“Ne Kadar Uzun Zamandır Yazmamışım Kardeşler” Yazısı.

O konserde ben de vardım. Ama şu anda hiçbir manası yok. Boşverin.

O kadar uzun zaman sonra yazmak isteği ya da biriktirdiğim şeyleri paylaşma isteği duyunca, elimde olmadan, fark etmeden, bir “ne kadar uzun zamandır yazmamışım kardeşler” yazısı yazmak gereği doğuyor. İster istemez.

O yüzden bunu yazmak zorundayım. Zira gerçekten çok uzun zamandır yazmamışım sevgili bloguma. Burası benim en sevdiğim yerdi, bir zamanlar. Ama artık değil galiba. Yazmadığıma göre. Ya da ne bileyim, içimi dökebileceğim başka kişiler var artık. Ya da daha fenası, içimi dökmüyorum belki de artık.

Ne olursa olsun, burası benim. Burası benim EN SEVDİĞİM YER. O yüzden hiç yazmasam da, hiç ziyaret etmesem de, bu her yanı toz tutmuş pis dükkanın, benim olduğunun farkındayım.

Keşke bir bakkal dükkanım da olsaydı.

Bir Diyalog Katalizörü Olarak Neyse

Değişiyor muyuz günden güne? Sanmam.

Yani, belki dışarıdan bakıldığında görülenler bir nebze olsun mutasyona uğruyor olabilir. Son altı ayda mesela birkaç tane daha arttı saçımdaki beyaz teller, ama hâlâ sakalımdaki kızıllardan daha azlar. Üç-beş de kilo aldım tabi, yanında üç-beş de verdim, hesap tam tutuyor gibi görünse de onlar aynı kilolar değil elbette, Herakleitos’un dediğine göre. Bir dişimdeki çürük de ilerledi ayrıca. Ama onun dışında bir değişiklik oldu diyemem. Boyum hâlâ aynı (kısa), başım da göğe ermedi, kulaklarım, el ve ayak bileklerim, ve diğer sizi ilgilendirmeyen bölgelerim hep değişikliksiz.

Ama birazcık göbek yaptım, evet.

Yani kısacası, değişmiyoruz işte sevgili kardeşlerim. Aynıyız, aynı olmaya da devam edeceğiz. Bu aynılık ve içinde içimizde bazı gelgitler oluyor olabilir, ama onları da değişiklik olarak adlandırmak, mevcut çamurunuzun içine biraz su katmayı düşlemek kadar hayalci bir bakışaçısı olacaktır.

Zira değişmiyoruz işte.

Çok net söylüyorum bunu, farkındayım, ama dayanaklarım var. Evet belki sadece kendimim bu dayanak, kabul ediyorum. Ama diğer insanları tanıdığımdan daha iyi kendimi tanıyorum. En çok kendimi biliyorum. Buna rağmen şaşırabiliyorum yine de ve hâlâ.

Değişirim sanıyorum mesela. Sanıyordum mesela. Mesela bazı şeyleri daha iyi anladığımı, bazı şeyleri artık yapmayacağımı ya da artık yapacağımı sanıyordum. Fakat kazın ayağı öyle olmadığı gibi, evdeki hesap da çarşıya uymuyor, davulun sesi uzaktan bile uyandırıyor, kaldı ki yakına gelip de kendini farkettirmesin.

Neyse. Kendime dair yeni anladığım bir konuyla buradayım yine. Ne zamandır burada olmadığımı ise sadece bir cümleyle geçiştirebiliriz aslında, hatta öyle yapalım ve bir daha bu konuya dönmeyelim mümkünse. Ooo sevgili dandikadam, nerelerdeydiniz nice zamandır; evet yoktum haklısnız, ama şimdi geldim işte; gerçekten hoşgeldiniz, özletmiştiniz kendinizi; yalancılar sizi; olur mu öyle şey gerçekten özlemiştik; peki hadi öyle olsun; tekrar hoşgeldiniz; teşekkürler.

“Antisosyal olmak ile asosyal olmak arasında bir fark gözetir misiniz” isimli soruyu yanıtlamak derdindeyim bu kez. Ben gözetmezdim eskiden beri, kaldı ki gözle ilgili herhangi bir sorunum da olmamıştır. Ama yeni yeni anlıyorum ki, sözünü ettiğim iki kavram aslında farklı şeylermiş. En azından şöyle diyelim, bu ikisine farklı anlamlar yüklemek, mümkünmüş.

Örneğin mesela misal olarak söylemek gerekirse; asosyal bir kişinin sosyal yeteneklerinin zayıflığından, istese de sosyalleşemememesinden, çekoslovakyalılaştırılamamasından dem vurulabilirmiş. Bununla birlikte, antisosyal olan bir kişi sadece ve sadece sosyalleşmemeyi istememek yolunu seçmiş olabilirmiş. Zira bu kişi mecbur kaldığında, yahut artık sıkılıp fikir değiştirdiğinde, yeniden sosyalleşebiliyormuş. Antisosyalliği sadece “anti-sosyal”lik çerçevesinde kalıyormuş.

Böyle böyle şeyler işte. Sosyal olma durumlar zaten her zaman çetrefilli konular benim için. Bu bilinen bir gerçek. Yine de kendimi kategorize etmek gereği duyduğum zamanlarda -ki aslında buna gerçekten de ne gerek var- kafam biraz karışabiliyor –hâlâ.

Şimdi ben antisosyal mıyım, asosyal mi? Yoksa kimbilir kaç cümledir hep boşa mı konuşuyorum, böyle bir fark koyulamaz mı yoksa? İşte hep bunlar cevap verme niyetinde olmayan insanların soruları. Tıpkı J.J. Abrams gibi.

Sanırım konuyu anladınız, evet, yeniden sahalara dönmek zorunda kaldım, diyelim, çünkü mecbur kalmıştım artık, çünkü ihtiyaçlarım vardı, bilhassa beşeri, ama onun da ötesinde, ki hepsinden önemli tek bir konu kalıyor geriye, param bitmişti. Para her şey demektir. Her şey para demektir. Para para bilmektir / Para kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / ya nice çalışmaktır. Yunus Emre’ye de böylece selam ettim ve yola koyuldum. (Yazının bir önceki taslağında burada Cenk Taner‘e selam ediliyordu. İkisi de ozan en nihayetinde.)

Neyse. En sevdiğim üç kelimeden birisi, bu “neyse”. Diğer ikisi bu konuyla ilintili değil, yeri gelince (gelirse) değiniriz. ♣

Naber?

Yahu olur mu böyle şey, resmen ayıp. Neredeyse iki hafta olmuş son yazıdan bu yana. Ama ben nedenini biliyorum, neyse.

Ara ara olur elbette böyle, sadece yazmakla ilgili değil, yaşarken kullandığımız tüm enstrümanlarda karşımıza çıkar, bu tıkanma. Yapılması gereken biraz ara vermektir. Biraz ama, çok değil.

Neyse, bırakalım geyiği, bir şey diyecektim ben size, unuttum bak. Sırf o yüzden geldimdi.

Hatırlayınca söylerim o zaman. ♣

Çok Saygıdeğer Blog Yazarı Kardeşlerim

Söze Recep Tayıp gibi başladığıma bakmayın, az sonra dem vuracağım konular, kendisiyle ziyadesiyle alakasızdır. Zaten olay Tayıp’ta değil, blog yazarlarında.

Hepinizin, aslında hepimizin, çoğu zaman aklımıza gelen, bazılarımızın hiç aklından çıkmayan, net bir düşünce, bir soru, bir hezeyan, bir erörörö var, biliyorum. Çok düşünüyoruz bunu, düşünüyorsunuz: Niçin yazıyoruz?

İlk bakışta çok basit yanıtlanabilirmiş gibi duran bir sual bu. İster “yazmaktan keyif alıyorum” gibi samimi, ister “kendimi ifade etmem gerek” gibi daha az samimi, isterse de “maksat yazın sanatına katkı olsun azizim” gibi aristokrat bir yanıt veriliyor olsun, gerçek yanıt çok başka. Yani, sanırım.

Bir kere bunları çürütebilecek çok farklı etken var. Ama onlardan da mühimi, daha ciddi bir sebep var neden yazdığımızın altında. O nedene gelmeden önce bir iki şey daha söyleyeyim, neden yazmamamız gerektiğine dair.

Birincisi; yazmasak, kimse için bir kayıp olmayacak. Bu çok net arkadaşlar. Kimse bizim için “amanın ne zamandır yazmıyor, başına bir şey mi geldi yoğsam” diye düşünmüyor. Hadi belki bir-iki kişi olsun. Ama bir değerimiz yok aslında okur gözünde. Çünkü hobi işi bizimkisi, profesyonel değiliz. Hatta pek çoğumuzun ortak yönü olarak, çok sevgili birisinin bir sözü geliyor aklıma, her şeyin amatörüyüz biz. Blog işinin de.

Ayrıca, yazmamak için en büyük sebebimiz aslında kapımızın hemen dibinde: Okunmuyor olmak. Bu işi (bak hâlâ iş diyor dingil) magazinsel yapanlar veyahut bu işte cidden iyi olup da ünlenenler dışında, okur sayısından memnun olan bir blogger görmedim henüz. Kime sorsam “ya işte aslında birkaç kişi gelip okuyor” oluyor yanıt. Bu doğru da. Okunmayan yazılar yazıyoruz. Düşününce, o kadar manasız ki yaptığımız şey.. Bomboş bir salona oyun oynayan tiyatrocuları düşünün. Bu.

Ara not: Bu çıkarımları tümevarım yoluyla yapıyorum, zira nasıl ki ben kendime benzer kişileri okuyorsam, beni de kendine benzetenlerin okuduğunu biliyorum.

İşte tüm bu ahval ve şerait içerisinde dahi, vazifemizmiş gibi, yazmayı sürdürüyoruz, bıkmadan usanmadan. Ve bu noktada da yeniden aynı soru gelip çıkıyor karşımıza:

Neden? Yahu, neden?

* * *

Yine tümevarım metoduna başvurayım. Ben küçüklüğümden bu yana, her zaman, ama vallahi bak her zaman şunu istedim: Bir dükkanım olsun. Ne dükkanı olduğu namühimdi, salt bir dükkanım olsun istedim, bana ait, kendime özgü bir yer. Yaşayışım süresince bu dükkanım, kâh sahaf olayazdı, kâh eli yüzü düzgün ufak bir kafe, kâh içinde her türlü ıncık cıncığı barındıran, deyim yerindeyse -ki öyle- çıfıt çarşısı gibi bir bakkal. Ama dediğim gibi, önemli olan nokta, o dükkanımın benim oluşuydu. Hâlâ da öyle.

Sanırım biraz açık ettim artık yazının ana fikrini, yaklaşık ikibinbeşyüz karakter sonra.

Hanginizin, aslında hangimizin, buna benzer hayalleri olmadı? Hadi bir söyleyiverin.

İşte blog yazarlığı, bu. Blog, bizim dükkanımız, okurlar müşterilerimiz. (Tanrım, bu kez de Tayıp’ın okuduğu şiire benzedi!) Buranın sahibi biziz. İstediğimiz ürünü istediğimiz fiyata, istediğimiz şeyle kampanya dahilinde, hatta da istediğimiz kişiye istediğimiz şekilde satıyoruz. Her şey istediğimiz gibi oluyor.

Dış dünyada nasıl da her şey istediğimizin aksi gidiyorsa, burada her şey istediğimiz gibi. Burası bizim küçük kafemiz, sahafımız, bakkalımız, marketimiz, futbol sahamız, sinema salonumuz, moda evimiz ya da düşünce kulübümüz. Burası bizim.

İşte bu sahibiyet de, o kadar büyük bir motivasyon sağlıyor ki bizlere, tüm o sözü geçen olumsuzluklara karşın yazmayı sürdürüyoruz. Çünkü biz esnafız. Esnaf sorumluluğunu biliyoruz.

* * *

“Niçin yazıyoruz?” sorusu o kadar pis bir soru ki.. Sanmayın sadece bizim gibi dandirik -sözümona- yazarlar düşünmüş bunu. En baba, en gerçek yazarlar dahi çokça tartışmış bunu kendi içinde, hatta kitaplarına yansıtmış. Vüs’at O. Bener‘den Paul Auster‘a kadar, kimbilir daha kimler kimler irdeleyip durmuş. O yüzden bizim de düşünmemiz son derece normal. Zaten insanoğlu olduğumuz için, düşünmemiz son derece normal, panik yapmayın.

Ben o hayati sorunun yanıtını doğru şekilde verdiğimi düşünüyorum. Artık önüm açık, bundan sonra beni kimse tutamaz! Heheeyt! Şaka be şaka. Ne tutması. Ama o değil de, cidden benim yazma, özellikle de blog yazma sebebim bu. En azından bundan sonra kendi içimde çelişkilere düşmem, “niye yazayım ki yahu” demem. Burası benim, ve burasının benim olmasından müthiş keyif duyuyorum. ♣

* * *

Not: İşbu yanıt, herkes için bambaşka da olabilir. Sonra aynı yanıtı kullanıp da “Bana uymadı len bu cevap, düdük!” diye çıkışmayın. Benden söylemesi.

Bazen, Belki, Sanki.

Daha sık yazmak gerektiğinin ben de farkındayım sevgili blog takipçileri, sayın ziyaretçiler.

Ama bir zamandır yine bir tıkanma süreci içindeyim. Bunun birincil nedeninin, pek fazla paylaşacak şey yaşamıyor oluşum olduğunu biliyorum, ama zamanla bir şeyler biriktireceğim yönünde öngörülerim de var.

O yüzden şimdilik böyle minik yazılarla idare etmeli, zira bilen bilir, ben en çok uzun, vuruş sınırı tanımayan şeyler yazmayı seviyorum. Ve evet, yazmak okumaktan daha kolaydır.

Eski blogumu bilen bilir, oradan sonra bir türlü oturmayan bir şeyler var burada. Onun da eksik yönleri vardı elbette ama, yine de kendi içinde bir bütünsellik yaratıyor, bir garip sıcaklık yayıyordu. O tınıyı halen yakalayamadım.

Ayrıca çok aman aman olmasa da, haftanın en az dört günü güncelliyordum. Şimdi ise ayda birkaç gün. Bunun zamansızlıkla da hiç ilgisi yok, en koyverdiğim zamanlar, en çok zamanımın olduğu zamanlara denk düşüyor..

Neyse.. Yeniden bir düzene girecek tabii ki, biliyorum. Biraz bu şekilde idare etmek gerekiyor. ♣

Taşındık!

Heyecanlandım gibi sanki, sevgili okurlar.

Malumunuz, ileri demokratik ülkemde Blogger.com‘a da yasak gelince, apar topar taşınma işlemine giriştim ben de; yangından mal, haciz memurundan eşya kaçırır gibi kaçırdım yazıları WordPress’e. Hayırlısı olsun diyeceğim ama, nerede yaşıyor olduğumuzdan mütevellit, buranın da garantisi yok. Bir sabah kalkınca WordPress’i de gazi olarak görebiliriz. O yüzden adam akıllı yazalım, kimseleri kızdırmayalım. Olaylara karışmayalım. Tabii ben yine de şom ağızlılık yapmayayım.

Neyse, öyle ya da böyle, taşındım işte. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır demiş atalarımız, çoğumuzun bildiği üzere. Bu lafı hem çok sever, hem de çok önemserim, zira çoğu zaman doğru çıkar. İster fiziki, ister manevi taşınımlar olsun, insana anlamsız da olsa bir huzur ve mutluluk verir. Fiziki olanları değil belki ama, manevi olan taşınmaları çok yaşayan birisi olarak da buna arka çıkabilirim.

Bu blog taşıma hadisesi de uzun zaman sonra ilk fiziki değişim oldu denebilir. Ama biraz zorlamak da gerekebilir bunu demek için. Dediğimizi varsayarsak da iki ihtimalle karşılaşıyoruz; birincisi burayı sevip tamamen yerleşmem, ikincisi de tam tersi olarak ileride geri dönmeyi düşünmem. İkincisini seçme durumu çok pis oluyor genelde, nasıl olsa dönülecek diye hiçbir şeye başlanmıyor. Sırf o yüzden bile ilk seçeneği işaretleyip burada kalabilirim belki.

Uzatmaya gerek yok bu konuyu da daha fazla, alt tarafı bir adres değişikliği zira.. Blogger yasağıyla ilgili ise söyleyeceğim hiçbir şey yok artık; hem herkes gerekli her şeyi söylüyor, hem de zaten ne değişecek.. Laf işte.. Ayrıca müstehaktır bunlar bize. Bir de şu var ki, bu kadar kavga gürültüden sonra fazla uzun süre kapalı tutamazlar gibi geliyor, açılacaktır yakın sürede. Bakıp göreceğiz.

Şimdi devam edebiliriz artık. ♣

– – –

Bir de not: Ben hâlâ blogger.com’u açabiliyorum, sanırım servis sağlayıcımla ilgili. Smile Adsl henüz başlatmamış olabilir yasağı.

Ve, Perde!

 

Ve “Kalk,” dedi, “oturduğun yerden; yazmak için harika bir sabah!”

Oysa ki bırakın yazmayı, düşünmeyi dahi unutmuştu nice zamandır. Yine de verilen emre itaat etti, her zamanki gibi. Kalktı, parmaklarını esir eden bilgisayarın başına oturdu. Aslında belki de başından hiç kalkmamıştı.

Ve “Yaz,” dedi, “kafandaki parça parça eklektik düşünceleri artık biraraya getir; yaz.”

Yazacaktı elbette, ama nereden başlaması gerektiğini; ne yazması, ne anlatması ya da anlatmaması gerektiğini bilemiyordu, her zamanki gibi. Belki de tam da bunu yazmalıydı zaten.

Ve “Haz,” dedi, “haz alacağın şeyleri yaz..”

Mantıklı geldi bu son duyduğu. Zerre haz almadan sürüp giden yaşantısının belki de yegâne manası bu olacaktı bir zaman sonra. Haz almaya bakacaktı.

Ve son kez haykırdı içindeki ses; “Son kezliğine olmasın, başladığın hiçbir şey..”

Ve o da karar verdi. Yazacaktı artık bundan sonra, yeniden. Yazacak ve hiç durmayacaktı. Lâkin içindeki sesi belki müteessir edecek tek şey şuydu zihnindeki: “Dandik dandik şeyler yazacağım, var mı ötesi!?

Ve, yazdı.