani düşünüyorum. O kadar garip ve farklı olabilir ki o kültür, değil kalemkutusunu icat etmek, beslenmek için toplayıcılık bile yapmıyordur belki çünkü beslenmiyordur.

Kalemkutusu var sonuçta.

Reklamlar

Bir hayli

Mütemadiyen tavana bakıyorum.

Uzun zamandır hasret kaldınız mı yüzüme? 
Muhtaç mısınız inan olsun tek bir sözüme?

Hiç sanmıyorum. Çünkü birinci derecede yakınlık dışındaki hiçbir yakınlığa artık pek inanmıyorum. Kim kimi gerçekten özlüyor ki artık? Çok, çok az yaşanan bir duygu artık, özlem. Tedavülden bile kalkması yakındır. Kalkarsa şaşırtıcı olmaz. Bir KHK’ya bakar zaten. Peh.

Çok sıkılıyorum bugünlerde. Hatırlarım, eski zamanlarda, takribi 4-5 sene önce falan, can sıkıntısını “üstesinden gelinmemesi imkansız bir çocukluk hastalığı” olarak görürdüm. Canım sıkılıyor diyen insanlara istihza ve küçümseme ile bakardım. Kendi güzel canımın asla sıkılmayacağını iddia eder, hemen her boş ânımı dolu geçirebiliyor olmamla gurur duyardım.

Eh, insan büyüdükçe (4-5 sene önce de çok küçük değildim ama büyümek, bitimi olan bir şey değil tabii) farklılaşıyor düşünceleri, dahası hayatı ve yaşadıkları. O zamanlar keyiften keyife uçarak yaptığım şeylerin pek çoğu bugün büyük can sıkıntısı veriyor. Mesela gerçekten ama gerçekten harikulade olan kitaplar dışındakileri okumak büyük bir eziyete dönüştü. Eskiden iyi kötü ne varsa okurdum oysa ve bitirmeden bırakmazdım. Zamanım da daha boldu tabii, o ayrı. Ya da -olabildiğine boş bir aktivite de olsa- bilgisayar oyunu falan oynardım sıkılmadan. Sohbet ederdim insanlarla, gerek çevrimiçi gerekse çevrimdışı mecralarda. Sanırım en ama en çok bundan sıkıldım.

İnsanlardan çok sıkıldım; bir kez, bir kez daha ve maalesef.

Gerçekten özlediğim bir iki kişi falan var. Diğerleri tam anlamıyla olsa da olur, olmasa da. Kendim hakkında bile öyle hissediyorum hatta zaman zaman.

Başıboş ve şımarık bir depresyon başlangıcı mı bu? Yoksa bu bile can sıkıntısı kaynaklı mı?

Bilmiyorum. Doğrusu, pek fark etmiyor da. Fakat nedense bugün burayı özlediğimi hissettim. Dükkânımı. Tamamen bana ait olan yegâne ve güzide yerimi (aslında bu dediğim tam olarak doğru değil, zira serverlar wordpress’e ait; yine de anladınız işte). O yüzden, gelip saçma da olsa bir şeyler yazmak istedim. Yazdım da.

Ben ne yapıyorum senelerdir? Bunu gerçekten bilmiyorum. Yaşıyorum, diyebilmek için mi yaşıyorum sadece? Emin değilim. Bir amaç gütmediğim kesin, ne de olsa hayatın bir anlamı olduğuna da hiçbir zaman inanmadım (42 hariç). Amaç olmadığına göre ânı yaşıyor olmam gerek ama o doğrultuda ilerlediğim de pek söylenemez. Dolayısıyla ömrümün büyük bir kısmının boşa geçtiğini söylemek çok anormal olmaz. Tamam, elbette kazandığım insanlar, edindiğim tecrübeler, öğrendiğim bilgiler falan var elbette ama… onlar da gerçek hayatta ne işime yarayacak ulan hocam?

Yoksa yoksa, gerçek hayat zaten tam da bu mu? Böyle ilerleyip sonunda bir gün daaaan! diye biten bir şey mi? Sanırım öyle.

Birazdan darı yemeyi planlıyorum. Otuz dakika içindeki amacım bu mesela. Evet yahu, belki de bu şekilde ilerleniyordur. Adım adım. Minik hedefler dâhilinde. Evet.

Ergenesque hayat sorgulamalarım üstteki paragrafta bitti.

Yapmam gereken pek çok şeyi yapmalıyım artık. Bu dağınık yazıdan çıkacak sonuç bu olsun.

Bir de, kendimi biraz daha iyi hissetmeye zorlamalıyım. Bu. Bunlar. Bu kadar. ♣

İnsan, dünyayı yönetmeyi, dünyadaki en baskın canlı türü olmayı hak etmedi aslında; asla. Evrimine bir anda müdahale etti; et yedi. Et yemedi aslında, kendi türdeşlerini yedi. Canice, yamyamca. Kahrolasıca beynindeki protein arttı, dili söktü, konuştu; konuştukça iğrençlik, pislik üretti. Ürettikçe hükmetti.

Sessiz sakin güzelce giden evrimi bozdu. Tabii bunda lanet olasıca bir göktaşının da payı çoktu.

Şimdi tüm insanlık tarihi kan, canilik ve barbarlık üstüne kurulmuşken, insanın insanca davranmasını beklemek, delilik değil mi?

Senin bu dünyada yerin yoktu insanoğlu. Besin çemberinin orta sıralarında, uyduruk bir otobur olarak kalman gerekirken darbe yaptın ve her şeyi ele geçirdin. Doğal olarak da şimdi, dünyanın ve doğanın içine ediyorsun. Yaptığın her şey yıkım, gözyaşı, pislik ve bozgun içeriyor. Tanrı bile senden tiksiniyor.

Bat dünya, bat!

Cc0RtrmWEAAX559

Rafflesia’nın Anlamı.

Bu sabah belgeselde gördüm, Rafflesia ismindeki nevişahsınamünhasır çiçeği. Güneydoğu Asya’da, özellikle de Malezya ve Endonezya’da bulunuyormuş. Sıradan bir çiçek değil, değişik biraz. Mesela yaprak ve kökleri yok. Bulduğu bir ağaca tırnaklarını geçirip (ne demekse o) besinlerini ondan alıyormuş. Parazit bitki deniyormuş bunlara. Kendisi için dünyanın en büyük çiçeği falan da deniliyor, tam bilemiyorum onu, ama boyu bir metreyi aşabiliyormuş yani. Zaten görüntüsü ve kokusu da iğrenç. Leş ete benziyor aynı, öyle de kokuyormuş, bu sayede leş sineklerini üstüne çekip polenlerini dağıtıma çıkarabiliyormuş.

Ama beni asıl etkileyen kısmı yaşam süresi oldu. Tam on ay süren bir tomurcuklanma safhasına sahipmiş bu enteresan şey. Fakat açtığındaki ömrü ise, topu topu dört günmüş. Dört gün. On ay boyunca açmayı bekleyip, açılınca dört günlük bir yaşam sürüyormuş. Sadece dört gün. Zaten bölgede bu mevcut özelliklerinden ötürü kendisine “ölü çiçek” de deniliyormuş.

Bunu duyunca kafamda oluşan ilk soru “neden” oldu. Gerçekten, neden? Neden çekiyordu ki bunca kahrı. Sadece dört dünya günü yaşayabilmek için aylarca uğraşmak. Üstelik o dört gün süresince de, en ciddi aktivitenin üremeye çabalamak olması… Neden?

Bu “neden” sorusu -ama özellikle bu neden sorusu- bence bizi yaşamın anlamını bulmaya götürebilir.

Yaşamın anlamı falan yoktur. Yaşamın anlamı yaşamaktadır. İlerlerken kendiliğinden ortaya çıkan bir şeydir, varsa bile gereksizdir. Sadece yaşanılıp gidiliyor, hiçbir misyon olmasa da hayatta yaşanılıyor. İsterseniz aylarca, yıllarca hazırlanın yaşama. Sonunda dört gün içinde ölmek de mümkün. Yani aynı adamın dediği gibi:

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orada ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Çünkü yaşamak şakaya gelmez. Ama çok da ciddiye almayın derim ben. ♣

“Ne Kadar Uzun Zamandır Yazmamışım Kardeşler” Yazısı.

O konserde ben de vardım. Ama şu anda hiçbir manası yok. Boşverin.

O kadar uzun zaman sonra yazmak isteği ya da biriktirdiğim şeyleri paylaşma isteği duyunca, elimde olmadan, fark etmeden, bir “ne kadar uzun zamandır yazmamışım kardeşler” yazısı yazmak gereği doğuyor. İster istemez.

O yüzden bunu yazmak zorundayım. Zira gerçekten çok uzun zamandır yazmamışım sevgili bloguma. Burası benim en sevdiğim yerdi, bir zamanlar. Ama artık değil galiba. Yazmadığıma göre. Ya da ne bileyim, içimi dökebileceğim başka kişiler var artık. Ya da daha fenası, içimi dökmüyorum belki de artık.

Ne olursa olsun, burası benim. Burası benim EN SEVDİĞİM YER. O yüzden hiç yazmasam da, hiç ziyaret etmesem de, bu her yanı toz tutmuş pis dükkanın, benim olduğunun farkındayım.

Keşke bir bakkal dükkanım da olsaydı.

Cesaret Toplamak

Bunun aslında ne kadar güzel ve doğru bir metafor olduğunu daha bugün fark ettim.

Çünkü cesaret gerçekten de toplanması gereken bir şey. Çünkü yıllarca sadece yıkılıyor cesaretten ördüğün anıt. Hep parçalanıyor, her kaybedişte, her reddedilişte, her başarısızlıkta, bir kez daha dağılıyor. Üstelik her dağılışta, parçaları biraz daha ufalıyor, hatta sonlara doğru tuz buz oluyor, kuma dönüşüyor.

E yeni olan her şeyde de işte, yine yeniden toplamak gerekiyor bu cesareti. Parça parça, kendi içinde oradan buradan, üst üste yığarak derme çatma bir heykel oluşturmak gerekiyor. Her seferinde yeniden başlıyorsun, mesela bazen haftalarca uğraşıyorsun eserinin tamamlamak için, ama günü gelince, bir tekme ile yine dağıtılıyor.

Evet ama, topla topla, nereye kadar gider ki bu? Sonunda parçalar gözle görülemeyecek kadar küçülünce ne olacak? Nereden toplayacağız kırıntıları?

İşte buradan; korku doğuyor. Çünkü içten içe biliyor insan artık yeni yıkımlara tahammülü olmadığını. Hoyratça atılamıyor hiçbir şeye. Hatta bazen, uzun uğraşlar sonucu topladığı cesareti, bambaşka bir şey için kullanmaya karar veriyor. Çünkü artık cesaret ağacı her zamankinden de kıymetli, yenisini büyütmek her zamankinden de zor, uzun zaman alıyor, yoruyor.

Haliyle, korkuyor insan. Korkuyorum. ♣

Sevdiğiniz Kişi Bilek Gibi Sıçmakla Kalmıyor

Yani. Büyük ihtimalle. Bence aynı zamanda işiyor, terliyor, sümkürüyor, geğiriyor, osuruyor, kadınsa ayda bir kez kanıyor, belirli aralıklarla boşalıyor ve arada da kusuyor. Bunların tamamını yaptığına dair bahse girerim.

İşte o yüzden ben o kişiyi seviyorum. Çünkü o kişi insan. Hepimiz gibi.

En sevdiğim kelimelerden birisi ifrazat. (Evet, kadın ismine de benziyor.) Kelime olarak sevmemin yanısıra, eylemin kendisinden de hoşlanıyorum. Hem bokumla, hem sidiğimle, hem spermimle, hem kanımla barışığım. Çünkü yiyorum, içiyorum; kırmızı ve beyaz sıvılar üretiyorum. (Ama yine de milliyetçi değilim.)

Kısacası tükettiğim gibi üretiyorum da. Herkes gibi.

Tabii insan diğer tüm insanlar gibi sadece maddesel tüketimlerde de bulunmuyor. Kitap okuyor, film izliyor, müzik dinliyor, bazen insanlarla bir şeyler tartışıyor. Dolayısıyla vücudundaki üretim merkezlerinin hazneleri gibi, beyni de doluyor. Ama elbette beynin diğer haznelerden en büyük farkı, çöplükten öte, bir “geri dönüşüm istasyonu” konumunda olması.

İfrazat, bir kez daha geri dönüyor bu noktada. Beynin haznesi de dolunca, içteki hazine, bu kez el ve ağız yoluyla dışarı atılıyor. Üstelik yepyeni bir biçimde, tertemiz ve tamamen bakir. Bu dönüşüm sürecinin komple bir adı da var: Düşünmek.

Düşüne düşüne içinden çıkılmayacak şey yok gibi. En çözümsüz durumda bile, en nihayetinde insan kendisini rahatlatıyor, rahatlatmaktan da öte, kendisini olumluyor, kendisine hakveriyor. Ama bu düşünme sürecinin asıl yararı, tabii ki üretilen şeyde ortaya çıkıyor. Yani ortada yine bir nevi bok (ya da sidik ya da ter ya da sperm ya da kan ya da başka diğer her şey) var, ama bu kez o bokun bir ismi de var. Sanat.

Sanatın başka bir şekilde oluşturulabileceğine hiçbir şekilde inanmıyorum. Üretim gerekli. Üretmek için de önce tüketmek gerekli. Yeterince okumadıysan, film izlemediysen, müzik dinlemediysen, en önemlisi de hiç düşünmediysen; ne üretebilirsin ki? Vücudun zaafiyet içerisinde kıvranır, beynin kullanılmamaktan erir, sen de zombiye dönersin.

Hayatta kalmanın tek yolu besin almaktır. Hayatı sürdürmek içinse üretmeye mecbursun.

Durum bu. Önce tüketin dostlar. Can boğazdan gelir. Her türlüsü. ♠