Kayıpla Başa Çıkmanın Mühendisliği*

Canavarın Çağrısı, erken yaşta karşılaşılan bir kaybın resmini çizen, ama bununla yetinmeyip “kayıpla başa çıkmanın” yollarını da irdeleyen, sarsıcı bir roman…

İnsanlık, iki ayağı üstünde durup da az biraz düşünmeye başladığından beri hep ve ilk olarak aynı şeyi merak etmiştir. İlkçağdan günümüze kadar tüm filozoflar aynı sorunun cevabını, aynı boşluktan yola çıkarak aramıştır. Çocuklar bile, seneler boyu önlerine serilecek onca çetrefilli sorunun öncesinde, ilk olarak bunu düşünmüştür.

Bu hayatın anlamı, neresindedir?

Oysa o kadar zor bir soru değildir bu. Cevabı ortadadır çünkü. Hayatın anlamı, sonundadır. Daha doğrusu, bir sonu olmasındadır.

Aslında bu denklem, “hayat” haricindeki şeyler için de geçerlidir. Var olan her şeyin değeri, kaybedilebilir olmasında yatar. Hayat çok değerlidir, çünkü bir gün bitecektir. Gerçek sevgi ve aşk nadide bir pırlanta gibidir, çünkü sevilen kişi elinizden yitip gidebilir. Önünüzde duran bir dilim pasta bile aynı sebepten ötürü biriciktir; az sonra varlığı sonlanacaktır.

Dolayısıyla, bir insanı sevmek eylemi, o insanın yokluğuyla anlamını tamamlayan bir gerçekliktir. Hiç kimseyi, hiçbir zaman, yok olmayacakmış gibi sevemezsiniz.

Patrick Ness’in çarpıcı romanı Canavarın Çağrısı, tam da bu noktadan filizlenen, gücünü bu ikilemden alan bir kitap. Konusunu hayatın içinden seçen, sevmenin ve kaybetmenin maalesef kaderdaş olduğunu vurgulayan, sert ama umut dolu bir öykü.

Annesinin ciddi hastalığıyla baş etmeye çalışan on üç yaşındaki Conor’ın da umut dolu öykülere ihtiyacı var zaten. Yaşadığı şeyler çok zor. Annesi hasta, babası çok uzakta, okulda herkesle kavgalı ve yakın zaman sonra birlikte yaşamak zorunda kalacağı büyükannesiyle de arası hiç iyi değil. O da bu yüzden, bir gece ansızın geliveren Canavar’ın –ki kendisi bir ağaç olur– anlattıklarına kulak kesilmekte bir sakınca görmüyor.

Çünkü Canavar ona öyküler anlatıyor. Ve o öyküler, Conor’a önce anlamsız gelse de, sonunda onu kurtaran şey oluyor. Hayatın “yoklukla” anlam kazandığını, Conor çok genç yaşta öğreniyor.

Pek çok açıdan bakıldığında zorlayıcı, sarsıcı ve karanlık bir kitap, Canavarın Çağrısı. Özellikle de kayıp yaşamış kişiler için, bir hayli üzücü. Ancak bu karanlık tavır, tıpkı tüm karanlıkların, aydınlıkları da peşi sıra sürükleyişi gibi, yalnız başına gelmiyor. En sonra filizlenen umut –ve elbette Canavar’ın anlattığı öyküler– sayesinde Conor, hayatındaki belki de en zorlu günleri atlatmayı başarıyor; içine çok erken yaşta düştüğü kaynar sudan, katılaşmış, sertleşmiş ve güçlenmiş bir yumurta gibi çıkıyor. Kırılsa da dağılmaz hale geliyor.

Elbette kolay şeyler yaşamıyor Conor. Elbette çokça ağlıyor ve elbette yasın beş aşamasından da tek tek geçiyor. Fakat süreç, Conor’ın hayatta kalmasıyla sonuçlanıyor; yani bütün insanların en temel ve yetkin yeteneğiyle taçlanıyor. Çünkü ne de olsa, hiçbir zaman, ölenle ölünmüyor.

Kitabın, bir çocuk kitabına göre fazla sert olduğu düşünülebilir; fakat çocukları, hayattaki değiştirilemeyecek gerçeklerle erken yaşta tanıştırmanın önemi de yadsınmamalı. Yaşanan ya da müstakbel acılarla başa çıkmanın yolu, insanın, içindeki koyu renkli üzüntü sıvısını bir şekilde boşaltabilmesinden geçer. Bu drenajı sağlayan en güvenli sıhhi tesisat türü de sanatın ta kendisidir. Yaşam çoğu zaman sanatı taklit etmiştir ve bu imitasyonların başarı oranı, insanların hislerini olabildiğince kuvvetlendirir.

Canavarın Çağrısı, her yaştan her okuru etkileyebilecek, güçlü bir roman; zira hikâyesini her yaştan her insanın başına gelecek olan kaçınılmaz şeyin etrafında kuruyor. Ve böylece, bir sanat eserinin kalıcılığındaki en önemli etkenlerden birini de başarıyla yerine getirmiş oluyor: tek bir insandan yola çıkıp evrensele ulaşmak. ♠

* Bu yazı ilk olarak Sözcü Kitap ekinde yayımlanmıştır.

Reklamlar

Distopik ve Realist Bir Kara Anlatı*

Geçtiğimiz günlerde Man Booker Ödülü’nü kazanan George Saunders’ın ilk öyküleri de okur karşısına çıktı. Kara anlatılar yine her zamanki kadar karanlık, her zamanki kadar nüktedan

Amerika kıtasından çıkıp da tüm dünyaya yayılmayan şey az. Markalar, çokuluslu şirketler, dev medya kuruluşları, kimi düşünce akımları, silah sanayii, bol bol savaş… ve elbette, kültür. Fakat edebi eserler söz konusu olduğunda bu yayılmacı politikayı her zaman eleştirmek zorunda değiliz, özellikle de George Saunders gibi yazarları okuma şansı bulduğumuz dönemlerde.

Çağdaş Amerikan edebiyatının yükselen yıldızı, öykücü ve romancı Saunders, geçtiğimiz günlerde en saygın edebiyat ödüllerinden biri olan Man Booker Ödülü’nü de kazandı. Daha önce yalnızca öykü ve novellaları bulunan yazar, bu ödülü şubat ayında yayımlanan ilk romanı Arafta ile kaptı.

Bırakalım o orada yükseledursun. Saunders’ın kitapları Türkiye’de yıllardır vitrinde. Son olarak yine Delidolu etiketiyle yayımlanan İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte isimli öykü kitabı, yazarın yazın hayatının ilk günlerine ışık tutuyor.

İçSavaşDiyarı, Saunders’ın ilk öykülerinin yer aldığı, yayımlanan ilk kitabı. Fakat bu “ilklik” herhangi bir çağdışılık taşımıyor. Kitap dünyaya 1996 yılından bakıyor ama yarattığı kestirim ilk günkü kadar taze; çünkü öyküler güçlü, zekice yazılmış ve en önemlisi, tamamı büyük bir öngörü sahibi.

Örneğin kitaptaki son öyküyü, yani “Bereket” isimli novellayı ele alırsak bu öngörüyü daha rahat anlayabiliriz: “Normal” insanları eğlendirmekle yükümlü “Kusurlu”larla dolu bir eğlence parkı ve o parktan kaçıp insanlıktan nasibini almamış bir ülkeyi gözlemleyen bir Kusurlu, öykünün iskeletini oluşturuyor. Distopik bir Amerika yolculuğuna çıkan kahraman, hem öteki olmanın zorluğunu acı deneyimlerle aktarıyor hem de insanların kötülüğünün bir sınırı olmadığını kanıtlıyor. Elbette kahramanın yaşadığı bu belirsiz çağ aslında günümüzün bir yansıması; zira herhangi bir “kusura” sahip olmadıkları halde milyonlarca insan da şu an tam bir “öteki” hayatı yaşıyor ve kısacık ömürleri sefaletle geçiyor.

Diğer öyküler de son derece güçlü. Kitaba adını veren “İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte” yine bir tema parkı ve parka çekidüzen vermesi için alınan bir savaş suçlusunun ortalığı birbirine katışını anlatıyor; “180 Kiloluk Genel Müdür” travmalarla dolu bir zihni yansıtıyor; “Dalgayapar Bozulunca” vicdan azabını, “Isabelle” ırkçılığı öne çıkarıyor. “Ezik Mary’nin Başarısızlıkla Sonuçlanan Terör Harekâtı” işverenlerin daha dikkatli olması gerektiğini vurgularken, kitaptaki en bilimkurgu öykü olan “Son İndirme Bayan Schwartz İçin” sahip olduğumuz anılarla yaşamanın aslında ne kadar zor bir iş olduğunu anımsatıyor.

Yani Saunders’ın kahramanları yine her zamanki kadar garip gureba, fakir fukara; absürt, rezil, üçkâğıtçı ve yalnız. Hatta yapayalnız. Bu yalnızlığın, insana hiç hesaba katmayacağı şeyler yaptırdığını ve insanın hayattaki en büyük gayesinin yalnızlıktan kurtulmak olduğunu gayet iyi kavrayan Saunders, karakterlerini de son derece kalın çizgilerle çizerek onları yalnızlıkla dolu bir dünyanın içine atıveriyor. Yani hikâye, karakterlerin çevresinden akıyor.

Elbette, Saunders’ın resmettiği manzaralar Amerikan kültürüne oldukça bağlı. Fakat öyküleri aynı zamanda evrensel de kılan şey, karakterlerin sahip olduğu bu derinlik. Herhangi bir öyküdeki herhangi bir karakter, herhangi bir yazarın herhangi bir öyküsüne yerleştirilse yine pek sırıtmaz. Çünkü yazar, insana dair, insanla ilgili şeyleri anlatıyor ve bu yüzden, kısıtlı bir dönem anlatısının ya da basit bir olay örgüsünün tuzağına düşmekten kurtuluyor.

Öyle ki, Amerikan İç Savaşı’nı arka planına aldığı ve doğrudan doğruya Abraham Lincoln’ün oğlunu anlattığı Arafta’da bile kültürel bir duygu sömürüne gitmiyor Saunders. Ölümü, yaşamı ve ikisinin arasında kalmışlığı anlatmak için o yılları bir paravan olarak kullanıyor. (Bu arada, “İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte” isimli öyküde, Arafta’nın ilk tohumlarını görmek okuru müstehzice gülümsetiyor; zira bir hayalet hikâyesi birçok yere açılabiliyor.)

George Saunders, “kendine has” tanımlamasını kesinlikle hak eden bir yazar. Gerek öykülerinde yarattığı atmosfer gerekse birbirinden özgün karakterleriyle, modern edebiyattan hoşlanan ve çağımızın dertlerinden mustarip olan okurları kendine mıknatıs gibi çekmeyi başarıyor.

* Bu yazı ilk olarak Hürriyet Kitap Sanat‘ta yayımlanmıştır.

Acımasız Dünyanın Cesur ve Genç Prensesi: Ekşilina Schmitt*

“Ekşilina’nın Hayret Verici Maceraları 2: Mucize Beklerken”, elini hiç korkak alıştırmayan, kalemini hiçbir cümleden esirgemeyen, ciddi ve harbi bir çocuk romanı.

Hayat adil değil. Hiçbir zaman öyle olmadı. Öyle olduğunu da hiçbir zaman iddia etmedi. İyilerin kazanmasının garanti olmadığı, kötülerinse mezalimliklerine rahatça devam edip aklanabildiği, hayırsız bir dünya burası.

Minik prenses ve prenslerin, her şeyin en iyisini hakkettiği inancı da, ancak masallarda geçerli.

Ve masallar, zaten tam da bu yüzden biraz tehlikeli. Egemen ahlaki kuralları daha da pekiştirdiği; hayal gücünün, hiçbir zaman gerçekleşemeyecek kadar ötesinde duran düşleri rasyonalize ettiği ve hepsinden öte, iyi-kötü kavramının içini boşaltıp hayattaki herkesin siyah ve beyaz kadar net olduğu fikrini, çocukların zihinlerine yerleştirdiği için.

Tüm bunlar yüzünden; hakiki olayların hakiki sonuçlarına dair edebi eserler okuyabilmek, hem çocuklar hem de büyükler için önemli olmalı.

Ekşilina Klara Lilith Schmitt on iki yaşında; dört ismi, iki kaplumbağası, bir tane çok yakın dostu ve yıkık dökük bir hayatı var; ve tüm bu bahsettiğimiz hakikatin de birebir içinde. Tam ortasında. Annesi ölümcül düzeyde hasta, babası aileden ayrılmış. Bir zamanlar yaşadığı ve çok sevdiği evinden taşınıp dandik ufak bir apartman dairesine yerleşmiş ve hayatındaki diğer her şey de kötüye gitmeyi sürdürüyor.

İşte Ekşilina’nın hakikati bu.

Üç kitaplık serinin (ilki; Ekşilina’nın Hayret Verici Maceraları: Yıkık Dökük Krallığım, Tudem Yayınları, 2015) ikincisi olan Ekşilina’nın Hayret Verici Maceraları 2: Mucize Beklerken, elini hiç korkak alıştırmayan, kalemini hiçbir cümleden esirgemeyen, ciddi ve harbi bir çocuk romanı. İçinde, fantastik maceralara atılan fırlama çocuklar; tek eğlenceleri, anne-babalarına zekice laf sokmak olan kardeşler ya da genel geçer ve komik olmayan öykü parçacıkları falan yok. Ama bunlar yerine dostluk, hayatla mücadele, gerçek bir aile dayanışması, kabullenme ve umut var.

Bolca umut var.

Zaten kitabın, bir duygu sömürüsü külliyatına dönüşmemesinin en önemli sebeplerinden biri de bu. Ekşilina, hayatındaki tüm zorluklara rağmen umudunu ve gülümsemesini asla kaybetmeyen bir karakter. Ve bunu, umut etmesi gerektiği için yapmıyor; hayatın böyle bir şey olduğunu anladığı için yapıyor. Umut onun içinde, işlevsiz ve sadece adı olan bir apandis değil; ümidini hiçbir zaman yitirmeyen, yaşamsal bir omurilik soğanı.

Ve tıpkı soğanın katmanları gibi, Ekşilina’nın da üst üste yığılmış, hafif geçirgen katmanları var. Birincisi (ve belki de en dipte duranı), temel bir aile hikâyesi aslında. Annesinin hastalığından sonra onları terk edip giden (tabii aslında bu Ekşilina’nın bakış açısı) bir baba var, adı artık sadece “Adam”. Ekşilina, hayata ve her şeye dair öfkesini ona yönlendiriyor; bu yolla belki kendisini rahatlatıyor, belki de bir şeylerden intikam aldığını düşünüyor. Ve babasıyla arasındaki köprüyü yeniden kurmaya çalışıyor. Bir diğer katman annesinin hastalığı elbette. Ekşilina, onun zor durumunun tam anlamıyla farkında; zaten ne annesi ne de diğer insanlar, Ekşilina’ya onu avutacak ya da uyutacak bir ‘pembe yalan’ söylüyor. Ekşilina, kaçınılmaz sonun farkında, elinden gelen tek şeyse, ânı yaşayıp annesiyle olabildiğince mutlu vakitler geçirebilmek. Ve tüm bunların ötesinde, en üstte duran cesaret ve umutla örülü bir kabuk var; hayattaki en baş edilemez gibi görünen şeylere karşı bile dik durabilmek mümkün, diyor bu kabuk, dik durup yeri geldiğinde onunla alay ederek, gülmek. Kahkahalarla.

 Ödüllü genç yazar Finn-Ole Heinrich

Kitabın başarısındaki en büyük etmen, ödüllü genç Alman yazar Finn-Ole Heinrich. Gerek seçtiği konu gerekse onu işleyişi itibariyle, Heinrich her türlü övgüyü hakkediyor. Buna ek olarak, genç yazarın dile ve üslubuna son derece hâkim olması, kitabın edebi değerini katlıyor. Kimi cümleler, Ekşilina’nın anlık bunalımları gibi uzun ve kasvetliyken; diğer pek çoğu, yine Ekşilina gibi net, coşkulu, hayat dolu ve eğlenceli. Ve pekâlâ, bir yetişkin kitabı olarak da okunabilir bu roman; ve hem çocukların hem de yetişkinlerin, belki farklı yönlerden ama eşit miktarda zevk alabileceği böylesine bir kitap yaratmak, hiç de kolay bir iş değil. Buna, itinalı ve temiz bir çeviri de eklenince, kitap bir anlamda kendisini tamamlıyor.

Kitabı tamamlayan bir şey daha var: Rán Flygenring’in çizimleri. Baştan sonra, son derece stilize bir şekilde resmedilmiş kitabın çizimleri, Ekşilina’nın da ruhuyla birebir örtüşüyor. Onları daha da etkili kılan, Tudem’in sert kapaklı, kaliteli baskısı.

Mucize Beklerken; Ekşilina’nın ve hayatındaki tüm ilginçliklerin ikinci perdesi. Üçüncü ve son perde olan Evrenin Sonu ise merak ve heyecanla bekleniyor. Bu zaman zarfında da, çocuklara (ve aslında büyüklere de), cesaretin ve umut dolu gücün nasıl bir şey olduğunu, itinayla anlatıyor bu küçük kız.

* Bu yazı ilk olarak, Birgün Kitap‘ta yayınlanmıştır.

Üç Kahraman, Bir Prenses ve Unutulmaz Bir Serüven!*

Ezber bozan dili, müthiş kurgusu ve aşırıya kaçmayan duygusallığıyla Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün, çeviri çocuk edebiyatında bir ışık gibi parlamaya hazır

Destansı yol hikâyeleri edebiyat ve sinemanın önemli bir kolunu oluşturur; hatta içinde “yol” barındırmayan birçok anlatı bile “kahramanın yolculuğu” denilen bir serüveni tasvir eder. Kısaca bahsetmek gerekirse, bu anlatılarda başkahraman bir şekilde yola çıkar, başından geçen bir dolu olaya göğüs gerer ve sonuçta bu olaylar onu (ve varsa yoldaşlarını) değiştirir. Finale, yani hedefe vardığında da kahraman artık daha güçlü, daha idrak etmiş, daha olgunlaşmıştır. Yüzüklerin Efendisi’nden Matrix’e, Kayıp Balık Nemo’dan Oz Büyücüsü’ne kadar uzanan geniş bir yelpazedeki birçok eser bu izleği kullanır. Hatta karakter odaklı sanat eserinin başarısı burada yatıyor bile denebilir; zira X’in de dediği gibi, hikâye, karakterlere hizmet etmelidir.

Tudem etiketiyle ekim ayında yayımlanan, Amerikalı yazar John David Anderson’ın ödüle doymayan romanı Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün de tam olarak bu düsturu benimsiyor. Özetle, hastalanan öğretmenlerine harika bir gün yaşatmak amacıyla yola çıkan üç ufaklığın başına gelen bir dizi trajikomik olayı ele alan kitap, karakterlerini eğlenceli olay örgüsünün içine cüretkârca atıyor ve şehrin keşmekeşinde onları şöyle güzelce bir sarsıyor; hem onları hem de okuru.

Steve, Topher ve Brand, çok sevdikleri, çok önemsedikleri öğretmenleri Bayan Bixby’nin uğruna, aslında hiç başlamamaları gereken bir serüvene atılıyor. Sıradan bir yetişkin için dünyanın en sıradan seyahati olan bu gündelik patika, şehir insanlarının dünyasına adım atmak zorunda kalan üç adet hobbit için, hayatlarının yolculuğu haline geliyor. İşin kötüsü, bu üç hobbit bile kendi içinde son derece farklı. Hepsinin kendine has kaygıları, düşünceleri ve emelleri var. Ve yazar da bunu bize başarıyla, sanki üç çocuğu gerçek hayatta gerçekten tanıyormuşçasına aktarıyor; her birinin kendi üslubu, kendi kelimeleri, kendi hisleriyle ve başarıyla.

Bir de Bayan Bixby var tabii; tüm bu hercümercin yegâne kaynağı; genç, güzel, idealist, sevgi dolu ve pembe saçlı bir öğretmen. Öğrencilerinin onu bu denli sevmesi hiç şaşırtıcı değil, çünkü yaratıcı ve itinalı bir öğretmenin çocuklar üzerindeki etkisini anlamamak güç oluyor kitabın paragraflarında.

Romanın en güçlü yönü, aynı zamanda yumuşak karnı: Bir hastalık. Yani gezindiği sular bir hayli tehlikeli aslında, her an bir çukura düşüp anlatısını tamamen değiştirebilir. Fakat John David Anderson bu tuzağa yaklaşmıyor bile. Ne bir gram duygu sömürüsü var kitapta ne de bir cümle klişe. Gücü de işte, tam olarak burada: Sahip olduğu müthiş duygusallık, kitabın içinde bir yerlerde saklı ve kesinlikle açığa çıkmıyor; ancak çıkmasa da, bir evin duvarlarından sızan rutubet gibi, kalbinize ve beyninize minik his partikülleri bırakmayı başarıyor. Hiç anlamadığınız bir anda, saçma sapan bir maceranın ortasındayken gözleriniz dolabiliyor ya da sömürüye en açık sahnede asfalyalarınız bir anda gevşeyebiliyor, kahkahayı koyuveriyorsunuz.

Bir başka parantez de üslup için açılmalı: Yazar hiçbir şekilde kolaya kaçmıyor, bir tane anlatı biçimi benimseyip onun yolundan gitmiyor. Mesela Brand’e sürekli yeni kelimeler bulduruyor, Steve’in birçok kavramı –ve de filmi– birbirine karıştırmasına izin veriyor, Topher’ınsa engin hayal gücünü ulu orta göstermesini adeta istiyor. Bu zenginlik de elbette, kitabın mecazi sayfa sayısını bir hayli artırıyor. Yani Brand’in deyimiyle, yazar bir an bile avallamıyor.

Ya verdiği hayat dersleri? Birçok yetişkinin de kulağına küpe etmesi gereken onlarca temel düşünceyi, çocukların ağzından son derece naif, son derece iddiasız bir şekilde aktarmayı başarıyor. “Kahraman olmak için ejderhayı öldürmelisin. Kolay iş değil ama en azından neyle karşı karşıya olduğunu bilirsin,” diyor mesela Topher, “fakat gerçek hayatta ejderha diye bir şey yoktur. İşler asla bu kadar net değildir. Bazen savaştığınız şey sizden saklanır.” Ya da Brand’e uzatıyoruz kulağımızı ve o da bize şunu fısıldıyor: “Acıklı hikâyeleri herkes sever, acıklı hikâye kendi hikâyeleri değilse.”

Rengârenk karakterleri, yaratıcı kurgusu ve güçlü duygusallığıyla Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün, çocuk edebiyatının en özgün eserlerinden biri olmaya aday. Yani. İlk üçe giremese bile, Steve’inki gibi, en azından mansiyon garanti.

* Bu yazı ilk olarak EdebiyatHaber.net sitesinde yayınlanmıştır.

Ölüm de Bir Gün Yaşamı Tadacak!*

DiskDünya serisinin yeni kitabı Tırpanlı Adam, ölümün var olmadığı bir dünyayı resmediyor ve mizahını, tüketim kültürünün kalbine bir mızrak gibi saplıyor

Haftalık market alışverişlerinin, çarşı-pazar gezmelerinin, internet sitelerinde pantolon-tişört bakmanın ya da başka bin bir türlü tüketim eyleminin getirdiği azabı hissediyor musunuz? Devasa bir alışveriş merkezinin cazibesinin yarattığı çekim gücünün, hiçlikleri bile yutan bir karadeliğin çekim gücüne eş değer olduğunu biliyor musunuz? Hafta sonlarında akın akın AVM’lere akan insanları görüp hüzünleniyor musunuz? O halde bırakın artık hüzünlenmeyi ve Tırpanlı Adam’ı okuyun.

Tırpanlı Adam, ünlü fantezi ve mizah serisi DiskDünya’nın on birinci kitabı. Kült İngiliz yazar Sör Terry Pratchett’ın, kelimenin tam anlamıyla kendisine özgü üslubu ve mizahıyla yoğurduğu sayısız kitaptan sadece biri. Seriye hâkim olanların yakinen tanıyıp sevdiği Ölüm karakteri bu kitapta başrolde ve olayların gelişimi de tam onunla ilgili bir yerde başlıyor: Ölüm, görevini layıkıyla yerine getiremediği için işten çıkarılıyor ve DiskDünya’nın üstüne kallavi bir yaşamgücü çöküyor. Ve her şey canlanmaya başlıyor.

Terry Pratchett, fantastik edebiyatı ironi için, parodi için ve hemen her şeyle dalgasını geçebilmek için kullanan bir yazar; dolayısıyla onu bilindik fantastik edebiyat yazarlarından ayrı tutmak şart. Hatta ona daha çok bir komedyen bile denebilir. Dilcambazlığının yanı sıra, sadece diyaloglarda yakaladığı boşluklarla bile kahkaha attırabilen usta bir kalem. Yazdığı onlarca kitapta, bu geleneğini tür ayırt etmeksizin sürdürmeyi başarmış biri.

Elbette Pratchett, bu kitapta da bundan vazgeçmiyor. Tırpanlı Adam’da, bu kez yaşamgücü fazlalığı ve Ölüm’ün malulen emekliliği unsurlarını kullanarak tüketim çılgınlığını eleştiriyor ve büyük alışveriş merkezlerinin, şehirlere neler yaptığını irdeliyor.

Mesela şehirlerin dışında, çok dokunaçlı ucubik yaratıklar gibi yayılan dev AVM’ler için şunları söylüyor, ilk kez 1991 yılında yayımlanan Tırpanı Adam’da:

“Şehrin içinde, sıcak ve korunaklı bir yerde büyüyor olmalıydı. Sonra yayılıyor, şehrin dışına çıkıyor ve yeni bir şehir inşa ediyordu. Gerçek değil, sahte bir şehir; sahte bir şey… şehrin canını, yani insanlarını çekip alan bir şey…”

Her hafta sonu, büyülenmiş gibi ve zombivari hareketlerle AVM’lere koşan koca bir insanlık için daha iyi bir tanım olabilir mi? Fakat bundan da fazlası var. Satın alınan bir sürü irili ufaklı çerçöpü, uyduruk hediyelik eşyaları ve daha başka kim bilir nelerle yoğrulan tüketim çılgınlığını da unutmuyor Pratchett. Hikâyenin orta yerine, bir saatli bomba gibi bırakıveriyor cümlelerini:

“Şu küçük kar kürelerinde bir tuhaflık vardı. Onları elinize alıyor, sallıyor ve güzel kar tanelerinin ışıl ışıl dönüşünü izliyordunuz. Ardından onu eve götürüyor, şömine rafına koyuyordunuz. Sonra da orada unutuyordunuz.”

Ama bir dakika, durun biraz. Bu yazı amacından sapmaya başladı. Terry Pratchett’ı, ukala bir modern zaman filozofu ya da her şeyi hunharca ciddiye alarak eleştiren biriymiş gibi tanıtmak doğru olmaz. O bütün bunlara, bu yazıya falan, gülüp geçerdi. O yüzden işin mizahına dönerek daha net bir tanıma girişelim.

“Taze Başlangıçlar Kulübü”

Örneğin, koskoca DiskDünya’yı kurtaracak ekibi, yani “Taze Başlangıçlar Kulübü”nü bir hayal edin: Başkanı, ölülerin de yaşama hakkı olduğunu savunan ve her gördüğü duvara sloganlar yazan (ÖLDÜK MÜ? EVET! GÖÇTÜK MÜ? HAYIR!) aktivist bir zombi. Ekibin diğer üyeleri de en az onun kadar saçma: Sonradan olma bir vampir ile sonradan görme eşi, agorafobik bir öcü, ayın sadece bir haftasında kurtadama dönüşen sıradan bir kurt, konuşma engelli bir ölüm habercisi… Bir de sağır, titrek ve ihtiyar bir sihirbaz, 130 yaşında ölen ama Ölüm’ün yokluğu yüzünden ölemeyen bir zombi.

Ve elbette Ölüm’ün bizatihi kendisi; gerektiğinde masum insanları ne pahasına olursa olsun kurtarmayı göze alan, insan yaşamının kıymetini istisnasız herkesten daha iyi bilen ve anlayan, Ölüm. HASAT, TIRPANLI ADAMIN ONU ÖNEMSEMESİNDEN BAŞKA, NE UMUT EDEBİLİR? diyen Ölüm.

Tüm bu absürt ve komik unsurları toplayınca ortaya çıkan şeyse şu: yaratıcı bir kurguyla akıp giden eğlenceli bir fantezi-komedi romanı.

DiskDünya tutkunlarına, alışık oldukları neşeli ve akıl dolu okuma deneyimini yine yaşatan Tırpanlı Adam, daha önce DiskDünya okumamış olanları da, kemikli kollarını kocaman açarak kucaklamayı bekliyor. Ne de olsa, kulüp başkanının da dediği gibi, “Her Canlının İçinde, Dışarı Çıkmayı Bekleyen Bir Ölü Vardır…”

* Not: Bu yazı ilk olarak BirGün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Ölümle Kalım Arasında, Sonsuzluğun Ortasında*

Sıradan düşünce tarzını bir yana bırakın Arafta’yı okurken. Çünkü sıradanlık, onun sahip olmadığı tek şey.

“Bu gece ortalık sessiz, dere bile her zamankinden daha usulca akıyor gibi, sevgili kardeşim. Biraz önce ay çıktı ve mezarlığın taşlarını aydınlattı. Bir anlığına mezarlık boy boy, çeşit çeşit melekle dolmuş gibi göründü: şişman melekler, köpek boyunda melekler, atlı melekler vesaire. Ölülerin arkadaşlığına alıştım. Orada, toprağın altında, soğuk taştan evlerinde, her biri hoş bir yoldaş oluyor bana.”

İnanç sisteminizin gerektirdiği şey ne olursa olsun, ölüm her zaman bir başlangıçtır; belki yeni bir diyarın, belki de hiçliğin. Ve ölüm “kalım”la bir arada kalınca ortaya Arafta gibi hem garip hem de vurucu bir eser çıkar.

Amerikan İç Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri’nin (kısacık) tarihinin şüphesiz ki en büyük, en önemli olayı. Kitaplara, filmlere ve daha birçok esere ilham kaynağı olmayı başarmış, köklü bir olgu. Yıllarca sürmüş. Çok kanlı geçmiş. Ve iç savaş denilen şeyin doğası gereği, kardeş kardeşi öldürmüş. Savaşın en önemli nedeni olarak Abraham Lincon’ün başkan seçildikten sonra köleliği kaldırması gösteriliyor. On bir tane güney eyaleti, köleliğe dayalı tarım rejimlerinin sona ermesi tehlikesi yüzünden birlikten ayrılarak bağımsızlığını ilan ediyor ve savaş başlıyor.

Savaşın konusu böyleyken böyle; ki zaten Hollywood ve başka birçok emperyalist kültür unsuru sağ olsun, bu savaşı da neredeyse en küçük ayrıntılarına kadar biliyoruz.

Arafta’nın konusu ise tüm bunlardan bağımsız. Evet, kendisine fon olarak iç savaşı seçiyor ama anlatmak istediği –ve başarıyla anlattığı– şey bundan çok başka.

Yaşayan en iyi öykücülerden biri olarak gösterilen George Saunders’ın ilk romanı Arafta, bu iç savaş sırasında oğlunu kaybeden Abraham Lincoln’ün acısına odaklanıyor. Arka planda savaş varken Saunders bambaşka bir ölüme, bambaşka bir feryada yaklaştırıyor büyütecini. Ölmek ve arada kalmakla ilgili sarsıcı, nüktedan bir deneyim sunuyor okura.

Birbirlerinden tamamen farklı karakterler etrafında dönüyor roman; kimisi serseri, kimisi ahlakçı, kimisi mağdur, kimisi mütecaviz ruhlar. Hepsinin tek ortak yönü, ölü olmaları. Ölüler; fakat gidebilmiş değiller. Arafta bekliyorlar.

Sonra Lincoln’ün oğlu, Lincoln’ün vicdan azabını da yanına katıp ölülerin yamacına gelince herkesi bir telaş alıyor. Hem oğlanın hem de babasının acısını dindirmek için küçük çaplı bir seferberliğe girişiyorlar. Yani kendi içlerinde bir iç savaşa…

Romanın en çok öne çıkan özelliği biçimi. Klasik bir anlatı yapısı yok; diyaloglarda tırnak işaretleri yok, dedi’ler yok, diye cevap verdi’ler yok; bir anlatıcı hiç yok. 160’tan fazla karakter var ve onlar da Yunan tragedyalarındaki gibi sırayla konuşmak suretiyle bir arada duruyor. Ve tüm bunlara rağmen ortaya yine de sapasağlam bir yapı çıkıyor. Bu garip tercih, akışı aksatmadığı gibi kitaba “yaratılmış” bir dinamizm de katıyor.

Saunders ayrıca, bu yeni türden diyalogların yanına, gerçek ve kurmaca alıntılar, gazete yorumları, kitap cümleleri vesaire de ekliyor. Böylece romanındaki (süzüle-yürüyen) hayaletlerin ayaklarını yere daha sağlam bastırıyor.

Odaklandığı konu son derece spesifik olsa da Saunders bunu evrensele yaymayı başarıyor; ne de olsa, herkes bir gün ölecek. Kitap böylece bir “iç savaş anlatısı” olmaktan fazlasıyla sıyrılıyor ve çok daha derin, çok daha büyük etki bırakabilecek bir hikâyeye dönüşüyor.

Kitap, George Saunders’ın üslubuna aşina olanlar için bir sürpriz içermiyor; öykülerinden de bildiğimiz o her zamanki muzip dil, acıyla yoğrulmuş trajikomediler, illâki kaybeden karakterler ve tutunamayanlarla dolu bir hazine var ortada yine.

Arafta, insanlığın hiçbir zaman yok olmayacak korkusuna ve daimi tartışma konusuna yönelik yenilikçi, güçlü ve derinden sarsıcı bir roman. Ayrıca… günün birinde ölmeyi düşünenler için ideal bir rehber! ♦

* Bu yazı ilk olarak Kitapeki.com‘da yayınlanmıştır.

DiskDünya Kitaplarını Okumak İçin (En Az) 10 Neden*

Büyük üstat, Sör Terry Pratchett..
Büyük üstat, Sör Terry Pratchett..

Diskdünya, tüm dünyada 85 milyondan fazla satan, tam 41 kitaplık, edebiyat harikası bir seri. Yaratıcısı ise ünlü İngiliz yazar Sör Terry Pratchett. Fantastik edebiyatın en farklı, en özgün yaratımlarından birisi olan Diskdünya, en çok mizahı ve zekâ dolu kurgusuyla öne çıkıyor.

Siz de Diskdünya’yı hâlâ duymayanlardansanız ve merak da ediyorsanız; bu liste sizi artık başlamaya ikna edebilir.

1. Bilinen tüm fizik kurallarını ve psikolojik kuramları aşabilen bir evrende zaman geçirmek için okuyun:

Diskdünya’ya şöyle başlıyor, sevgili Terry Pratchett: “Uzak, elden düşme bir boyutta, düz olsun diye tasarlanmamış bir astral düzlemde, kıvrım kıvrım yıldız sisleri, dalgalanarak aralandı… Bak… Büyük kaplumbağa A’Tuin geliyor…” İşte bu kaplumbağanın kabuğunda dört fil var; onların sırtında da dimdisk bir dünya. Minik Güneş’i ve Ay’ı onun çevresinde dönüyor. Bu dünyanın temel enerjisi sihir. Bilinen tüm fizik kuralları burada eğilip bükülebilir, tamamen tersyüz olabilir. Psikoloji ise tümden yok olabilir. Yani öncelikle şunu idrak etmek gerekir: Burada her şey mümkün.

Bunca mümkünün ortasında ve sonsuz seçeneğin arasında vakit geçirmek… eh, bir hayli ilginç olabilir.

2. Gülmeyi seviyorsanız okuyun:

Evet, biraz fazla ‘genel’ bir özellik gibi düşünebilirsiniz bunu. Fakat Diskdünya’ya gülmek, alelade bir gülmek değildir. Her cümlede, her hecede; hatta bazen italik yazılmış her kelimede bile, ayrı bir ironi ve güldürü unsuru bulmak mümkün.

Öte yandan Diskdünya, içinde yaşadığımız Küredünya’nın tam anlamıyla bir alegorisi. Yani Terry Pratchett, eleştirmek ya da dalga geçmek istediği her şey için bu yamyassı mekânı kullanıyor. Ortaya da harikulade komik ve sık sık sesli güldüren bir edebi dil çıkıyor.

Uzay kaplumbağası, Büyük A'Tuin
Uzay kaplumbağası, Büyük A’Tuin

3. Fantastik edebiyatı seviyorsanız okuyun:

Terry Pratchett her ne kadar Tolkien ve Rowling gibi isimlerle karşılaştırılsa da, yarattığı fantastik evren onlarınkinden çok farklı. Diskdünya’da da cadılar, sihirbazlar, elfler, troller vesaire dolu elbette; ancak bunlar alışılagelinen türdeşleri gibi epik ya da illâki kahramanvari olmayabiliyor. Hatta Diskdünya sözkonusu olduğunda, hiç.

Buradaki fantastik kahramanlar biraz… çoğunlukla… yani hemen hemen, başarısız ve saçmasakar. Sürekli hata yapanlar, yanlışlıkla büyüye düşenler, ölüp kalanlar ama gidemeyenler… Akla gelebilecek her türden garip gureba karakter Diskdünya’da mevcut. Fantastik mi? Sonuna kadar.

4. İşleri sırasıyla yapmayı sevmiyorsanız okuyun:

Garip, değil mi? Ama öyle. 41 kitaplık koca bir külliyat bu ve –sıkı durun– ilk kitaptan başlamak zorunda değilsiniz. Değilsiniz! Diskdünya’nın birçok alt dizisi var ve bunlardan beğendiğiniz bir tanesini seçip, onun ilk kitabıyla bu dünyaya adım atabilirsiniz. Hatta iyice dellenirseniz, herhangi bir kitabı rastgele alıp bile okuyabilirsiniz. Zira (ilk iki kitap hariç) her kitabın kendi öyküsü ve kurgusu var. Mesela büyü seviyorsanız Rincewind, cadı öyküleri seviyorsanız Cadı, polisiye seviyorsanız Bekçiler, ölmeyi seviyo… şey, ölümle ilgiliyseniz de Ölüm alt dizisi tam size göre olabilir.

diskdunya_okumak_icin_madde_4

5. “İnsanlık Komedyası” üst yapıtının çağdaş İngiliz versiyonuyla tanışmak için okuyun:

Balzac’ın tüm eserlerinin üst evreni, “İnsanlık Komedyası” diye geçer. Bunlar içinde binlerce karakter, ortak bir evreni paylaşıp gezinip dururlar. Diskdünya da biraz böyledir işte: Bir kitapta karşınıza çıkan biri, mesela 30 kitap sonra tekrar gelebilir; veya bir kitapta başrolü üstlenen bir karakter, bir başka kitapta yalnızca bir cümle sarf edebilir. Her kitaba girip çıkan irili ufaklı karakterler de olabilir.

Bunca karakteri içinize almak ve böylece insanlığınızdan bir yandan iyice soğurken bir yandan da ona şefkat duymak için okuyun Diskdünya’yı.

Şöyle de düşünebilirsiniz: Ekranınızda koca bir veri tabanı sitesi açık ve içindeki her bir unsur birbiriyle bağlantılı. Birine tıklayıp bir başkasına gidebiliyorsunuz. İçinde kaybolmak da mümkün, her bir şeyi yalayıp yutmak da.

diskdunya_okumak_icin_madde_6

6. Birbirinden orijinal karakterleri tanımak için okuyun:

Rincewind, İkiçiçek, Esmeralda Havamumu, Yüzbaşı Samuel Vimes, Tiffany Sızı, Teppic, Ölüm, Kütüphaneci ve daha niceleri… Birbirinden özgün ve gülünç karakterleri bir arada bulabileceğiniz tek yer Diskdünya’dır. Mesela Rincewind… Dünyanın yetiştirdiği en başarısız, en korkak sihirbaz. Tehlikeyi bir mıknatıs gibi çekebilen ve ondan ışık hızında kaçabilen (bazen de bu yüzden bambaşka bir tehlikenin tam kucağına düşen) biri… Ya da Sam Vimes: Bekçi Teşkilatı’nın derbeder ve alkolik yüzbaşısı, bütün yanlışların içindeki doğru ve dürüst adam… Peki yan karakterlere ne demeli? Örneğin Zararına Dibbler. Ankh-Morpork’ta yaşayan herkese her şeyi –inanın ki zararına– satabilecek yegâne işportacı; öyle iyi bir pazarlama tekniği var ki ejderha kalkanı olarak tahta siperlik satsa, yine kâr eder! Ya da Kütüphaneci… Onun kütüphanesinden kitap çalmak ölümcül bir suçtur, zira kendisi bir orangutandır ve yumrukları kamyon lastiği kadar esnek ve sağlamdır!

Bunlar gibi daha niceleri; burada anlatılamayacak kadar zengin ve absürt dimağlar… hepsi okunmayı bekliyor.

7. Ölüm’ü daha yakından tanımak istiyorsanız okuyun:

Cidden. Ölüm, Diskdünya’da ete kemiğe bürü… şey, sadece kemiğe bürünmüş bir karakter. Elinde tırpanı, buz mavisi gözleri ve aşırı dipten gelen aşırı gramerli ve BÜYÜK HARFLİ konuşmasıyla, tam anlamıyla can alıcı bir kişilik… Kendi deyimiyle bir antropomorfik kişileştirme… Gerçekten de Diskdünya’nın en sevilen karakterlerinden birisi olarak gösterilen Ölüm’ü tanımak için bile bu kitaplar okunur. (Mort ile başlayın!)

8. Ankh-Morpork’un tekinsiz sokakları için okuyun:

Diskdünya’nın bir alegori fabrikası olduğunu söylemiştik. Ankh-Morpork da bu fabrikanın ürünlerinden biri. Diskdünya’nın en kalabalık şehirlerinden biri; içinde en az yüz bin ruh (ve Ataerk’in de sürekli söylediği gibi) o sayının en az on katı kadar bir nüfus var! Bu şehir aslen Londra’nın bir alegorisi ama gelin, siz onu şöyle düşünün: Ankh-Morpork, Küredünya’daki onlarca, belki de yüzlerce büyük şehre tutulan bir ayna. Kalabalık, tekinsiz, tam ortasından pis (çok, çok pis) bir nehir geçen, labirent sokaklı; ayyaşlar, hırsızlar, katiller, büyücüler, iblisler, cadılar ve daha nicelerini barındıran, olaysız günü geçmeyen, kozmopolit ve dev bir metropol.

Tanıdık geldi mi? Eh. Gelir tabii.

9. Sanat eserlerindeki muhtelif göndermeleri keşfetmeyi seviyorsanız okuyun:

Diskdünya’nın, kendisine has bir yönü daha: Sayısız sanat eseri ve bilim dalına yapılan göndermeler. Bir Diskdünya kitabını okurken, kendinizi bir anda Casablanca filminde ya da Hamlet’te bulabilirsiniz; bir anda kuantum fiziğiyle yoğurulmaya başlayıp oradan evrim teorisine uzanabilirsiniz. Ya da Dante’nin Cehennem’ine inebilir, oradan Faust’a çıkabilir, sonra da gerisingeri Antik Azteklere ilerleyebilirsiniz. Hem de tek bir kitapta! Bazen cümle cümle, bazense mizansen olarak ünlü film sahnelerini yaşayabilirsiniz.

Terry Pratchett, göndermelerin kralıdır ve bunu öyle iyi uyarlar ki, uyanmazsınız.

diskdunya_okumak_icin_madde_10
Eric’ten bir sahne.

10. İnsanlık tarihini kana bulayan tüm kurum ve kurgulara büyütecin tersinden bakabilmek için okuyun:

Truva Savaşını merak ediyor musunuz? Ama Homeros’un (ya da Diskdünya’daki adıyla Copolymer’in) anlattığı halini değil, gerçek halini? Peki ya Antik Mısırlıların kurban törenlerini ya da mumyalama işlemlerini? Antik Yunan filozofu Zenon’un deneylerinin neden işe yaramadığını bilmek ister misiniz? Kelt halkının savaşçı kişiliğiyle (ve berbat telaffuzlarıyla) tanışmaya ne dersiniz? O halde uğrayacağınız yer yine Diskdünya’dır. Çünkü, örneğin bir savaşın kazanılmasında hangi etmenlerin gerçekten işe yaradığını, size ancak Terry Pratchett söyler. Tarih kitaplarında bulamayacağınız yorumları ancak burada okuyabilirsiniz!

Ek: Sadece ve sadece eğlenmek için okuyun:

Aslında tüm bunların ötesinde, Diskdünya’yı sırf eğlenmek için okuyun. Çünkü emin olun, okurken bu kadar güzel vakit geçirebileceğiniz, zeki ve ironi dolu hissedebileceğiniz kitap sayısı azdır. Diskdünya’yı, gülerken bir ders almak zorunda olmamak için; her sayfasında şaşırabildiğinize şaşırdığınız kitaplar okumuş olmak için ya da “İngiliz mizahı”nı iliklerinize kadar hissedebilmek için okuyun.

Okuyun ki, ötelerden bir yerden bizi izleyen (ya da en buna inanmak istediğimiz) üstat Terry Pratchett üzülmesin. Çünkü fantastik edebiyat güzeldir ve okunmayı bekler. Tıpkı onun da dediği gibi:

“Fantastik edebiyat, zihni çalıştıran bir kondisyon bisikleti gibidir; belki sizi bir yere götürmez ama elini attığı her kas öbeğini güçlendirir. Elbette… yanılıyor da olabilirim.”

Yanılmıyorsun üstat!

Not: “DiskDünya okumaya hangi kitaptan başlamalıyım?” sorusu kafanızda hâlâ bâkiyse, şu okuma rehberine bir göz atabilirsiniz. Ama özetle, istediğiniz kitaptan.

Not 2: BBC2 kanalı, geçtiğimiz günlerde Terry Pratchett’ın hayatını anlatan çok harika bir belgesel yayınladı. Yepyeni. “Terry Pratchett: Back in Black” isimli belgesel, malum ortamlara da düştü. Şiddetle tavsiye edilir!

* Bu yazı ilk olarak Kitapeki.com‘da yayınlanmıştır.