İkibinoniki: Naif Bir Almanak

İlki çok beğenildi, çok konuşuldu. Aylarca gündemden düşmedi. Eh biz de haliyle, bir güncelleme yapalım dedik. Yemediniz tabi di mi. Ne yapalım, canınız sağolsun hacılar.

Siz yemeseniz de yazıyorum ben. 2012 dediğin sene neymiş, ne değilmiş. Tabi ki bunlar hep öznel, yani “niçin şu-bu-o değil de o-bu-şu” demezsiniz diye düşünüyorum. Derseniz de canınız sağolsun. Zaten bu bir olaylar almanakı da değil. Tamamen kişisel bir kayıt altına alma girişimi. Her zamanki gibi.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Aslında şimdi düşünüyorum da, (ki bir önceki paragrafla bunun arasında takribi 7 buçuk dakika var) şimdi yine mevzubahis sene içinde okuduklarımı izlediklerimi vesaireyi yazsam, sizi ne ilgilendirecek. Ama bunu düşünür düşünmez de, kendimle çeliştiğimi farkediyorum. Zira yine bir önceki paragrafta daha, ben değil miydim, “işte maksat kayıt olsun, kişisel hep” diyen. Demek ki neymiş, öyle değilmiş. İnsan yazınca kendisini düşünemiyor ki. Hele de bir noktadan sonra. Daha önce, okunmayan yazı aslında hiç varolmamıştır bile demiştim. O halde? Bunları da varolmasınlar diye yazmadığıma göre, kendim için de yazıyor olamam.

Bu blogun bir başka yazısına gelen bir yorum şöyle diyordu: “İnsanın kendisi için yazdığı tek şey alışveriş listesidir.” Şimdi düşününce, kim olduğunu bilmediğim yorum sahibinin ne denli haklı olduğunu farkediyorum. Hatta görüyor ve artırıyorum: Alışveriş listesi bile bazen, başkaları okusun diye yazılıyor.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Neyse. Biz devam edelim. Ben yine de gelenekten şaşmayayım, ki gelenek gelenek olsun. Kitap film müzik olay derken bir yazının daha sonuna gelir, yayında ve yapımda emeği geçen tüm arkadaşlara (kendime) teşekkürleri ederiz nasılsa.

2012’de okuduğum en iyi kitaplar

İşte bunlar çok yahu. Bu sene abarttım biraz, ki sanırım tüketiminde aşırı dozu yararlı olan tek şey bu olabilir. Sıkıntı yok yani. Ayrıca hangi birini sayayım bilmiyorum. Dolayısıyla en bayıldıklarımı yazıyorum: Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken (O. Atay), Kâbil, Bütün İsimler, Filin Yolculuğu (Saramago (Evet o ne yazsa bayılırım ben)), Otostopçunun Galaksi Rehberi (D. Adams), Guguk Kuşu (K. Kesey), Dublinliler (Joyce), Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (Stevenson), Knulp (Hesse), New York Üçlemesi (Auster) ve tabi ki Yaşama Uğraşı (Pavese).

Bu aşamada bunların hiçbirine blog içinden link veremediğimi görerek, eskiye nazaran ne kadar az yazdığımı da farkediyorum. Al sana 2012. Peh! (Bir tek Yedinci Gün‘ü yazmışım niyeyse, ona da bayılmamıştım. Hayat işte.)

2012’de izlediğim en iyi filmler

Bu yıl gösterime giren filmlerden izlediklerim arasında “eh” dediğim olmadı galiba. Ya çok sevdim, ya uyuz oldum. Mesela Prometheus‘a uyuz oldum. Dark Knight Rises‘a iyice uyuz oldum. Demirkubuz’un Yeraltı‘sını, Beasts of the Southern Wild‘ı, ve Moonrise Kingdom‘ı çok sevdim. Bu yazı yayınlanmadan hemen önce izlediğim Amour ise bambaşkaydı. Cloud Atlas fena değildi. Eh demişim bak yine de.

Mr. Nobody

Ama bu yıla ait olmayan harika filmler izledim ki, en başta da Mr. Nobody gelir. Hayatımı, hayata bakışımı ciddi anlamda etkileyen bir film oldu, hatta kendisiyle ilgili kapsamlı bir şeyler yazmak isteyip isteyip yazamadım bir türlü. Ayrıca bu filmden çok insanın nefret ettiğini öğrendiğimde daha da sevindim, bana ait bir şey gibi. Tabii yine Woody Allen’dan birkaç tane çaktım, Manhattan Murder Mystery, Love and Death, Play it Again, Sam, Stardust Memories gibi güzellikler vardı orada da. (Ama To Rome with Love‘ı izleyemedim bir türlü. Zaten aman aman değil sanırım.) Tree of Life‘ı tam çok beğeniyordum ki, en sonuna uyuz oldum. Ama Badlands müthişti. Cronenberg’in The Fly‘ı da harikuladeydi. Rise of the Planet of the Apes, ilk filmin cesaretinin yanına bile yaklaşamamıştı, tabi ki. We Need to Talk About Kevin gibi çarpıcı film, Gus van Sant’ın Elephant’ından beri izlememiştim. (Tilda Swinton!)

Az sanıyordum da, az değilmiş ya. Daha saymadığım var bir sürü. Az mı yoksa? Aman neyse.

2012’de dinlediğim en iyi müzikler

Tabi ki yine çok az müzik dinledim. Ben hiç müzik dinlemiyorum ya. Valla. İşte üç-beş kişi vardı dinlediğim, aynı onlar devam etti. Ha bir de Cenk Taner konserine gittim, ki o da on numara bir hareketti.

2012’nin en akılda kalıcı olayları

Açıkçası, ilk altı ayı anımsamakta güçlük çekiyorum. Zira o sıralar ben kendimde bile değildim. Zaten sanki o sıralarda pek bir şey de olmadı gibi? Öyle mi ki? Valla bilmiyom. Ama yazdan sonrası daha net bak, misal, bir Avrupa Şampiyonası, Danny Boyle’ın muhteşem düzenlediği bir açılışa sahip olan bir olimpiyat, hepsinden önemlisi Yıldırım Demirören’in defolduğu, FEDA diyen bir Beşiktaşlı bir sportif dönem var. VAR. (Beşiktaş ne güzel değil mi bu aralar, gelsenize.) Vallahi başka ne oldu bilmiyorum.

Bizim hayatımız FEDA be Beşiktaşım.

Politik olarak yine birçok bok yendi ülkede, ama o kadar kanıksadık ki akılalmaz manyaklıkları bile. Sivrilemiyorlar. Tüm olaylar sivri. Arada kalanlar daha akılda kalıcı artık.

Gerçekten 2012’de pek bir şey olmadı sanki ya. Garip lan. Fakat şöyle bir şey oldu. 2012’de birçok güzel insan öldü. Her sene ölüyor birileri ama, 2012’de çok öldü. Bak:

Neşet Ertaş, Erol Günaydın, Metin Erksan, Müşfik Kenter, Meral Okay, Ayten Alpman, Ekrem Bora, Baykal Kent, Erdoğan Arıca, Orhan Boran, Berkant, Cemil Özeren, Neşet Ertaş.

2012’nin en benleri

Bir de iyice kişisel. Şeyler. Aslında klasik. İşe girdim, işe gittim. Eve geldim, çişe gittim. Sevdim, sevilmedim. (Banko.) Seveni sevemedim. (Sürpriz.) Ama canımdan bezmedim artık. Alıştım. Yaşıyorum gidiyor. Güzel bence böyle. Eskiden yakınmadan durmayan biriyken, dert anlatanlardan kaçar-tiksinir oldum. İnsan değişiyor. (Ama aslında hiç de değişmiyor. Bu denklemi çözüyorum bu aralar.)

Daha ne diyeyim bilmiyorum. 2012 bence iyi bir yıl değildi. (Klişe.) Ama buna rağmen, iyi olmadığını bile bile, sevdim ben. (Ana!?) Gerçekten. Çünkü iyi olmayan şeyler de olduğunu öğreniyorum artık hayatta, daha da önemlisi, iyi olmayan şeylerle birlikte gayet birarada yaşanabileceğini anlıyorum. Dolayısıyla, yakınmıyor, sürekli ama sürekli önümdeki maçlara bakıyorum. Bu iyi. Herkes için.

Hayatımda en az bir kez sarıldığım herkesin yeni yılını kutlarım. ♠

Reklamlar

Ç’den Önce, Ç’den Sonra*

Behzat Ç.‘nin ilk sezonunun ilk kısımları kadar güzel bir şey, dünya üzerinde yok. Yok.

Evet, hâlâ çok güzel, izliyorum falan. Ama en başları, özellikle de ilk 10 bölümü, gerçekten bambaşkaydı. Ercüment’siz, komplosuz, derin devletsiz. Sadece ve sadece kaybetmiş bir adamın öyküsü. Gerçekten Behzat Ç.’nin öyküsü, hayata karşı işlenen suçlar uzmanının. Olaylar olaylar olmadan önce, dallanıp budaklanmadan önce. Harun’un Eda’yı tavlayamamasından önce. Hayalet’in hayatına kimse girmeden önce. Ilgın için “Orospu çocukları!” diye haykırmasından da önce. Akbaba’nın “cinayet ben olmuşum” bile demesinden önce. Cevdet’in naifliğinden bile önce.

Star Tv‘nin Şahenklerin eline geçmemesinden önce. Sansürlerden, Vesairelerden önce.

Mark II‘yi terk etmeden önce.

Ne bileyim. O zamanlar, normal yayını değil, gece saat 3’teki reklamsız tekrarlarını izliyordum, 37 ekranda, odamdaki elektrik sobasının kızıllığının eşliğinde. Her bölümünde ağlıyordum. Her bölümünde biraz daha üzülüyordum Behzat’a, Behzat’ın Bahar’la olamayışına, hayata, kendime. Kaybedişlere. Benim, bizim gibi insanlara. Öfke yangınlarından kurtulamayışıma.

Şuna:

Dediğim gibi, şimdi de çok seviyor, izliyorum. Akla da sakın “yeaa, çok bozdu abi yea” yüzeyselliğinde bir durum gelmesin. Başka bir şey benim dediğim. Artık o başlardaki tadı, bir daha hiçbir şekilde alamayacağımı biliyorum. Çünkü artık ne Behzat eski Behzat, ne de dandik eski dandik.

Değiştik hep. Çok değiştik. ♣

* Bir zamandır kenarda beklettiğim bir metindi. Şimdi yayınlayasım geldi.

İkibinonbir: Naif Bir Almanak

İkibinonbir.. Ne yıldı ama.. Kâh kâhkâhâlârlâ güldük, kâh üzüldük, neler neler yaşa– Ehhm, neyse. Böyle bir giriş tahayyül etmemiştim aslında.

Ama yine de adettendir yazısı yazayım dedim bir tane, hem yer dolsun, hem kayıtlara geçsin diye. Yoksa yılbaşına inanmıyorum, ama tabi bir İsa da var. Yani, vardır herhalde.

Aslında aman aman buraya taşıyacak şeyim de pek yok, zira pek bir şey yaşamadım, hiçbir şey yaşamadım gibi bu sene. O yüzden üç-beş kitap; yirmi-otuz film; biraz müzik, biraz duygu; bütün isteğim bu, bunları anlatmak.

2011’de okuduğum en iyi kitaplar

Aslında bu sene kendime oranla çok fazla kitap okudum. Ama bakın, kendime oranla diyorum. Bunu da gurur duyarak belirtmiyorum. O kadar az okuyormuşum ki eskiden, ama neyse ki bunu farkettim ve kendimi verdim biraz.

Şüphesiz ki, okuduğum şeylerin en iyilerinden biri Carl Sagan’ın ünlü “Mesaj“ı idi. Saramago’dan yine bir eşsiz eser buldum; “Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl“. Salinger’a başlamak için geç kalmış da olsam tüm eserleri güzeldi, ayrıca Paul Auster’ın “Son Şeyler Ülkesinde“si ve “Yalnızlığın Keşfi” dikkate değer. Kafka’nın “Dava“sı, Palahniuk’un “Görünmez Canavarlar“ı, Emrah Serbes’in “Erken Kaybedenler“i, Yusuf Atılgan’ın her bir şeyi, ama elbette “Anayurt Oteli“. Hepsi harika idi. Bir de 2011’in son günlerine sıkıştırdığım “Madde-22” var. O da bambaşka bir başyapıt.

Ve tabi, Vüs’at O. Bener. O hepsinden başkaymış.

2011’de izlediğim en iyi filmler

Hiç şüphesiz ki, 2011’in en iyisi, en çarpıcısı, en en filmi, “Melancholia” idi. Trier’in kadınlara olan bakışının tepetaklak olduğu bu film, etkileyici (ama gerçekten müthiş etkileyici) olduğu kadar düşündürücüydü de. Tam bir başyapıt oldu benim gözümde. Woody Allen’ın ısrarla Woody Allenlığını sürdürdüğünün kanıtı olan “Midnight in Paris” ise kahkahalarla güldürürken hüngür diye ağlatma yetisine sahipti bünyemde. Muhteşem. Bir de elbette Nuri Bilge’nin “Bir Zamanlar Anadolu’da“sı, her ne kadar hâlâ “Uzak” kadar olmasa da, harikulade bir işti. Aklımda kalan bu üç filmin dışında, daha birkaç gün önce izlediğim ve bayıldığım “Another Earth“, aşk acısını çok feci yansıtan “Les Amours Imaginaires“, Behzat Ç.’nin hatırına “Seni Kalbime Gömdüm“, naif bir güldürü olan “The King’s Speech” ve Solaris & 2001: A Space Odyssey karışımı olan “Moon” oldukça güzel filmlerdi. (Gerçi Moon 2011’de miydi, emin değilim.) Hepsine on numara beş yıldız verdim geçtim. Oh.

Tabi bir de, bu sene yapılmamış olup da benim yeni izlediğim onlarca film var, onlar ayrı. Ve en önemlisi, burada paylaşamayacak kadar çok sevdiğim olağanüstü güzellikte filmler izledim, bilin de.

2011’de dinlediğim en iyi müzikler

Yepyeni şarkılar ve şarkıcılar keşfettiğim bir süre yaşadım/yaşıyorum. O sebeple bu kısmın hayli uzun olması gerek aslında. Ama tam aksi, hayli kısa olacak. 2011’in en büyük kazancı oldu benim için; Cenk Taner ve Kesmeşeker. Bunca yıl mal gibi şekersiz yaşamışım. Oysa burada böyle bir memba varmış.

Bunun yanında “İncesaz“ımızdan da şaşmadık, nasıl şaşabilirdik, onlar bir müzik grubu bile değil, onlar adeta bir güzel insanlar topluluğu.

2011’de izlediğim en iyi diziler

Tabi ki, 2011 “Behzat Ç.” yılı oldu. Kimsenin itirazı olamaz buna. Onun yanında “Leyla ile Mecnun” da beklenenden fazlasını verdi, veriyor. “Üsküdar’a Giderken” ise tam anlamıyla ağzımıza bir parmak bal çaldı ve kaçtı, üzdü.

Ama asıl olay, “Breaking Bad“de idi elbette. O kendini bile aştı. Ve tabi, “Boardwalk Empire“. Ve tabi “Californication“. Ve tabi “Game of Thrones“. Ve tabi, çok dizi izliyorum, evet.

Ayrıca “House M.D.” biraz toparlasa da, artık sona yaklaşıyor. “Fringe” ise, eh işte kıvamında, yukarıdakilerin yanına yaklaşamaz.

2011’in en akılda kalıcı olayları

Çok şey oldu gerçekten de 2011’de, hem Türkiye’de hem dünyada. Ama şimdi bunları burada sıralayacak halim yok, zaten tv’ler bir-iki hafta boyunca özetlerler bunları hep, oradan bakın.

Ama değinmeden geçemeyeceğim birkaç şey de yok değil. En önemlisi elbette futboldaki şike skandalı. Şikip attılar yani resmen zevkimizi. Hadi bunu geçtim. Siyasal ahlaksızca pislik işleri işte.. Ama Japonya’daki tsunamiyi unutamam. Nasıl da canlı yayında felaket filmi izler gibi izledik, insanlığımızdan utanacağımız yerde. Sonra, genel seçimler. Lan yine seçildi bu ampuller ya. Eheh, buna şaşırmadığımızı da itiraf edelim kendimize.

Neyse neyse, benim için 2011’in en önemli olayı şuydu: Asteroid 2005 YU55. Çoğunuz farkında değilsiniz ama (itiraz etmeyin değilsiniz işte!), tam anlamıyla direkten döndük, Dünya, 2012’yi beklemeden yokolacaktı neredeyse. Hani teğet geçti diyor ya abi. Aynen öyle. Lâkin o kadar hoşuma gitti ki bu olay, o kadar güzeldi ki, anlatamam.. Gerçek anlamıyla astronomik bir ihtimalin gerçekleşmesine ramak kalmıştı, Ay’dan bile daha yakındı bize bir süreliğine, bu taş parçası. Hem ay da nedir ki, daha irice bir taş parçası. Neyse, geçip gitti ama aklım ve kalbim onda kaldı. Unutmayacağım seni YU55. (Melancholia’yı bu kadar sevmiş olmam da rastlantı olamaz, batsın bu dünya!)

* * *

Bunlar dışında, 2011‘in sanıyorum ki kimseye bir faydası olmadı, kimseyi görmedim “çok güzel yıldı lan” diyen. Ben de kaydadeğer bir şey yapmadım, mal gibi durdum üç-beş olayın dışında. Ama dediğim gibi, zaten yeni yıl ya da yılbaşı kavramları çok göreceli, İsa’nın değil kendi doğduğum günü baz alasım var. Neyse.

Ekleyeceğiniz bir şeyler varsa yazın yorumlara, benim eksik bıraktığım. Maksat kayıtlar dolsun.

Yeni yılınız şey olsun, dur bakayım ne oluyordu, neyse canım işte. Takılın öyle. ♣

Üst Kattaki Raskolnikov

Son zamanlarda televizyonlarda yayınlanan en iyi reklamı buldum. Şu aralar çokça dönüyor zaten, eminim siz de görmüşsünüzdür. Gerek fikri, gerek çekim kalitesi, gerekse de tanıttığı hizmet açısından eşsiz. Ki en önemlisi bu herhalde.

Doğru dürüst bir ürünü (ürün dediğime bakmayın tabi de, reklam ürün tanıtır sonuçta), duyarlı bir biçimde ne de güzel anlatmışlar. Elbette burada duyargalarını açması gerekenler bizleriz, halihazırda okuyabilme imkanı olanlar. Bazı insanların hayatlarının ne kadar zor olduğunu tekrar, tekrar farketmekle yükümlüyüz. Bu da biraz onu başarıyor. Ama tabi, keşke görme engeli olanlar da görebilseydi.

İsteyince güzel reklamlar da oluyormuş demek ki.

Bir de aklıma şu geldi, eskiden, televizyon denilen mendebur alet, şeytan icadı (yuh abartma artık) yokken piyasada, radyo tiyatroları olurmuş. İnsanların hayalgüçlerinin nasıl geliştiğini düşünsenize.. Muhteşem yahu. (Sırf bu vesileyle Woody Allen‘ın “Radio Days” isimli filmini de önereyim, kaçayım.) ♣

Bir “House M.D.” Uyarlaması Olarak Behzat Ç.

Daha Behzat Ç.‘yi ilk gördüğüm anda verdiğim tepkilerin birincisiydi bu; “bu adam Gregory House“. Yani onun aynısı en azından.

Haftalar ilerledikçe, önce ben dizinin giderek hayranı oldum, sonra da daha az önce dem vurduğum bu benzerliği iyice fark eder hale geldim. Hatta sanırım, -en son söylemem gereken şeyi şimdi söylüyorum ama- bu diziyi de en çok bu yüzden sevdim, seviyorum.

Her bölüm daha da gözüme batan bu benzerlikler o kadar arttı ki, artık benzerlik kavramını da aştı. O yüzden “uyarlama” ismini taktım, yoksa bu uzun yazının alıntılar ya da esinlenmeler adına herhangi bir amacı ya da ithamı yoktur. Biz ikisini de seviyoruz. Gerçi tüm bu Behzat külliyatını yaratan adam olan Emrah Serbes‘in de ne denli bir House izleyicisi olduğunu bilmiyorum. Yaaaani.

Neyse efendim, dört ana başlık altında toplayacağım benzerlikleri. Ana hikaye, karakterler, ayrıntılar ve vakalar. Dediğim gibi, lafı iyice uzatmak ve detaylandırmak amacındayım, dolayısıyla, hemen başlayalım. Ha bir de, olayın ruhuna uygun olması açısından, yoksa başka hiçbir nedeni yok, gelecek satırlar argo içerebilir, uyarmadı demeyin.

Ana Hikaye

Malumunuz, elimizde bir başkomiser var. Bir de ekip. Bu ekip ile birlikte, içinden çıkılmaz vakaları çözüyorlar, suçluyu buluyorlar. Lâkin başkomiserimiz biraz, nasıl diyeyim, çatlak. Normal polislere benzemiyor, otoriteyi siklemiyor. Kafasının estiğini yapıyor her zaman, saç sakal kıyafet bakmıyor. Görev hatta direksiyon başında alkollü geziyor.

Tüm bunlar, House dizisine ve Greg’e alışkın bünyeler için hiç yabancı değil efendim. Tabii burada, House’un da aslında bir Sherlock Holmes uyarlaması olduğunu hatırlatalım, yani herhangi bir polisiyenin House’u andırması son derece normal. Bunun farkındayım. Ama bu benzerliği “herhangi”den öteye götüren şeyler var, güzel detaylar. Onlar da sıralanacak zaten..

Devam edelim. Başkomiserimizin geçmişinde, onu şimdi çok derinden etkileyen büyük bir olay var, ve bu tüm hayatını kökünden etkilemiş durumda. Ayrıca komiserimizin çevresindeki tüm kadınlar, amirler ve suçlularla sorunları var. Aslında herkesle var, ve öyle görünmese de, başkomiserimiz, son derece yalnız bir adam.

Yani elimizde, iki adet, neredeyse tıpatıp ana hikaye var. Birisi ölümler, birisi yaşamlar üzerine. Aslında bu bile aynı şey galiba.

Karakterler

Dediklerimizi daha da detaylandıracak şeyler karakterlerde gizli aslında. Şimdi iki dizideki karakterleri de tek tek karşılaştıralım, benzerliklerini ortaya bir bir dökelim.

Behzat Ç. & Gregory House: Az önce yukarıda da bahsettik aslında, tekrar burada uzatmayayım bu ikisinin aynı yönlerini. Özetleyelim biraz; aksi, asi, huysuz, yalnız, antisosyal; fakat son derece zeki, mesleğinde harika, kesinlikle karizmatik, hazırcevap (birisi lafta, birisi yumrukta) iki kişi. İki baş karakter, iki dizi.

Savcı Esra & Lisa Cuddy: İşte en sevdiğim karşılaştırma bu. O kadar benzerler ki, hem statü hem de özel yaşam bakımından.. Birincisi, ikisi de başkarakterlerimize sözünü geçirebilen yegâne kadınlar. İkisi de mevki olarak üstünler, hesap soruyorlar. İkisi de karakterlerimizle son derece takışık, bir dargın bir barışık vaziyetteler. Hatta ikisi de acayip benzer giyiniyorlar neredeyse. Üstelik House’un son sezonundaki birliktelik gibi bir ihtimal de var Behzat cephesinde de.. (Ama bu bence olmayacak, çünkü Behzat da reddedilmiş bir Türk erkeği olarak reddedenden vazgeçemeyecek.. Kısmet..)

Bahar & Stacy Warner: Bahar, Behzat’ın kendi deyimiyle, hayatta aşık olduğu tek kadın. Geçmişten gelen bir köz. Ondan bir türlü vazgeçemiyor. House’un ise Cuddy’den önce -ki bu dipnot burada şart, tüm bu karşılaştırmalar, Behzat Ç. ile House’un aşağı yukarı ilk üç sezonu arasında oluyor- gerçek anlamda ilişki yaşadığı tek kadın. Belki karakter olarak çok benzemiyorlar ama, genel bir benzer yapıları var, kabul edelim. En azından iki çift de, ilişkilerini yürütemedi/yürütemiyorlar.

Şevket Ç. & James Wilson: Sanırım bunları da, Behzat’ın ve House’un hayatlarındaki tek erkek dominant figür olarak tanımlamak oldukça mümkün. İkisi de ellerinden geldiğince azar çekip, yeri geldiğinde de sarılıyorlar. İkisi de her şeyi, karakterlerimizin iyiliği için istiyorlar. Zaten Wilson da, House’un kardeşi gibi oldu artık, yani Şevket’ten aşağı kalır yanı yok. Hatta bu benzerlik artık o kadar ayyuka çıktı ki, son bölümde Behzat, cinayeti Şevket’in verdiği fikirle aniden çözdü. Tıpkı House gibi.

Behzat’ın Ekibi & House’un Ekibi: Şimdi, beni en çok zorlayan kısma geldik.. Her ne kadar iki tarafında ekibinin olması bile bir benzerlik olsa da, birebir eşleme konusu tam tutmuyor. Ama o kadar olur diye düşünüyorum. Yine de oturanlar var. Mesela Eda ile Allison Cameron çok benzer yollardan geçiyorlar, kendisini kanıtlamaya çalışan iki eleman (Cameron’ın ilk sezonlardaki durumlarını hatırlayın, hatta Behzat’ın da 22. bölümü itibariyle Eda’nın bölüm değiştirmesini hatırlayın. Cuk oturuyor.) E bu durumda da, Selim eş durumundan ister istemez Chase ile örtüşüyor. Zaten o Avustralyalı da biraz avanak. Diğer eşleşmeleri yapmak istemiyorum, çünkü zorlama olacak. Mesela Eric Foremann gibi bir karakter Behzat’ta kesinlikle yok. Ya da Akbaba gibi bir orijinalite House’da mevcut değil. Hayalet de muğlak. Ayrıca “Taub”, “Kutner”, “Thirteen”, “Amber” ve diziye son giren uyuz kız için de eşleştirmelerim yok. Ama dediğim gibi, o kadar olur. Her şey de birebir aynı olamazdı, siz ekip içinde bazı ayarlamalar yaparsınız artık. Önemli olan ekip.

Şule & House’un Garip Ev Arkadaşları: Önce Şule’yi açıklayalım, başlarda bu karakter hoştu. Ama sonra yapmacıklığı sınıra ulaştı. Zaten artık eskiye oranla daha az meydanda. Bunu, evdeki işgali dolayısıyla House’un besledikleriyle eşleştirebildim. Mesela bir dönem, çok başlarda bir faresi vardı House’un, ismi de “Steve McQueen” idi. Sonra kısa bir dönem evinde -mecburen- Alvie ismindeki, tımarhane arkadaşını konuk etmişti. Bir ara köpek beslemişti falan.. İşte Şule de böyle tırt bir karakter zaten, bunlarla rahat uyuşuyor..

Ayrıntılar

Gelelim benzerliklerin daha da can alıcı olmaya başladığı noktaya.. En çok da bu minik ayrıntılar hoşuma gidiyor, hatta şimdi burada hatırlayamadıklarımı da yazsak neler çıkar..

Geçmişler: Berna’nın ölümü ve House’un enfarktüsü. İkisi de iki karakterimizin hayatını kökünden değiştirdi. Söylemeye gerek bile yok artık bunları.. Behzat daha dengesiz hale gelirken, House olduğundan da pislik oldu.

Bağımlılıklar: Bu da mevcut olaylar ardından ayyuka çıkan şeyler. Behzat’ın içki sevdası ile House’un Vicodin’i. Gerçi Behzat normalde de çok içici birisi elbette ama, Berna’nın ölümü ile arttığını biliyoruz.

Aksesuarlar: Silah ile baston. İkisi de elden düşmüyor. Hatta House’un çok zamanlarda bastonunu silah olarak kullandığını gördük, gerek hayali bir tüfek, gerekse güzel bir kafa kırıcı olarak.. Ha bir de, tespih ve lastik top. Düşünürken elden düşmeyen şeyler.. Ayrıca Behzat’ın arabası, House’un da motoru var. Ama bu normal tabi.

Arananlar: İki dizide de ekibimiz olağan şüphelileri arıyor, Behzat Ç.’de gerçekten şüphelileri, House’da ise şüpheli durumdaki hastalıkları, virüsleri..

Hobiler: Gençlerbirliği ve müzik. Behzat futbolsuz, House ise müziksiz, müzik aletsiz yapamaz. Behzat’ın da geçmişte futbol oynamış olduğunu hatırlatınca, işin içine bir de “play” fiilini sokunca, bu benzerlik de kemalpaşa tatlısı üstündeki tahin gibi oluyor.

Soruşturmalar: İki asi ve kural tanımaz adamdan bahsediyoruz, ikisi de soruşturma geçirdi elbet. Behzat işlediği bir cinayetten aklandı (!), House ise vakti zamanında kendisine takan Tritter’dan Cuddy’nin yalancı şahitliği sayesinde kurtuldu. Yaaaa..

Vaka Çözme: Yazı tahtası desem, yeterli olur sanırım. El insaf artık..

Sloganlar: “Her temas iz bırakır” ve “Everybody lies (Herkes yalan söyler)” gibi iki sağlam mottomuz var zaten elimizde, ama bunların dışında da Behzat cephesinden “Saçma sapan konuşma be!”, “Biiiiiiip” ve “Biiiiiiiiiiiiiip” gibi özlü sözler; House cephesinden de “Shut up!” ve “You moron!” gibi cümlelerimiz hep mevcut.

Vakalar

Vakalar, genel olarak benzerlikler taşıyor elbette, zira başta söylediğim “Sherlock Holmes” mevzuu var. Ama yine de asıl suçlunun (hastalığın) en son ana kadar bulunamaması, çoğu zaman en alakasız ya da en zor tahmin edilen semptomun (şahidin) yardımıyla gerçeklerin ortaya çıkması vesaire.. Tüm bunlar zaten biraz da evrensel polisiye senaryosu gerekçeleri nedeniyle benzer durumdalar..

Bir de çekim tekniği ve kurgu kısmı var, onu da bu ana hikaye başlığında konuşabiliriz. Kurgusal olarak gerilimi ve merakı artırıcı teknik elbette ikisinde de mevcut. Ayrıca araya serpiştirilmiş güldürü unsurları da tabii ki yer buluyor. İki dizide de çok başarılı göndermeler hakim, ki aslında bu konuda Behzat Ç. çok daha önde. Özellikle güncel konuları harika işliyorlar. Ama House da gündemi takip ediyor, bunu görebiliyoruz.

– – –

Bunlar benim bulduğum benzerlikler. Aslında daha da çok var, biliyorum. Vakti zamanında, iki diziyi de izlerken birçok detay farketmişimdir, ama not alma huyum olmadığından unutmuşumdur malesef. Sizin de katkılarınız olursa yazın mutlaka.

Ha ayrıca, benzerlikler gibi farklar da yok mu, elbette var.. Ama bu yazı onlar üzerine değil.

Bu kez baştan söylediğim için, rahatlıkla uzattım sözü. Çekincem yok yani.. Son kısmı da, duygusal kelâmlara ayırıyorum.

Tüm bu detaylara destek olurcasına, benim bu iki diziyi sevme nedenlerim de çok benzer. Senelerdir canhıraş bir biçimde House’u izlerken yaşadığım yoğun duygu özdeşleşme idi, kendimi House’la bir tutuyordum resmen. Kendisine kızışı, kendisini sevmeyişi; aslında bir yandan da kendine hayran oluşu, insanlardan nefret edişi.. Hayatın şanssızlıkları karşısındaki çaresizliği, ama yaşadığı her bir olayla daha tecrübelenişi ve olgunlaşışı.. Daha niceleri..

Şimdi Behzat’a bakıyorum da, aynı House’un ilk sezonlarındaki duyguları veriyor bana. Kendimi özdeşleştirecek ve beni duygusallaştıracak yeni birisini buldum yani. House’u sevme nedenlerim hep. House’u ise yine çok seviyorum, ama, eskisi gibi değil artık. Çünkü o değişti, gelişti. Ama biz, muhafazakar seviyoruz hep, biz kimsek..

Yani, efendim, bu yani son yani olsun artık, bu iki dizi o kadar benzer ki bana bu kadar ıvır zıvırı, ayrıntıyı yazdırdı. Ben de bunları yazarak artık her bölüm, “bak, la yine, bak aha aynı” gibi nidalar çıkarmaktan kurtulmuş oldum. Çünkü insan bir şeye taktı mı, takıyor.

Ayrıca şu var ki, her yazının illa ki bir amacı olmaz, bazı yazılar salt yazılmış olmak için yazılmışlardır.. ♣

– – –

Çok Önemli Not: Efendim, ben bu kadar şeyi yazdım buraya, e haliyle Türk de olduğum için aklım sonradan geldi ve biraz araştırdım. La bunu tek farkeden ben değilmişim ya la. Tabi bu durum buraya yazdıklarımı geçersiz kılmaz, her farkeden bu kadar da yazmamış zaten. Ama yine de belirtmek isterim ki, bu yazı zaman olarak bir hayli sürdüğünden ancak yayınlandı. Yani demem odur ki, bunu ilk farkeden benim, ben! Ben farkettim, ben! (Ellerimi masaya vurarak, “En çok bana soracaksınız!” diye haykıran Erol Büyükburç edasıyla söylüyorum bu son cümleyi, ayağınızı denk alın.) Ha bir de, saksı da değilim.

Neyse, geyik bir yana, keyif aldığınızı umuyorum, ben yazarken aldım.

TIRT

Malum, olay televizyon skandalı. Aslında çok da şaşılacak bir durum değil, TRT’nin yayıncılığı bu kadar olur. Ama olayı hiç bilmiyorsanız da, birazcık bahsedeyim. Ulvi, yıllardır yayıncılık yapan kanalımız TRT, arka arkaya iki futbol maçını aynı kanala verdi. Garip ve yanlış olan kısım ise şu; saat 18.00’da başlayan maçın uzama ihtimali vardı, ki bu ihtimal yüksekti, ki uzadı da. Diğer maç ise saat 20.00’daydı ve çakışacaktı. Çakıştı da.

Olay sıradan bir hatalı yayın fikstürü değil, olay bir zihniyet sorunu. Ecazet ve becerisizlik durumu. Yalan yanlış kişilerce yönetilen yalan yanlış bir kurum. Aynı zamanda Türkiye’nin neredeyse en zengin, en bol imkanlı kurumu. Aldığımız her televizyondan, radyodan; oynadığımız her şans oyunundan pay alan bir kuruluş. Ama yıllardır hâlâ, hâlâ yayıncılığı öğrenemediler. Bu gidişle de öğrenemeyecekler.

BBC de resmi devlet kuruluşu ama, arada bir fark var yani. Bayağı bir fark hem de.

Neyse, sinirden yerimde duramadığım anda onlara attığım postayı da koyayım da tam olsun:

Arkadaşlar siz niçin varsınız? Niçin yayıncılık yapıyorsunuz? Varlık sebebiniz nedir? Daha bir maçın uzatmaya gitme ihtimalini hesaplamaktan acizsiniz, zavallısınız. TRT değil TIRTsınız. Lanet olsun sizin gibi devlet televizyonuna. Ülkenin belki de en zengin kurumlarından birisiniz, ama hala çamur gibi yayın yapıp, sesle görüntünün senkronizasyonunu sağlayamıyorsunuz. Maç anlatmayı bilmeyen spikerleri çalıştırıyorsunuz. Yahu siz ne iş yapıyorsunuz? Sizi tebrik ediyor, çalışmalarınızın devamını diliyorum. Dangalak yayıncılar sizi.

Bugün resmen sinirden terledim, kalp atışlarım hızlandı, yani bildiğiniz metabolizmam bozuldu. Ama aslında onları da fazla suçlamamak lazım, eğer bir kuruma kadrolaşma ile, işten anlamayan cibilliyetsizleri doldurursanız, olacağı budur.

Eğer tenezzül edip yanıt verirlerse, onu da koyarım buraya. Sanmıyorum gerçi.

Tekrar ediyorum son kez, Allah bin belanızı versin gerizekalılar. ♣

Televizyon Nedir?

Barry Levinson üstadın, 2006 yılında çektiği ilginç bir film var, ismi “Man of the Year“. Hak ettiği değeri bulmayan, iyi bir film. (Zaten üstadın çoğu filmi genelde hak ettiği ilgiyi bulmaz. “Wag the Dog“u kaç kişi izlemiştir ki..) Aslında bu film, tam olarak dem vurmak istediğim konuyu içermiyor, politik bir skandalı sözkonusu ediyor. Lâkin içinde öyle bir monolog var ki, her dinlediğimde bayılıyorum.

Filmde Robin Williams’ın yardımcısını canlandıran tecrübeli oyuncu Lewis Black’in tiradını dinliyoruz:

“Televizyon beni korkutuyor, her şeyi inanılır yapıyor. Her şey inanılır görünüyorsa, hiçbir şey inanılır değildir. Televizyon farklı yerlerdeki insanları birleştiriyor. Ekranın bir tarafında raporlu bir deli, Yahudi soykırımının yapılmadığını iddia ediyor. Ve diğer yanında ünlü bir tarihçi soykırımın tüm ayrıntılarını biliyor. Ve orada oturuyorlar. Yan yana. Eşit gibi görünüyorlar. Söyledikleri her şey güvenilir geliyor. Ve tartışma devam ettikçe artık güvenilirlik kalmıyor. Sadece dinlemeyi kesiyoruz.”

İşte bu cümleler, televizyonun aslında ne olduğunu harikulade bir biçimde anlatıyor.. Televizyon bir illüzyon, başkası değil.

Bunları yazmak nereden aklına geldi derseniz, söyleyeyim. Bir süredir işsiz ev erkeği olduğum için, televizyonu açınca “gündüz kuşağı işkencesine” maruz kalıyorum. Şimdi de Petek Dinçöz isimli türkiş jenifır lopez’in programı var, konuk ise bir efsane, Uçan Adam Sabri. Öyle şeyler anlatıyor ki, aklınız durur. Müthiş öyküler. Üstelik kendisi de hepsine inanıyor. Tüm ayrıntıları anlatıyor, kanıtlar sunuyor. Aslında takdir etmek de gerek, müthiş bir hayalgücü..

Programdakilerin, sunucunun veyahut biz izleyicilerin inanıyor ya da bir tarafıyla gülüyor olması hiç mi hiç mühim değil. Çünkü az önceki alıntıda olduğu gibi her şey. Bir anlamı yok gerçeklerin..

Televizyon bir aldatmaca, sihir. İçindeki hiçbir şey doğru değil. En doğrusu bile yanlış, çünkü en doğrusunda bile kurgu var, en doğrusunda bile çerçeveleme var.

Sabri’ye zaten inanmıyorsunuz ama, diğerlerine de inanmayın dostlarım. ♣

– – –

Not: Bu arada adam saatli bomba gibi. Her an uçabilir. Çok değişik kafalar.