Tarihsizlik Atlasında Gündoğmamış Sabahlar

dawn_by_grigant-jpg-625x385_q100

Orhan Veli gibi, gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkıyorum yola; ama onun gibi denize açılmıyor ve onun gerekçe ve arzularını taşımıyorum. Benim arzum; dolmuşa binip şehrin merkezlerinden birindeki çokkatlı bir binada bulunan iş ofisine ulaşmak.

Evden çıkıyorum, gökyüzünde ay. Yürüyorum, sokaklarda hüzünlü başıboş köpekler. Durağa gidiyorum, zombilerden daha ifadesiz okul çocukları, çalışanlar, çalışmayanlar. Dolmuşa biniyorum; dolmuşçu bile henüz ayılamamış belli ki, zira dolmuşu dolmuş yapması gereken en ufak bir nota bile yok etrafta. Hava hâlâ karanlık. Dolmuşun saati bozuk; muhtemelen ayarlarken 24 saatlik ayrıntıyı gözardı etmişler ve o yüzden dijital kızıl kırmızı saat “20:08″i gösteriyor. Hava karanlık, akşam saat sekiz, ben yeni uyanmışım ve nihai ve küllî bir akıl oynatmasına bir basamak uzaktayım.

* * *

Görse, Halit Ayarcı’nın bile utanacağı bu saat ayarlamasının sebebine dair bir sürü iddia var, resmi söylemler var. En mantıklı (gibi görüneni) tabii enerji tasarrufuna dair olanı. Gerçi onu da tam olarak anlamış değiliz; tasarrufu mu ediyoruz, o mu bizi ediyor; bu kadar tasarrufane bir durum oluyor muymuş bu ayar sayesinde, vesair. Söylenegelen bir diğer sebep, daha doğrusu spekülasyon şu minvalde: “Üç tane meczup sabah namazlarını daha rahat kılabilsin diye koca bir milletin tüm ayarlarıyla oynamak.” Bu sebebi ben çok seviyorum; özellikle de meczup kısmını.

Lâkin hakiki sebep, bunlardan hiçbiri olmamalı. Bence hakiki sebep; sırf bokluk olsun diye, sırf ayar bozmak olsun diye oynayabiliyor olmak. Çünkü insanların ayarlarını ne kadar bozarsan, onları o kadar iyi kontrol edersin.

* * *

Lisede çok sevdiğim bir tarih öğretmenim vardı. Ondan duyduğum sözü unutmamayı seviyorum: “Tarihi, tarih atlası üzerinde öğrenmezseniz, bildikleriniz havada yüzer.” 

Bugün Türkiye’de sistemli olarak yapılan şey, tam olarak budur. Bilinen her şeyin külliyen değiştirilmesi, ama sürekli değiştirilmesi, kaypak bir zemin yaratılması, en basit gerçeklerin bile çarpıtılması, baştan yaratılması ve yazılması; insanların tüm dengelerini bozuyor. Bir ay önce söylenen şeyler bile, tekrar dile getirildiğinde siyahla beyaz kadar fark edebiliyor. Bu yalan ve düzen imparatorluğu, sadece dansözlük mekanizmasına ait bir amaç içermiyor; yani sırf, yapılan hataları örtbas etmek için değil. Bu, bilerek ve istenerek yapılan bir şey.

Neden Bindokuzyüzseksendört‘te, eski gazetelerin haberleri bile değiştiriliyordu? Yenikonuş neden icat edilmişti? Oradaki insanlar hangi tarihte yaşadıklarını, hangi ülkelerle neden ve ne kadardır savaştıklarını bile bilmiyorlardı. Bilmedikleri için, Stalin’in tavuğu gibi, delibaş ve şaşkın geziniyorlardı. Hiçbir şey yapamıyorlardı.

Neden Stalin, Troçki’yi fotoğraflardan bile sildirmişti?

* * *

Bu düzen böyle; girdiğimiz ‘tek kişi’ yolu böyle. Bugün bu durumun tarihteki örneklerine maalesef iyiden iyiye öykünüyorsak artık, ezilip büzülüyorsak ve dâhi ben bu yazıyı bile sansürlemek zorunda hissediyorsam kendimi; bunun sebebi bellidir: Bu işin başka yolu yok. O yola, dar olduğu için çıkışı sadece ileride olan aşağı eğimli bir tünele girer gibi girdik bire kere; ne geri dönebiliriz, ne de olduğumuz yerde kalabiliriz.

Son bir ihtimal; belki son bir deli kuvvetiyle, tüneli kırar geçebiliriz.

Ve son olarak, bu boktan sene biterken, kişisel almanağımızda yer etmiş her şeyi yakıp yok etmek imkânı diliyorum.

Ama zeytin fidanları hâlâ fidan, hâlâ çocuktur.”

Reklamlar

15 Yıllık AKP İktidarının Kazandırdıkları

akp

Ne zaman ülkede dandik bir şeyler olsa aklıma gelen, biraz ferahlatıcı, biraz da gerçeklerden uzaklaştırıcı bir düşünce pratiği oldu bu fikirler silsilesi bir süredir. AKP ve zihniyetinin günün birinde tarihin boktan sayfalarına -zira insanlık tarihinde ancak öyle bir sayfa hak eder bu yaşadıklarımız- karışacağı bir dönemin varlığını kabul etmem gerekiyor, bu kazanımları düşündüğüm zaman. Oysa bunun gerçekleşme ihtimalinin zayıflığının da farkındayım. Yani bir nevi ütopya denebilir bunlar için, daha da iyi bir ifadeyle, bir ütopya sırasında bize kılavuzluk edebilecek maddeler. Ortaya çıkan bazı gerçekler. Hakiki düşünceler. Nedenler ve nasıllar.

Gerçekten. AKP yönetiminin bize kazandırdığı büyük bir bilinç var.

Kötü yönetim

Şu on beş yılda o kadar çok şey oldu ve bunların o kadar büyük bir kısmını unuttuk ki aslında, bu kötü yönetimsel maddenin altını doldururken örnek vermekte şimdi ben bile zorlanırım. (Ama hazır çiçeği burnunda başbakanımız ortaya çıkmışken şunu hatırlatalım: Kendisinin daha ilk ulaştırma bakanlığı sırasında gerçekleşen hızlı tren faciası. Sene 2004. Bak, bırak istifayı, oradan yürümüş de başbakan olmuş ya kulum!) Ve yine de zihinlerimizin derinlerinde saklı o kadar çok skandal var ki.

AKP, yaptığı her şeyde -ki bu şeylerin çoğu çok kötü şeylerdir- büyük rezilliklere imza attı. Fakat hamasetle, ülke insanının yozluğuyla, din propagandasıyla bugünlere kadar geldi. İyi yaptığı birkaç şey bile büyük falsolar barındırdı. Eh, sağ olsunlar bunları da insanların gözlerine gözlerine soktular, zira iflah olmaz da bir utanmazlık düzeyindeler. Eskiden (yukarıdaki şu gazete gibi) medya da bağımsızdı, biatsızdı, birazcık daha onurluydu; dolayısıyla bu hataları, bu rezillikleri ortaya koyabiliyordu.

Dik durun, eğilmeyin, nasıl olsa bu millet sizinle. Gerçekten.
Dik durun, eğilmeyin, nasıl olsa bu millet sizinle. Gerçekten.

Peki bu rezilliklerin, bu kötü yönetimin bize faydası ne oldu? Şu: Olası bir iktidar kaybında, bunların yerine gelecek olan, diyelim ki şu andaki ana muhalefet kanadı, müthiş bir bilgi birikimine ve tecrübeye sahip artık: Kötü örneklerin en güzelini yaşadı yıllarca, nelerin yapılmayacağını, nelerin nasıl yapılmayacağını müthiş kavradı. Partilerin programları bile değişti. Partilerin kendi yönetimleri daha demokratik oldu (en azından eskiye göre, en azından bazıları).

Artık iktidar değişse, başa gelenlerin yanlış yapma lüksü olmadığı gibi, bunun olmasının imkanı da yok. Gelen ne yapacak? O kadar laf ettikten sonra böyle yolsuzluklara mı girişecek? İşçinin, emekçinin hakkını mı gasp edecek? İnsan haklarını mı ihlal edecek? Gösteri yapan gençleri mi öldürecek? Eğitim sistemini mi mahvedecek? Polis devleti olmayı mı sürdürecek? Din tüccarlığı mı yapacak? Cahil halkı manipüle mi edecek? Yargıyı mı ele geçirecek? Medyayı mı şekillendirecek? Saraylarda mı oturacak ulan!

Bunların hepsinde o kadar dibi gördük ki, daha kötü olması için ciddi ciddi IŞİD’in falan başa gelmesi gerekiyor artık. (Lan?)

Algısı açık insanlar için kötü örnek, en iyi örnektir.

Ülke insanının hakiki yapısı

İşte en sevdiğim madde bu. Çok da açık aslında, ama daha da açalım. AKP sayesinde son on yılda ortaya çıkan güruh, herkesin malumu. Cahil, reyisçi, biatçı Anadolu çomarları [bu linki mutlaka okuyun] bunlar. Kimliksiz, kişiliksiz, birey olamamış; sürüdeki koyunlardan daha düz, içlerinde ve dışlarında sadece pislik barındıran, kendi çıkarları için her şeyi yapan, insan haklarından bihaber, dinle yoğrulmuş zihinlerinde doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar sığır, milliyetçi ve hamasi duygularla aptallaşmış, cinsel açıdan bastırılmış/saptırılmış, gereksiz bir güruh. Gereksiz olduğu kadar da, çoğunlukta olan bir güruh (Evet, Çoğunluk filmine bir kez daha selam olsun).

Bu güruhu bugün hepimiz tanıyoruz (tabii onlardan biri değilsek) vefakat bundan yaklaşık on yıl önce, böyle bir topluluk hayatımızda yoktu. Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk!

Senelerce bok varmış gibi övülen Anadolu insanıydı aslında bu topluluk. Mahallemizin samimi esnafıydı. Amcalarımız, dedelerimizdi. Delikanlı gençlerimizdi. Yaşlı ve tonton teyzelerimizdi. Vatanını milletini seven, namazında niyazında ağabeylerimizdi. Geleneklerine göreneklerine bağlı Türklerdi.

Ama aslında öyle değillerdi işte. Bunlar, 100 sene önceki devrimden nefret eden, Osmanlı ve biat sevdalısı çomarlardı. Yıllarca Anadolu’dan Anadolu’dan göründüler bize, ama oradan, otantik bir şekilde göründükleri için tatlı tatlı baktık biz. Onlar -tıpkı türbanlı bacılarımız gibi- ötekiydi bizim için.

Ne zamanki iktidarı ele aldılar, bütün yaldızları döküldü. Tişört ya da şort giyen kızlara orospu, içki içenlere kâfir, özgürlükçü insanlara anarşist dediler. Kendilerine karşı olan herkese (hatta bırakın karşıyı, aynı fikirde olmayanlara bile) her türlü etiketi yapıştırdılar, lanetlediler. Sayıları da bir hayli fazla olduğundan, kazandıkları yoğun cüretle her şeyleri hakları gibi görmeye başladılar. İnsan gibi yaşamaktansa nefret etmeyi tercih ettiler.

Bu ve bunun gibi çeşitli 'izdiham' görselleri, mevzubahis güruhu iyi tanımlıyor bence. Olay görgüsüzlükte, kültürsüzlükte de değil yalnızca; her şeyi kendine hak görmekte, diğer insanları önemsememekte, tamamen kendini düşünmekte, bencillik ve saygısızlıkta. Sevgisizlikte.
Bu ve bunun gibi çeşitli ‘izdiham’ görselleri, mevzubahis güruhu iyi tanımlıyor bence. Olay görgüsüzlükte, kültürsüzlükte de değil yalnızca; her şeyi kendine hak görmekte, diğer insanları önemsememekte, tamamen kendini düşünmekte, bencillik ve saygısızlıkta. Sevgisizlikte.

Bunlar son on yılda oldu, güçlerinin ayırdına vardıklarında. Tam da bu yüzden, bu insanlara iyi gözle bakmak -en azından benim nazarımda- artık imkansız. Eline gücü geçirince onu nefret için kullanan bir güruh, bokun soyudur çünkü.

İşte AKP iktidarının bize kazandırdığı en güzel bilinçtir bu. Halkını gerçekten tanımak. Reyis haklı, din bu ülkenin çimentosu. O yüzden de yapı çürük, yapı boktan.

Din

Hah, madem din dedik, dine gelelim. AKP’den sonra, dinden soğuyanların sayısını biliyor musunuz? Ben bilmiyorum ama azımsanamayacak kadar çok olduğuna eminim. Bu insanların, sırf AKP dindar, o zaman ben dindar olmayayım, gibi bir dürtüyle hareket etmediklerine de eminim. Sağ olsun AKP, bize dinin de ne olduğunu hatırlattı. Ya da hadi daha duyarlı olanlar için şöyle diyeyim: AKP, dinin ne kadar tehlikeli bir silah olduğunu hatırlattı. Tarih boyu bir sürü diktatör bunu her defasında uyguladı ve her defasında olumlu sonuç elde etti halbuki; ama biz de her defasında, aşık olur gibi bu tongaya düştük. E hani din, kitlelerin afyonuydu? Bunu Marx söyleyince komünist oluyor, ama Reyis din bu milletin çimentosudur deyince reyis mi oluyor! Eh, tabii.

Belki Sakallı, bunu bizim hissettiğimiz anlamda söylemedi evet; ama afyon altında uyuşturulmuş insana da, yine uyuşturucuyu göstererek istediğin bir sürü şeyi yaptırabilirsin. Görmüyor musunuz?

Buna daha ne yorum yapayım be? Fotoğraf kendi kendisini açıklıyor.
Buna daha ne yorum yapayım be? Fotoğraf kendi kendisini açıklıyor.

Şimdilerde laiklik yine gündeme girdi. AKP’nin ilk yıllarında, laikliği endişe eden insanlarla dalga geçiliyordu hatırlarsanız, fakat o günler geride kaldı, o güzel insanlar da kim bilir nerede çözüldüler. Artık her şey yapılabilir durumda ve halk desteği inanılmaz. İçinden çıkılmaz bir kısırdöngüye girdik çoktan: Din isteyenlere daha çok din ver, onlardan daha çok oy al. Onlara daha çok çocuk yaptır, nüfusu daha da arttır, onlara da din ver, onlardan da oy al.

AKP, dinin ne olduğunu ve insanlık tarihinde kendisine yer buldukça ne olacağını, başarıyla anlattı. En azından düşünme yetisi olan insanlara.

Elimizdekilerin kıymeti & Kendi gücümüz

AKP’nin tıpkı muhalefete öğrettiği gibi, bizatihi bize de öğrettiği şeyler çok. Örneğin elimizde tuttuğumuz ama kıymetini algılayamadığımız şeyler. Özgürlük. İnsan hakları. Kadın hakları. Mahalle baskısının olmayışı. Ucuz bira. Vesaire. Bunların büyük kısmının farkında değildik aslında. Yani düşünsenize, AKP iktidarı, birkaç sene önce zorunlu genel sağlık sigortasını yasalaştırdı. Bunun diğer ismi TC vatandaşı olmak için haraç ödemektir. Bilmeyenler bir zahmet araştırsın. AKP iktidarı, zamanında zina yasasını çıkarmaya kalktı. Düşünsene, sevgilinle seviştiğin için ceza alacaktın. AKP iktidarı, daha geçenlerde, kiralık işçi yasasını onayladı. Bunun diğer ismi de zaten modern kölelik.

Bunları yaşıyoruz biz ve -Spartaküs’ten falan 2000 yıl sonra mesela- 2016 dünyasında, elimizde bunlar varmış lan, diye düşünüp hayıflanıyoruz. Belki ilerde elimizden gidebilecek şeyler için şükrediyoruz.

Şüktürün gidin be!

Tabii bunlara tepkiler de veriyoruz bazen. Tam da bugünlerde 3. kutlu yıldönümü gelen Gezi‘nin etkilerini sadece biz değil, onlar da gördü. Onların görmesi çok umrumda değil. Fakat bizim görmüş olmamız mühim. Evet, iktidarı falan devirmedik; evet inanılmaz büyük kazanımlar elde etmedik; ama en azından, çok da damarımıza basıldığında reaksiyon verebildiğimizi öğrendik. Nazi Almanyasındaki Yahudiler, bu reaksiyonu veremedikleri için yok oldu. Bu unutulmasın.

Ha, bu reaksiyon bizi kurtarmaya yeter mi, emin değilim. Birçokları gibi ben de düşünüyorum, bugün ikinci bir Gezi patlasa, nasıl patlar? İlki kadar etkili olur mu? Acaba orada gazımızın büyük bir bölümünü attık ve bunu da normalleştirdik mi? Acaba dayanma eşiğimiz yıllar içinde yükseldi ve yeni Gezi’ler doğurabilecek olaylar karşısında bile zaten pasif mi kaldık? Bu sorular, zamanı gelene kadar kimsenin yanıtlayamayacağı sorular, ancak tecrübe ile anlaşılabilir. Ama ne olursa olsun. Gezi toplumu ayrıştırdı; safları belirledi. Günü gelince, o gün gelirse, ya ölecek bu insanlar ya da siktirip gidecek. Ama boyun eğmeyecek.

Bence gidecek. Gitmeli de.

Türkiye İran olur mu, sorusu on beş yıl önce sorulmaya başladığında, hep evet dedim. Evet, olur, ama şöyle: Türkiye’nin de aydınları, İran’ın aydınları gibi insanca yaşamak için kaçar, kalan ‘ötekiler’ ise kendi pisliğinde boğulur. Çünkü kalanlar ikna edilemez-anlayışsız-kötü-kötü-kötü kişilerdir. Kalanlar dogmacıdır, dindardır, cahildir, cüheladır. Bunlarla baş edilmez. Bunlar orktur. Bunlar uruk-haidir.

* * *

Bu saydıklarımın dışında da, AKP’nin -elbette ki dolaylı yoldan, yoksa onların doğrudan olumlu hareketlerde bulunduğu nerede görülmüştür- kazandırdığı şeyler vardır. Şimdilik ben bunları bulabildim ve sıraladım. Fakat bana bunlar da yeter. Yeter ki önümüze bir şans gelsin, buradaki ütopik düşünceler hayata geçme fırsatı bulsun. Dibe vurmadan yukarı çıkmak, dibe vurup çıkmaktan daha zordur. Denizin tabanına değince ayaklar, hız alıp zıplamak mümkündür çünkü. Aksi halde yükselmek için çırpınıp durmak gerekir, bu da çoğu zaman daha aşağıya gitmeye sebebiyet verir. Ülkedeki pislikleri gördükçe buna yönelik inancım artıyor. Tabii ki her defasında ‘daha ne kadar kötüsü olabilir,’ diyoruz, ve oluyor da; ama cidden her şey giderek kötülüyor. Bu da bana, umut veriyor. Fakat güneşli günlere biz yetişebilir miyiz? Sorun burada.

İmkanım olsa ben çeker giderim. Çünkü bir kez yaşayacağım. Koca dünyada bunların pisliğini niçin biz çekiyoruz ulan? Böylesine küreselleşmiş bir gezegende, yanıbaşımızdaki insanların insanca yaşadıklarını görmek, gördükçe de buradaki hayata hayıflanmak size de dert vermiyor mu? Bana veriyor. Benim İsveç’teki, Almanya’daki, Yunanistan’daki bireyden neyim eksik? Şans mı? Bunun nedeni ne? Tesadüf mü?

Tabii ki tesadüf. Her şey tesadüftür. ♦

Riya Terörü

Eğri oturup doğru konuşalım hadi. Hatta eğri de oturmayalım, belimiz ağrır zira, ne gerek var.

Bu kez es geçilemeyecek kadar ciddi bir olay yaşandı, malumunuz. En az yirmidört insan öldü. Adına terör diyorlar ya, bence terör değil, bildiğiniz “error” bu. Sistemimizin ciddi bir hatası yani, mavi ekran verdiriyor.

İşin siyasi, askeri ya da uluslararası boyutuyla ilgilenmiyorum şu anda. Onlarla ilgilenen çok kişi var zira. Tek istediğim, aslında ne kadar riyakâr olduğumuzu vurgulamak. Hepimizin.

Terör saldırıları gerçekleşiyor, mütemadi biçimde. Her saldırıdan sonra, her kafadan değişik sesler yükseliyor. Lâkin o seslerin tamamı, bencil notalar içeriyor.

Herkes, ama istisnasız herkes bu olayı kullanıyor.

İktidar partisi muhalefete yükleniyor, topu BDP’ye atıp hâlâ tribünlere oynuyor. Oy peşinde.

Muhalefet iktidarı suçluyor. O da küpünü doldurma çabasında.

Medya reyting peşinde. Başka da zerre kadar derdi yok.

Faşist kafalar seslerini yükseltiyor. Onların da iyisine geliyor tabi, haklı çıkıyorlar.

Antimilitarist düşünce sahipleri manasız ölümler adına dert yanıyor.

Vatandaş ise her daim ağzına sakız olacak gündem aradığı için, konuşuyor.

Ben de bunu yazmaya kalkarak kullanıyorum. Ben de riyakârım.

* * *

Olan tek şey, ölen insanlara oluyor. Onlar öldükleriyle kalıyorlar, gerçekten üzülen, ateşin düştüğü birkaç aile oluyor. Herkes acıyı kendine yontup sahipleniyor oysa ki.

Boş konuşmakta, en önemlisi, boş hisler hissetmekte, kendimizi kandırmakta üstümüze yok. ♠

Siktirin Gidin Lan Buradan! Keserim Topunuzu!

Hani eski usul mahallelerde, eski usul bunak amcalar olur, yedi gün yirmidört saat balkonda durur, gelene geçene laf atar.. Bir nevi “Benim Adım Cemil” Cemil gibidir. Yaşlıdır tabi bunlar, yaşın getirdiği aksilik yüzlerinde asılı durur.

İşte bu amcaların en büyük düşmanı, kapısının önünde yedi gün yirmidört saat top tepen piç kurusu çocuklardır. Bu piç kuruları da, kendilerine atfedilen bu yersiz ve terbiyesiz lakabı doğru çıkarmak için ellerinden geleni yaparlar. Öyle ki, amcanın da inadına, top tepecek daha başka birçok boş arazi varken, yine onun kapısının önünde oynayıp onun camlarını indirirler. En keyiflileri, o amcanın küfürleridir zira. Yaratıcı laflar vardır.

Amca küfrettikçe, piç kurularının kollarını bacaklarını kıracağını söyledikçe, inanmaya başlar şahsı zatisine. Aslında kendisini kandırır, bunu da bilir birazdan. Ama kendisini kandırdığını en çok o top tepiciler bilir, amcayı o kadar sallamazlar ki, o kadar olur.

– – –

İşte bizim de bir başbakanımız var başımızda, yaşlı bunak amca moduna bağlamış. Piç kurularına bağırıp çağırıyor, “keserim lan topunuzu!” diye haykırıyor. Ramazanın hürmetine bir şey yapmayacağını söylüyor şimdilik, ama bıçak da kemiğine dayanmış yani, herkes bilsin.

Piç kuruları da bir taraflarıyla gülüyor kendisine.

Biz de eğleniyoruz işte bu gülmece sayesinde de, olan oluyor, ölen ölüyor bu sırada. Bizimki de başbakancılık oynuyor. Kerata. ♣

Ulan beni de milliyetçi, militarist konuşturdunuz ya, neyse.

Bir Yaşayan Ölülük Müessesesi Olarak Politi-zombiler

Zombi nedir? Güzel bir şey, değişik bir külliyat. Pek severim, bilen bilir.

Peki nerede olur? Buralarda değil, orası kesin.

Efendim, tarihsel gelişime bakıldığında, kültürümüzde “zombi” veyahut “yaşayan ölü” kavramını görmek hiç de mümkün değil. Bin yıldır Müslüman olan bir milletin zihninde böyle bir şeyin yer etmemesi de oldukça normal zaten. Hatta Hristiyanlık’ta da böyle bir şeyin olmadığı, aslında bunun ilkel Afrika kabilelerine ve voodoo büyülerine dayandığı bilinen bir durum. Son birkaç yüzyılda ise, özellikle Avrupa edebiyatında boy göstermeye başladı. George A. Romero üstat da onu sinemaya uyarlayarak kocaman bir kültürün önünü açtı.

Dediğim gibi, ben zombi külliyatının kültürümüzde yer olmadığını düşünüyordum. Yani, bugünlere kadar.

Meğer varmış. Zombi denilen şey, bizde de varmış, üstelik de en can alıcı noktamızda, doğrudan doğruya politik yaşantımızda.

Efendim, malumunuz, 2011 Genel Seçimleri yapıldı. Kimisi hezimete uğradı, kimisi zafer kazandı. Hatta başarı bile tamamiyle göreceli hale geldi, herkese göre değişti. Kimin başarılı olduğundan öte, bu politi-zombiler ilgimi çekti benim de.

CHP’nin oy oranından sonra, mezarlarından ellerini çıkaran zombiler, ağır ağır yürümeye başladı. Deniz Baykal, Önder Sav, Canan Arıtman gibi yaşayan ölüler dirildi, daha şafak gelmeden “kuoorulltaaeeyy” demeye başladı. Kurultay yani. İyi de, sizin devriniz geçmemiş miydi yahu?

Geçmemiş işte. CHP’nin yıllar sonra doğru düzgün ilk adımı olan Yeni CHP söylemini çekemeyenler, veyahut salt başa geçmek için herhangi bir şeyi beğenmeyecek olanlar cortladı. Halbuki tamamen temizlenmelilerdi.

İyi niyetinin, merhametinin kurbanı oldu Kemal Kılıçdaroğlu da. Kılıçdaroğlu, -ki fazla zombi kültürünü özümsememiş olduğu artık aşikârdır- kafalarını gövdelerinden ayırmadı onların. Öldü zannedip yürümeye devam etti. Baykal’ı nezaketen milletvekili yaptı, parti içinde muhaliflere de yer verdi.. Tabi ilk tökezlediğinde de ayaklarına yapışacak kan emicileri düşünmedi.

– – –

Şimdi ne olacağını cidden merak ediyorum. Ya düzgün bir silah seçecek Kemal, mesela pompalı tüfek gibi, yoluna devam edecek. Ya da koşmaktan yorulup zombi bile olamadan kadavraya dönecek.

Ama şu var ki, zombilerden kurtulmak gerçekten zordur efendim. Kanınızı emene kadar bırakmazlar, ve en önemlisi, ölmezler. Politi-zombilerden kurtulmak ise nispeten daha zordur, halk olarak prim vermezsiniz, olur biter.

Onları biz yarattık, evet. ♣

2011 Genel Seçimleri Tahminleri

Uzatmaya gerek yok hacılar; bir yazı başlığı, yazı hakkında ancak bu kadar net bilgi verebilir herhalde. Zaten bunları da sadece tarihe not düşmek amacıyla paylaşıyorum. Bu arada, dört çeşit tahminim var. Aslında bazıları da tahmin gibi görünen temenniler. İşte:

Romantik Tahmin:

AKP: %38

CHP: %33

MHP: %12

Bağımsızlar (BDP + Muhtelif): %8 (38 Vekil)

Diğer: %11

Distopik Tahmin:

AKP: %54

CHP: %21

MHP: %8

Bağımsızlar (BDP + Muhtelif): %2 (13 Vekil)

Diğer: %17

Ütopik Tahmin: (Seçim barajı %5 olarak düşünülecek)

CHP: %33

AKP: %26

BDP: %12

MHP: %8

TKP: %6

LDP: %5

HAS Parti: %5

Diğer: %5

Ve en önemlisi, Realist Tahmin:

AKP: %43

CHP: %26

MHP: %14

Bağımsızlar (BDP + Muhtelif): %5 (27 Vekil)

Diğer: %12

Yarın bu saatlerde, aslında pek de değişen bir şey olmayacak. İleriki dönemde ise elbet farklılaşmalar vuku bulacak. Hadi bakalım.. ♣

Not: İzmir için düşüncelerimi daha önce burada ayrıntılı olarak belirtmiştim..