Tarihsizlik Atlasında Gündoğmamış Sabahlar

dawn_by_grigant-jpg-625x385_q100

Orhan Veli gibi, gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkıyorum yola; ama onun gibi denize açılmıyor ve onun gerekçe ve arzularını taşımıyorum. Benim arzum; dolmuşa binip şehrin merkezlerinden birindeki çokkatlı bir binada bulunan iş ofisine ulaşmak.

Evden çıkıyorum, gökyüzünde ay. Yürüyorum, sokaklarda hüzünlü başıboş köpekler. Durağa gidiyorum, zombilerden daha ifadesiz okul çocukları, çalışanlar, çalışmayanlar. Dolmuşa biniyorum; dolmuşçu bile henüz ayılamamış belli ki, zira dolmuşu dolmuş yapması gereken en ufak bir nota bile yok etrafta. Hava hâlâ karanlık. Dolmuşun saati bozuk; muhtemelen ayarlarken 24 saatlik ayrıntıyı gözardı etmişler ve o yüzden dijital kızıl kırmızı saat “20:08″i gösteriyor. Hava karanlık, akşam saat sekiz, ben yeni uyanmışım ve nihai ve küllî bir akıl oynatmasına bir basamak uzaktayım.

* * *

Görse, Halit Ayarcı’nın bile utanacağı bu saat ayarlamasının sebebine dair bir sürü iddia var, resmi söylemler var. En mantıklı (gibi görüneni) tabii enerji tasarrufuna dair olanı. Gerçi onu da tam olarak anlamış değiliz; tasarrufu mu ediyoruz, o mu bizi ediyor; bu kadar tasarrufane bir durum oluyor muymuş bu ayar sayesinde, vesair. Söylenegelen bir diğer sebep, daha doğrusu spekülasyon şu minvalde: “Üç tane meczup sabah namazlarını daha rahat kılabilsin diye koca bir milletin tüm ayarlarıyla oynamak.” Bu sebebi ben çok seviyorum; özellikle de meczup kısmını.

Lâkin hakiki sebep, bunlardan hiçbiri olmamalı. Bence hakiki sebep; sırf bokluk olsun diye, sırf ayar bozmak olsun diye oynayabiliyor olmak. Çünkü insanların ayarlarını ne kadar bozarsan, onları o kadar iyi kontrol edersin.

* * *

Lisede çok sevdiğim bir tarih öğretmenim vardı. Ondan duyduğum sözü unutmamayı seviyorum: “Tarihi, tarih atlası üzerinde öğrenmezseniz, bildikleriniz havada yüzer.” 

Bugün Türkiye’de sistemli olarak yapılan şey, tam olarak budur. Bilinen her şeyin külliyen değiştirilmesi, ama sürekli değiştirilmesi, kaypak bir zemin yaratılması, en basit gerçeklerin bile çarpıtılması, baştan yaratılması ve yazılması; insanların tüm dengelerini bozuyor. Bir ay önce söylenen şeyler bile, tekrar dile getirildiğinde siyahla beyaz kadar fark edebiliyor. Bu yalan ve düzen imparatorluğu, sadece dansözlük mekanizmasına ait bir amaç içermiyor; yani sırf, yapılan hataları örtbas etmek için değil. Bu, bilerek ve istenerek yapılan bir şey.

Neden Bindokuzyüzseksendört‘te, eski gazetelerin haberleri bile değiştiriliyordu? Yenikonuş neden icat edilmişti? Oradaki insanlar hangi tarihte yaşadıklarını, hangi ülkelerle neden ve ne kadardır savaştıklarını bile bilmiyorlardı. Bilmedikleri için, Stalin’in tavuğu gibi, delibaş ve şaşkın geziniyorlardı. Hiçbir şey yapamıyorlardı.

Neden Stalin, Troçki’yi fotoğraflardan bile sildirmişti?

* * *

Bu düzen böyle; girdiğimiz ‘tek kişi’ yolu böyle. Bugün bu durumun tarihteki örneklerine maalesef iyiden iyiye öykünüyorsak artık, ezilip büzülüyorsak ve dâhi ben bu yazıyı bile sansürlemek zorunda hissediyorsam kendimi; bunun sebebi bellidir: Bu işin başka yolu yok. O yola, dar olduğu için çıkışı sadece ileride olan aşağı eğimli bir tünele girer gibi girdik bire kere; ne geri dönebiliriz, ne de olduğumuz yerde kalabiliriz.

Son bir ihtimal; belki son bir deli kuvvetiyle, tüneli kırar geçebiliriz.

Ve son olarak, bu boktan sene biterken, kişisel almanağımızda yer etmiş her şeyi yakıp yok etmek imkânı diliyorum.

Ama zeytin fidanları hâlâ fidan, hâlâ çocuktur.”

Reklamlar

15 Yıllık AKP İktidarının Kazandırdıkları

akp

Ne zaman ülkede dandik bir şeyler olsa aklıma gelen, biraz ferahlatıcı, biraz da gerçeklerden uzaklaştırıcı bir düşünce pratiği oldu bu fikirler silsilesi bir süredir. AKP ve zihniyetinin günün birinde tarihin boktan sayfalarına -zira insanlık tarihinde ancak öyle bir sayfa hak eder bu yaşadıklarımız- karışacağı bir dönemin varlığını kabul etmem gerekiyor, bu kazanımları düşündüğüm zaman. Oysa bunun gerçekleşme ihtimalinin zayıflığının da farkındayım. Yani bir nevi ütopya denebilir bunlar için, daha da iyi bir ifadeyle, bir ütopya sırasında bize kılavuzluk edebilecek maddeler. Ortaya çıkan bazı gerçekler. Hakiki düşünceler. Nedenler ve nasıllar.

Gerçekten. AKP yönetiminin bize kazandırdığı büyük bir bilinç var.

Kötü yönetim

Şu on beş yılda o kadar çok şey oldu ve bunların o kadar büyük bir kısmını unuttuk ki aslında, bu kötü yönetimsel maddenin altını doldururken örnek vermekte şimdi ben bile zorlanırım. (Ama hazır çiçeği burnunda başbakanımız ortaya çıkmışken şunu hatırlatalım: Kendisinin daha ilk ulaştırma bakanlığı sırasında gerçekleşen hızlı tren faciası. Sene 2004. Bak, bırak istifayı, oradan yürümüş de başbakan olmuş ya kulum!) Ve yine de zihinlerimizin derinlerinde saklı o kadar çok skandal var ki.

AKP, yaptığı her şeyde -ki bu şeylerin çoğu çok kötü şeylerdir- büyük rezilliklere imza attı. Fakat hamasetle, ülke insanının yozluğuyla, din propagandasıyla bugünlere kadar geldi. İyi yaptığı birkaç şey bile büyük falsolar barındırdı. Eh, sağ olsunlar bunları da insanların gözlerine gözlerine soktular, zira iflah olmaz da bir utanmazlık düzeyindeler. Eskiden (yukarıdaki şu gazete gibi) medya da bağımsızdı, biatsızdı, birazcık daha onurluydu; dolayısıyla bu hataları, bu rezillikleri ortaya koyabiliyordu.

Dik durun, eğilmeyin, nasıl olsa bu millet sizinle. Gerçekten.
Dik durun, eğilmeyin, nasıl olsa bu millet sizinle. Gerçekten.

Peki bu rezilliklerin, bu kötü yönetimin bize faydası ne oldu? Şu: Olası bir iktidar kaybında, bunların yerine gelecek olan, diyelim ki şu andaki ana muhalefet kanadı, müthiş bir bilgi birikimine ve tecrübeye sahip artık: Kötü örneklerin en güzelini yaşadı yıllarca, nelerin yapılmayacağını, nelerin nasıl yapılmayacağını müthiş kavradı. Partilerin programları bile değişti. Partilerin kendi yönetimleri daha demokratik oldu (en azından eskiye göre, en azından bazıları).

Artık iktidar değişse, başa gelenlerin yanlış yapma lüksü olmadığı gibi, bunun olmasının imkanı da yok. Gelen ne yapacak? O kadar laf ettikten sonra böyle yolsuzluklara mı girişecek? İşçinin, emekçinin hakkını mı gasp edecek? İnsan haklarını mı ihlal edecek? Gösteri yapan gençleri mi öldürecek? Eğitim sistemini mi mahvedecek? Polis devleti olmayı mı sürdürecek? Din tüccarlığı mı yapacak? Cahil halkı manipüle mi edecek? Yargıyı mı ele geçirecek? Medyayı mı şekillendirecek? Saraylarda mı oturacak ulan!

Bunların hepsinde o kadar dibi gördük ki, daha kötü olması için ciddi ciddi IŞİD’in falan başa gelmesi gerekiyor artık. (Lan?)

Algısı açık insanlar için kötü örnek, en iyi örnektir.

Ülke insanının hakiki yapısı

İşte en sevdiğim madde bu. Çok da açık aslında, ama daha da açalım. AKP sayesinde son on yılda ortaya çıkan güruh, herkesin malumu. Cahil, reyisçi, biatçı Anadolu çomarları [bu linki mutlaka okuyun] bunlar. Kimliksiz, kişiliksiz, birey olamamış; sürüdeki koyunlardan daha düz, içlerinde ve dışlarında sadece pislik barındıran, kendi çıkarları için her şeyi yapan, insan haklarından bihaber, dinle yoğrulmuş zihinlerinde doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar sığır, milliyetçi ve hamasi duygularla aptallaşmış, cinsel açıdan bastırılmış/saptırılmış, gereksiz bir güruh. Gereksiz olduğu kadar da, çoğunlukta olan bir güruh (Evet, Çoğunluk filmine bir kez daha selam olsun).

Bu güruhu bugün hepimiz tanıyoruz (tabii onlardan biri değilsek) vefakat bundan yaklaşık on yıl önce, böyle bir topluluk hayatımızda yoktu. Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk!

Senelerce bok varmış gibi övülen Anadolu insanıydı aslında bu topluluk. Mahallemizin samimi esnafıydı. Amcalarımız, dedelerimizdi. Delikanlı gençlerimizdi. Yaşlı ve tonton teyzelerimizdi. Vatanını milletini seven, namazında niyazında ağabeylerimizdi. Geleneklerine göreneklerine bağlı Türklerdi.

Ama aslında öyle değillerdi işte. Bunlar, 100 sene önceki devrimden nefret eden, Osmanlı ve biat sevdalısı çomarlardı. Yıllarca Anadolu’dan Anadolu’dan göründüler bize, ama oradan, otantik bir şekilde göründükleri için tatlı tatlı baktık biz. Onlar -tıpkı türbanlı bacılarımız gibi- ötekiydi bizim için.

Ne zamanki iktidarı ele aldılar, bütün yaldızları döküldü. Tişört ya da şort giyen kızlara orospu, içki içenlere kâfir, özgürlükçü insanlara anarşist dediler. Kendilerine karşı olan herkese (hatta bırakın karşıyı, aynı fikirde olmayanlara bile) her türlü etiketi yapıştırdılar, lanetlediler. Sayıları da bir hayli fazla olduğundan, kazandıkları yoğun cüretle her şeyleri hakları gibi görmeye başladılar. İnsan gibi yaşamaktansa nefret etmeyi tercih ettiler.

Bu ve bunun gibi çeşitli 'izdiham' görselleri, mevzubahis güruhu iyi tanımlıyor bence. Olay görgüsüzlükte, kültürsüzlükte de değil yalnızca; her şeyi kendine hak görmekte, diğer insanları önemsememekte, tamamen kendini düşünmekte, bencillik ve saygısızlıkta. Sevgisizlikte.
Bu ve bunun gibi çeşitli ‘izdiham’ görselleri, mevzubahis güruhu iyi tanımlıyor bence. Olay görgüsüzlükte, kültürsüzlükte de değil yalnızca; her şeyi kendine hak görmekte, diğer insanları önemsememekte, tamamen kendini düşünmekte, bencillik ve saygısızlıkta. Sevgisizlikte.

Bunlar son on yılda oldu, güçlerinin ayırdına vardıklarında. Tam da bu yüzden, bu insanlara iyi gözle bakmak -en azından benim nazarımda- artık imkansız. Eline gücü geçirince onu nefret için kullanan bir güruh, bokun soyudur çünkü.

İşte AKP iktidarının bize kazandırdığı en güzel bilinçtir bu. Halkını gerçekten tanımak. Reyis haklı, din bu ülkenin çimentosu. O yüzden de yapı çürük, yapı boktan.

Din

Hah, madem din dedik, dine gelelim. AKP’den sonra, dinden soğuyanların sayısını biliyor musunuz? Ben bilmiyorum ama azımsanamayacak kadar çok olduğuna eminim. Bu insanların, sırf AKP dindar, o zaman ben dindar olmayayım, gibi bir dürtüyle hareket etmediklerine de eminim. Sağ olsun AKP, bize dinin de ne olduğunu hatırlattı. Ya da hadi daha duyarlı olanlar için şöyle diyeyim: AKP, dinin ne kadar tehlikeli bir silah olduğunu hatırlattı. Tarih boyu bir sürü diktatör bunu her defasında uyguladı ve her defasında olumlu sonuç elde etti halbuki; ama biz de her defasında, aşık olur gibi bu tongaya düştük. E hani din, kitlelerin afyonuydu? Bunu Marx söyleyince komünist oluyor, ama Reyis din bu milletin çimentosudur deyince reyis mi oluyor! Eh, tabii.

Belki Sakallı, bunu bizim hissettiğimiz anlamda söylemedi evet; ama afyon altında uyuşturulmuş insana da, yine uyuşturucuyu göstererek istediğin bir sürü şeyi yaptırabilirsin. Görmüyor musunuz?

Buna daha ne yorum yapayım be? Fotoğraf kendi kendisini açıklıyor.
Buna daha ne yorum yapayım be? Fotoğraf kendi kendisini açıklıyor.

Şimdilerde laiklik yine gündeme girdi. AKP’nin ilk yıllarında, laikliği endişe eden insanlarla dalga geçiliyordu hatırlarsanız, fakat o günler geride kaldı, o güzel insanlar da kim bilir nerede çözüldüler. Artık her şey yapılabilir durumda ve halk desteği inanılmaz. İçinden çıkılmaz bir kısırdöngüye girdik çoktan: Din isteyenlere daha çok din ver, onlardan daha çok oy al. Onlara daha çok çocuk yaptır, nüfusu daha da arttır, onlara da din ver, onlardan da oy al.

AKP, dinin ne olduğunu ve insanlık tarihinde kendisine yer buldukça ne olacağını, başarıyla anlattı. En azından düşünme yetisi olan insanlara.

Elimizdekilerin kıymeti & Kendi gücümüz

AKP’nin tıpkı muhalefete öğrettiği gibi, bizatihi bize de öğrettiği şeyler çok. Örneğin elimizde tuttuğumuz ama kıymetini algılayamadığımız şeyler. Özgürlük. İnsan hakları. Kadın hakları. Mahalle baskısının olmayışı. Ucuz bira. Vesaire. Bunların büyük kısmının farkında değildik aslında. Yani düşünsenize, AKP iktidarı, birkaç sene önce zorunlu genel sağlık sigortasını yasalaştırdı. Bunun diğer ismi TC vatandaşı olmak için haraç ödemektir. Bilmeyenler bir zahmet araştırsın. AKP iktidarı, zamanında zina yasasını çıkarmaya kalktı. Düşünsene, sevgilinle seviştiğin için ceza alacaktın. AKP iktidarı, daha geçenlerde, kiralık işçi yasasını onayladı. Bunun diğer ismi de zaten modern kölelik.

Bunları yaşıyoruz biz ve -Spartaküs’ten falan 2000 yıl sonra mesela- 2016 dünyasında, elimizde bunlar varmış lan, diye düşünüp hayıflanıyoruz. Belki ilerde elimizden gidebilecek şeyler için şükrediyoruz.

Şüktürün gidin be!

Tabii bunlara tepkiler de veriyoruz bazen. Tam da bugünlerde 3. kutlu yıldönümü gelen Gezi‘nin etkilerini sadece biz değil, onlar da gördü. Onların görmesi çok umrumda değil. Fakat bizim görmüş olmamız mühim. Evet, iktidarı falan devirmedik; evet inanılmaz büyük kazanımlar elde etmedik; ama en azından, çok da damarımıza basıldığında reaksiyon verebildiğimizi öğrendik. Nazi Almanyasındaki Yahudiler, bu reaksiyonu veremedikleri için yok oldu. Bu unutulmasın.

Ha, bu reaksiyon bizi kurtarmaya yeter mi, emin değilim. Birçokları gibi ben de düşünüyorum, bugün ikinci bir Gezi patlasa, nasıl patlar? İlki kadar etkili olur mu? Acaba orada gazımızın büyük bir bölümünü attık ve bunu da normalleştirdik mi? Acaba dayanma eşiğimiz yıllar içinde yükseldi ve yeni Gezi’ler doğurabilecek olaylar karşısında bile zaten pasif mi kaldık? Bu sorular, zamanı gelene kadar kimsenin yanıtlayamayacağı sorular, ancak tecrübe ile anlaşılabilir. Ama ne olursa olsun. Gezi toplumu ayrıştırdı; safları belirledi. Günü gelince, o gün gelirse, ya ölecek bu insanlar ya da siktirip gidecek. Ama boyun eğmeyecek.

Bence gidecek. Gitmeli de.

Türkiye İran olur mu, sorusu on beş yıl önce sorulmaya başladığında, hep evet dedim. Evet, olur, ama şöyle: Türkiye’nin de aydınları, İran’ın aydınları gibi insanca yaşamak için kaçar, kalan ‘ötekiler’ ise kendi pisliğinde boğulur. Çünkü kalanlar ikna edilemez-anlayışsız-kötü-kötü-kötü kişilerdir. Kalanlar dogmacıdır, dindardır, cahildir, cüheladır. Bunlarla baş edilmez. Bunlar orktur. Bunlar uruk-haidir.

* * *

Bu saydıklarımın dışında da, AKP’nin -elbette ki dolaylı yoldan, yoksa onların doğrudan olumlu hareketlerde bulunduğu nerede görülmüştür- kazandırdığı şeyler vardır. Şimdilik ben bunları bulabildim ve sıraladım. Fakat bana bunlar da yeter. Yeter ki önümüze bir şans gelsin, buradaki ütopik düşünceler hayata geçme fırsatı bulsun. Dibe vurmadan yukarı çıkmak, dibe vurup çıkmaktan daha zordur. Denizin tabanına değince ayaklar, hız alıp zıplamak mümkündür çünkü. Aksi halde yükselmek için çırpınıp durmak gerekir, bu da çoğu zaman daha aşağıya gitmeye sebebiyet verir. Ülkedeki pislikleri gördükçe buna yönelik inancım artıyor. Tabii ki her defasında ‘daha ne kadar kötüsü olabilir,’ diyoruz, ve oluyor da; ama cidden her şey giderek kötülüyor. Bu da bana, umut veriyor. Fakat güneşli günlere biz yetişebilir miyiz? Sorun burada.

İmkanım olsa ben çeker giderim. Çünkü bir kez yaşayacağım. Koca dünyada bunların pisliğini niçin biz çekiyoruz ulan? Böylesine küreselleşmiş bir gezegende, yanıbaşımızdaki insanların insanca yaşadıklarını görmek, gördükçe de buradaki hayata hayıflanmak size de dert vermiyor mu? Bana veriyor. Benim İsveç’teki, Almanya’daki, Yunanistan’daki bireyden neyim eksik? Şans mı? Bunun nedeni ne? Tesadüf mü?

Tabii ki tesadüf. Her şey tesadüftür. ♦

İkibinoniki: Naif Bir Almanak

İlki çok beğenildi, çok konuşuldu. Aylarca gündemden düşmedi. Eh biz de haliyle, bir güncelleme yapalım dedik. Yemediniz tabi di mi. Ne yapalım, canınız sağolsun hacılar.

Siz yemeseniz de yazıyorum ben. 2012 dediğin sene neymiş, ne değilmiş. Tabi ki bunlar hep öznel, yani “niçin şu-bu-o değil de o-bu-şu” demezsiniz diye düşünüyorum. Derseniz de canınız sağolsun. Zaten bu bir olaylar almanakı da değil. Tamamen kişisel bir kayıt altına alma girişimi. Her zamanki gibi.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Aslında şimdi düşünüyorum da, (ki bir önceki paragrafla bunun arasında takribi 7 buçuk dakika var) şimdi yine mevzubahis sene içinde okuduklarımı izlediklerimi vesaireyi yazsam, sizi ne ilgilendirecek. Ama bunu düşünür düşünmez de, kendimle çeliştiğimi farkediyorum. Zira yine bir önceki paragrafta daha, ben değil miydim, “işte maksat kayıt olsun, kişisel hep” diyen. Demek ki neymiş, öyle değilmiş. İnsan yazınca kendisini düşünemiyor ki. Hele de bir noktadan sonra. Daha önce, okunmayan yazı aslında hiç varolmamıştır bile demiştim. O halde? Bunları da varolmasınlar diye yazmadığıma göre, kendim için de yazıyor olamam.

Bu blogun bir başka yazısına gelen bir yorum şöyle diyordu: “İnsanın kendisi için yazdığı tek şey alışveriş listesidir.” Şimdi düşününce, kim olduğunu bilmediğim yorum sahibinin ne denli haklı olduğunu farkediyorum. Hatta görüyor ve artırıyorum: Alışveriş listesi bile bazen, başkaları okusun diye yazılıyor.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Neyse. Biz devam edelim. Ben yine de gelenekten şaşmayayım, ki gelenek gelenek olsun. Kitap film müzik olay derken bir yazının daha sonuna gelir, yayında ve yapımda emeği geçen tüm arkadaşlara (kendime) teşekkürleri ederiz nasılsa.

2012’de okuduğum en iyi kitaplar

İşte bunlar çok yahu. Bu sene abarttım biraz, ki sanırım tüketiminde aşırı dozu yararlı olan tek şey bu olabilir. Sıkıntı yok yani. Ayrıca hangi birini sayayım bilmiyorum. Dolayısıyla en bayıldıklarımı yazıyorum: Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken (O. Atay), Kâbil, Bütün İsimler, Filin Yolculuğu (Saramago (Evet o ne yazsa bayılırım ben)), Otostopçunun Galaksi Rehberi (D. Adams), Guguk Kuşu (K. Kesey), Dublinliler (Joyce), Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (Stevenson), Knulp (Hesse), New York Üçlemesi (Auster) ve tabi ki Yaşama Uğraşı (Pavese).

Bu aşamada bunların hiçbirine blog içinden link veremediğimi görerek, eskiye nazaran ne kadar az yazdığımı da farkediyorum. Al sana 2012. Peh! (Bir tek Yedinci Gün‘ü yazmışım niyeyse, ona da bayılmamıştım. Hayat işte.)

2012’de izlediğim en iyi filmler

Bu yıl gösterime giren filmlerden izlediklerim arasında “eh” dediğim olmadı galiba. Ya çok sevdim, ya uyuz oldum. Mesela Prometheus‘a uyuz oldum. Dark Knight Rises‘a iyice uyuz oldum. Demirkubuz’un Yeraltı‘sını, Beasts of the Southern Wild‘ı, ve Moonrise Kingdom‘ı çok sevdim. Bu yazı yayınlanmadan hemen önce izlediğim Amour ise bambaşkaydı. Cloud Atlas fena değildi. Eh demişim bak yine de.

Mr. Nobody

Ama bu yıla ait olmayan harika filmler izledim ki, en başta da Mr. Nobody gelir. Hayatımı, hayata bakışımı ciddi anlamda etkileyen bir film oldu, hatta kendisiyle ilgili kapsamlı bir şeyler yazmak isteyip isteyip yazamadım bir türlü. Ayrıca bu filmden çok insanın nefret ettiğini öğrendiğimde daha da sevindim, bana ait bir şey gibi. Tabii yine Woody Allen’dan birkaç tane çaktım, Manhattan Murder Mystery, Love and Death, Play it Again, Sam, Stardust Memories gibi güzellikler vardı orada da. (Ama To Rome with Love‘ı izleyemedim bir türlü. Zaten aman aman değil sanırım.) Tree of Life‘ı tam çok beğeniyordum ki, en sonuna uyuz oldum. Ama Badlands müthişti. Cronenberg’in The Fly‘ı da harikuladeydi. Rise of the Planet of the Apes, ilk filmin cesaretinin yanına bile yaklaşamamıştı, tabi ki. We Need to Talk About Kevin gibi çarpıcı film, Gus van Sant’ın Elephant’ından beri izlememiştim. (Tilda Swinton!)

Az sanıyordum da, az değilmiş ya. Daha saymadığım var bir sürü. Az mı yoksa? Aman neyse.

2012’de dinlediğim en iyi müzikler

Tabi ki yine çok az müzik dinledim. Ben hiç müzik dinlemiyorum ya. Valla. İşte üç-beş kişi vardı dinlediğim, aynı onlar devam etti. Ha bir de Cenk Taner konserine gittim, ki o da on numara bir hareketti.

2012’nin en akılda kalıcı olayları

Açıkçası, ilk altı ayı anımsamakta güçlük çekiyorum. Zira o sıralar ben kendimde bile değildim. Zaten sanki o sıralarda pek bir şey de olmadı gibi? Öyle mi ki? Valla bilmiyom. Ama yazdan sonrası daha net bak, misal, bir Avrupa Şampiyonası, Danny Boyle’ın muhteşem düzenlediği bir açılışa sahip olan bir olimpiyat, hepsinden önemlisi Yıldırım Demirören’in defolduğu, FEDA diyen bir Beşiktaşlı bir sportif dönem var. VAR. (Beşiktaş ne güzel değil mi bu aralar, gelsenize.) Vallahi başka ne oldu bilmiyorum.

Bizim hayatımız FEDA be Beşiktaşım.

Politik olarak yine birçok bok yendi ülkede, ama o kadar kanıksadık ki akılalmaz manyaklıkları bile. Sivrilemiyorlar. Tüm olaylar sivri. Arada kalanlar daha akılda kalıcı artık.

Gerçekten 2012’de pek bir şey olmadı sanki ya. Garip lan. Fakat şöyle bir şey oldu. 2012’de birçok güzel insan öldü. Her sene ölüyor birileri ama, 2012’de çok öldü. Bak:

Neşet Ertaş, Erol Günaydın, Metin Erksan, Müşfik Kenter, Meral Okay, Ayten Alpman, Ekrem Bora, Baykal Kent, Erdoğan Arıca, Orhan Boran, Berkant, Cemil Özeren, Neşet Ertaş.

2012’nin en benleri

Bir de iyice kişisel. Şeyler. Aslında klasik. İşe girdim, işe gittim. Eve geldim, çişe gittim. Sevdim, sevilmedim. (Banko.) Seveni sevemedim. (Sürpriz.) Ama canımdan bezmedim artık. Alıştım. Yaşıyorum gidiyor. Güzel bence böyle. Eskiden yakınmadan durmayan biriyken, dert anlatanlardan kaçar-tiksinir oldum. İnsan değişiyor. (Ama aslında hiç de değişmiyor. Bu denklemi çözüyorum bu aralar.)

Daha ne diyeyim bilmiyorum. 2012 bence iyi bir yıl değildi. (Klişe.) Ama buna rağmen, iyi olmadığını bile bile, sevdim ben. (Ana!?) Gerçekten. Çünkü iyi olmayan şeyler de olduğunu öğreniyorum artık hayatta, daha da önemlisi, iyi olmayan şeylerle birlikte gayet birarada yaşanabileceğini anlıyorum. Dolayısıyla, yakınmıyor, sürekli ama sürekli önümdeki maçlara bakıyorum. Bu iyi. Herkes için.

Hayatımda en az bir kez sarıldığım herkesin yeni yılını kutlarım. ♠

Anahtar Deliğinde Neşet Ertaş Şıkırtısı

Neşet Ertaş’ın ne büyük adam olduğundan, ne çok eserleri bulunduğundan, ne harikalar yaratmış olduğundan falan konuşmayacağım burada. Her şeyden önce bu, ayıp olur. Zaten “zaten ben kimim ki” durumu da sözkonusu. Halihazırda efsane olmuş birisine ne diyeyim hâlâ. Saçma. Hatta salakça.

Gerçekten. Ben buraya Neşet Ertaş’ı övmeye değil, gömmeye geldim.

Çünkü Neşet Ertaş’ın ölümü, bir bitiş oldu. Hem kendisi için. Ama en çok hem de, benim için.

*

Herkesin yaşadığına emin olduğum bir şeyi farkettirmek istiyorum. Belirli süreçleri yaşarken, belirli olaylar kilit noktalar oluşturur. O noktalar ki o süreçlerle doğrudan doğruya ilintili değildir, ama yine de maymuncuk olarak başarıyla görev yaparlar.

Sırf bu yüzden, mevcut süreçler sona erdikten sonra bile (ya da siz sona erdiğini sandıktan sonra bile) o maymuncuklar karşılarına anılar odasının kapısı çıkınca şıkır şıkır iş görür.

İşte benim de, mevcut, (ama artık çok eski), ve çok ağır bir sürecimde, maymuncuğum Neşet Abi idi.

Ne şimdi o sürecin ne olduğunun önemi var, ne nasılının. Önemli olan, Neşet Abi’nin ölümüyle o sürecin tamamen bittiğini hissediyor olmam. Bitti. Üstelik de aradan 3 yıl geçtikten sonra. Belki de yeni bitti. Belki de aslında hiç bitmemişti de, bitmiş gibi davranmıştım. Bilmiyorum.

Ama şimdi Neşet Abi de yok. Diğer birçok güzel adam gibi. Mamafih onun yokluğu, hayatımda (a.k.a. anılarımda) çok daha büyük bir boşluk açacak, hissediyorum. Dün bütün gün durup durup ağlamamı buna bağlıyorum. Neşet Abi’yi konuşurken görünce çünkü, aslında onu görmüyorum, onu görüyorum.

*

Bir zaman bir yerde, hatta gayet de fi tarihinde, yazmıştım yine. Hayatta ayrılıklar var. Var. Neşet Abim gitti bu yalan dünyadan. Ayrıldı. Fakat düşününce, bazı ayrılıklar karşısında, onunki daha bile iyi.

Çünkü hayatta ayrılıklar var.

Var.

Çok üzdün beni Neşet Abi. Konserine bile gidemedik, gidecektik.

 

İkibinonbir: Naif Bir Almanak

İkibinonbir.. Ne yıldı ama.. Kâh kâhkâhâlârlâ güldük, kâh üzüldük, neler neler yaşa– Ehhm, neyse. Böyle bir giriş tahayyül etmemiştim aslında.

Ama yine de adettendir yazısı yazayım dedim bir tane, hem yer dolsun, hem kayıtlara geçsin diye. Yoksa yılbaşına inanmıyorum, ama tabi bir İsa da var. Yani, vardır herhalde.

Aslında aman aman buraya taşıyacak şeyim de pek yok, zira pek bir şey yaşamadım, hiçbir şey yaşamadım gibi bu sene. O yüzden üç-beş kitap; yirmi-otuz film; biraz müzik, biraz duygu; bütün isteğim bu, bunları anlatmak.

2011’de okuduğum en iyi kitaplar

Aslında bu sene kendime oranla çok fazla kitap okudum. Ama bakın, kendime oranla diyorum. Bunu da gurur duyarak belirtmiyorum. O kadar az okuyormuşum ki eskiden, ama neyse ki bunu farkettim ve kendimi verdim biraz.

Şüphesiz ki, okuduğum şeylerin en iyilerinden biri Carl Sagan’ın ünlü “Mesaj“ı idi. Saramago’dan yine bir eşsiz eser buldum; “Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl“. Salinger’a başlamak için geç kalmış da olsam tüm eserleri güzeldi, ayrıca Paul Auster’ın “Son Şeyler Ülkesinde“si ve “Yalnızlığın Keşfi” dikkate değer. Kafka’nın “Dava“sı, Palahniuk’un “Görünmez Canavarlar“ı, Emrah Serbes’in “Erken Kaybedenler“i, Yusuf Atılgan’ın her bir şeyi, ama elbette “Anayurt Oteli“. Hepsi harika idi. Bir de 2011’in son günlerine sıkıştırdığım “Madde-22” var. O da bambaşka bir başyapıt.

Ve tabi, Vüs’at O. Bener. O hepsinden başkaymış.

2011’de izlediğim en iyi filmler

Hiç şüphesiz ki, 2011’in en iyisi, en çarpıcısı, en en filmi, “Melancholia” idi. Trier’in kadınlara olan bakışının tepetaklak olduğu bu film, etkileyici (ama gerçekten müthiş etkileyici) olduğu kadar düşündürücüydü de. Tam bir başyapıt oldu benim gözümde. Woody Allen’ın ısrarla Woody Allenlığını sürdürdüğünün kanıtı olan “Midnight in Paris” ise kahkahalarla güldürürken hüngür diye ağlatma yetisine sahipti bünyemde. Muhteşem. Bir de elbette Nuri Bilge’nin “Bir Zamanlar Anadolu’da“sı, her ne kadar hâlâ “Uzak” kadar olmasa da, harikulade bir işti. Aklımda kalan bu üç filmin dışında, daha birkaç gün önce izlediğim ve bayıldığım “Another Earth“, aşk acısını çok feci yansıtan “Les Amours Imaginaires“, Behzat Ç.’nin hatırına “Seni Kalbime Gömdüm“, naif bir güldürü olan “The King’s Speech” ve Solaris & 2001: A Space Odyssey karışımı olan “Moon” oldukça güzel filmlerdi. (Gerçi Moon 2011’de miydi, emin değilim.) Hepsine on numara beş yıldız verdim geçtim. Oh.

Tabi bir de, bu sene yapılmamış olup da benim yeni izlediğim onlarca film var, onlar ayrı. Ve en önemlisi, burada paylaşamayacak kadar çok sevdiğim olağanüstü güzellikte filmler izledim, bilin de.

2011’de dinlediğim en iyi müzikler

Yepyeni şarkılar ve şarkıcılar keşfettiğim bir süre yaşadım/yaşıyorum. O sebeple bu kısmın hayli uzun olması gerek aslında. Ama tam aksi, hayli kısa olacak. 2011’in en büyük kazancı oldu benim için; Cenk Taner ve Kesmeşeker. Bunca yıl mal gibi şekersiz yaşamışım. Oysa burada böyle bir memba varmış.

Bunun yanında “İncesaz“ımızdan da şaşmadık, nasıl şaşabilirdik, onlar bir müzik grubu bile değil, onlar adeta bir güzel insanlar topluluğu.

2011’de izlediğim en iyi diziler

Tabi ki, 2011 “Behzat Ç.” yılı oldu. Kimsenin itirazı olamaz buna. Onun yanında “Leyla ile Mecnun” da beklenenden fazlasını verdi, veriyor. “Üsküdar’a Giderken” ise tam anlamıyla ağzımıza bir parmak bal çaldı ve kaçtı, üzdü.

Ama asıl olay, “Breaking Bad“de idi elbette. O kendini bile aştı. Ve tabi, “Boardwalk Empire“. Ve tabi “Californication“. Ve tabi “Game of Thrones“. Ve tabi, çok dizi izliyorum, evet.

Ayrıca “House M.D.” biraz toparlasa da, artık sona yaklaşıyor. “Fringe” ise, eh işte kıvamında, yukarıdakilerin yanına yaklaşamaz.

2011’in en akılda kalıcı olayları

Çok şey oldu gerçekten de 2011’de, hem Türkiye’de hem dünyada. Ama şimdi bunları burada sıralayacak halim yok, zaten tv’ler bir-iki hafta boyunca özetlerler bunları hep, oradan bakın.

Ama değinmeden geçemeyeceğim birkaç şey de yok değil. En önemlisi elbette futboldaki şike skandalı. Şikip attılar yani resmen zevkimizi. Hadi bunu geçtim. Siyasal ahlaksızca pislik işleri işte.. Ama Japonya’daki tsunamiyi unutamam. Nasıl da canlı yayında felaket filmi izler gibi izledik, insanlığımızdan utanacağımız yerde. Sonra, genel seçimler. Lan yine seçildi bu ampuller ya. Eheh, buna şaşırmadığımızı da itiraf edelim kendimize.

Neyse neyse, benim için 2011’in en önemli olayı şuydu: Asteroid 2005 YU55. Çoğunuz farkında değilsiniz ama (itiraz etmeyin değilsiniz işte!), tam anlamıyla direkten döndük, Dünya, 2012’yi beklemeden yokolacaktı neredeyse. Hani teğet geçti diyor ya abi. Aynen öyle. Lâkin o kadar hoşuma gitti ki bu olay, o kadar güzeldi ki, anlatamam.. Gerçek anlamıyla astronomik bir ihtimalin gerçekleşmesine ramak kalmıştı, Ay’dan bile daha yakındı bize bir süreliğine, bu taş parçası. Hem ay da nedir ki, daha irice bir taş parçası. Neyse, geçip gitti ama aklım ve kalbim onda kaldı. Unutmayacağım seni YU55. (Melancholia’yı bu kadar sevmiş olmam da rastlantı olamaz, batsın bu dünya!)

* * *

Bunlar dışında, 2011‘in sanıyorum ki kimseye bir faydası olmadı, kimseyi görmedim “çok güzel yıldı lan” diyen. Ben de kaydadeğer bir şey yapmadım, mal gibi durdum üç-beş olayın dışında. Ama dediğim gibi, zaten yeni yıl ya da yılbaşı kavramları çok göreceli, İsa’nın değil kendi doğduğum günü baz alasım var. Neyse.

Ekleyeceğiniz bir şeyler varsa yazın yorumlara, benim eksik bıraktığım. Maksat kayıtlar dolsun.

Yeni yılınız şey olsun, dur bakayım ne oluyordu, neyse canım işte. Takılın öyle. ♣

Üst Kattaki Raskolnikov

Son zamanlarda televizyonlarda yayınlanan en iyi reklamı buldum. Şu aralar çokça dönüyor zaten, eminim siz de görmüşsünüzdür. Gerek fikri, gerek çekim kalitesi, gerekse de tanıttığı hizmet açısından eşsiz. Ki en önemlisi bu herhalde.

Doğru dürüst bir ürünü (ürün dediğime bakmayın tabi de, reklam ürün tanıtır sonuçta), duyarlı bir biçimde ne de güzel anlatmışlar. Elbette burada duyargalarını açması gerekenler bizleriz, halihazırda okuyabilme imkanı olanlar. Bazı insanların hayatlarının ne kadar zor olduğunu tekrar, tekrar farketmekle yükümlüyüz. Bu da biraz onu başarıyor. Ama tabi, keşke görme engeli olanlar da görebilseydi.

İsteyince güzel reklamlar da oluyormuş demek ki.

Bir de aklıma şu geldi, eskiden, televizyon denilen mendebur alet, şeytan icadı (yuh abartma artık) yokken piyasada, radyo tiyatroları olurmuş. İnsanların hayalgüçlerinin nasıl geliştiğini düşünsenize.. Muhteşem yahu. (Sırf bu vesileyle Woody Allen‘ın “Radio Days” isimli filmini de önereyim, kaçayım.) ♣

Riya Terörü

Eğri oturup doğru konuşalım hadi. Hatta eğri de oturmayalım, belimiz ağrır zira, ne gerek var.

Bu kez es geçilemeyecek kadar ciddi bir olay yaşandı, malumunuz. En az yirmidört insan öldü. Adına terör diyorlar ya, bence terör değil, bildiğiniz “error” bu. Sistemimizin ciddi bir hatası yani, mavi ekran verdiriyor.

İşin siyasi, askeri ya da uluslararası boyutuyla ilgilenmiyorum şu anda. Onlarla ilgilenen çok kişi var zira. Tek istediğim, aslında ne kadar riyakâr olduğumuzu vurgulamak. Hepimizin.

Terör saldırıları gerçekleşiyor, mütemadi biçimde. Her saldırıdan sonra, her kafadan değişik sesler yükseliyor. Lâkin o seslerin tamamı, bencil notalar içeriyor.

Herkes, ama istisnasız herkes bu olayı kullanıyor.

İktidar partisi muhalefete yükleniyor, topu BDP’ye atıp hâlâ tribünlere oynuyor. Oy peşinde.

Muhalefet iktidarı suçluyor. O da küpünü doldurma çabasında.

Medya reyting peşinde. Başka da zerre kadar derdi yok.

Faşist kafalar seslerini yükseltiyor. Onların da iyisine geliyor tabi, haklı çıkıyorlar.

Antimilitarist düşünce sahipleri manasız ölümler adına dert yanıyor.

Vatandaş ise her daim ağzına sakız olacak gündem aradığı için, konuşuyor.

Ben de bunu yazmaya kalkarak kullanıyorum. Ben de riyakârım.

* * *

Olan tek şey, ölen insanlara oluyor. Onlar öldükleriyle kalıyorlar, gerçekten üzülen, ateşin düştüğü birkaç aile oluyor. Herkes acıyı kendine yontup sahipleniyor oysa ki.

Boş konuşmakta, en önemlisi, boş hisler hissetmekte, kendimizi kandırmakta üstümüze yok. ♠