Öfkenin Vücut Bulmuş Hali: Falling Down

Falling Down

Bu kadar geç ve şans eseri de olsa izlediğim için mutlu olduğum bir film bu. Her zaman ruh halimizin ya da kanalize olduğumuz dönemsel gerçekliklerin, bir şeyleri önümüze daaan diye getirdiğine inanırım. Bunda da aynısı oldu, tam yine nefretle dolmaya başladığım bir dönemde karşıma çıktı bu arızalı film.

Gündelik yaşantıdaki, insanı delirten minik minnacık şeyleri o kadar güzel vurgulamış ki senarist, o kadar güzel olur. Yani siniriniz bozuktur hani sabahtan beri, delirmişsinizdir hatta, ama birisi karşınıza gelip “ne var yahu, neye sinirleniyorsun bu kadar” dediğinde verecek yanıt bulamazsınız. Lâkin ilmek ilmek delirtmiştir sizi yaşamak, her minik sinir bozucu ayrıntı kafanızda koca bir çöplük oluşturur. İşte bu ufak ayrıntılar birer elmas gibi parlıyor bu Joel Schumacher‘ın filminde, Michael Douglas ise bizi mest ediyor.

Bir sahne var, çok kısa. Otobüse binmeye niyet ediyor D-Fens (isimli başkahramanımız), ama binemiyor, kalabalıktan, inenlere öncelik verilmediğinden, kalabalıktan, kalabalıktan. Vazgeçiyor sonra da, dönüp yürüyor. Bir yandan kalabalık, saygısız insanlar, şehir gürültüsü, sıcak havanın leşleştirdiği vücutlar, sinir, stres, vesaire. Yani, hangimiz bunu yaşamıyoruz, hele de büyük bir şehirde insandan yorulmuşsak iyiden iyiye?

Léonvari bir yanı da var filmin. Nasıl ki Léon o şehre ait olmayan, vahşi ormanda krallık yapmaya çalışan yabani bir “aslan”sa, D-Fens de şehrin bir ucundan diğerine gitmeye çabalayan, olduğu yere ait olmayan bir “aşırı-medeni”. Ormandaki tehlikeleri savuşturmak zor, ve gerçekten de aslında hiçbir şeye bulaşmak amacında değil o, tek derdi karşısına çıkanları alt edip hedefine ulaşabilmek. Fakat şehrin atıkları ve içindeki onlarca vahşi hayvan buna engel olmak için seferber olmuş halde.

Filmin savaş karşıtlığı, tüketim eleştirisi, şiddetin meşrulaştırılmasına olan tepkisi (her ne kadar bunu şiddet yoluyla yapsa da) de yabana atılacak gibi değil. Ancak ısrarla belirtmeye çalıştığım gibi ben en çok öfkeli bir adamın anlatısına odaklanmak istiyorum. Aklıma da başka öfkeli adamlar geliyor. D-Fens ile Network‘ün Howard Beale‘ını yanyana koymayı isterdim mesela. İki kızgın deli, belki hayatı biraz daha güzelleştirebilir, ihtiyacımız olan şevk ve gücü belki onlar verebilir. Belki de tek ihtiyacımız, artık iyiden iyiye öfkelenmektir.

Filmin ünlü hamburgerci sahnesinde, D-Fens’in müşterilere dönüp elindeki, fotoğrafına hiç mi hiç benzemeyen yiyecekle ilgili “bunun sorunu ne, hiç kimsenin mi fikri yok?” derken ihtiyaç duyduğu öfke gibi.

Hakkımızı ufak ufak gasp eden şeylere ses çıkarmayıp kaderimize razı olma dürtümüz sürdükçe, hayat hepimize daha da zor gelecek -tabii kanıksama faktörünü es geçersek. Kanıksadıkça tepemize daha çok binecekler, hayatı daha da pahalandıracaklar, yaşam kalitemiz daha da düşecek, ama biz yine de razı kalacağız.

Sahi, öfke de bir hitap şekli mi yoksa hakikatten? ♣

Reklamlar

80’lerin Boy Aynası: Düttürü Dünya*

Düttürü Dünya

1988 tarihli “Düttürü Dünya”, Zeki Ökten’in önemli filmlerinden birisidir. Başrolünde Kemal Sunal’ın oynadığı film, 80’li yılların Türkiyesine dair bir kesit sunmakta, özellikle büyük şehirde yaşayan orta direk mensuplarının hayatlarını gözler önüne sermeye çalışmaktadır.

Dütdüt Mehmet (Kemal Sunal), Ankara’da geceleri pavyonda klarnet çalarak hayatını kazanmaktadır. Akşamları işe gitmekte, sabahları ise karısı ve üç çocuğuyla güçlükle yaşadığı gecekondusuna gitmektedir. Bu ev, sahibi olan kayınbiraderi tarafından müteahhide verilmiştir ve evin bir an önce boşaltılması istenmektedir. Mehmet sonunda karısı ve kayınbiraderinin baskılarına dayanamayarak ek işler yapmaya başlar. Oysa Mehmet’in elinde yeteneğinden başka şeyi yoktur, o da pek para etmemektedir. Girdiği hiçbir işte tutunamaz. Gerçek ve tek umudu olan besteleri de işine yaramaz, sonunda da evini ve ailesini birarada tutmayı başaramaz. Evi yıkılır, ailesi komşulara dağılır.

Tam bir  kaybedendir “Dütdüt Mehmet”. Karısı, büyütmeye çalıştığı biri engelli üç çocuğu ve bitmek bilmeyen dertleriyle, yaşama tutunamayan pek çok ortadirek mensubundan biridir. Farkı ise sanatçı olmasıdır. Sanatçıdır sanatçı olmasına, ancak bu sanatçılık ona layık olduğu saygınlık ve kazançtan çok, utanç getirmektedir. Fakat Mehmet klarnetinin gururunu yine de taşır. Hatta çoğu zaman; kültürlü denilebilecek bir adam olan Mehmet, kendisinden daha eğitimsiz insanların karşısında bile iki büklüm kalır. Onların ellerine bakar. Bu kişilerin başında da karısının ağabeyi gelir. O da “boş insan” değildir aslına bakılırsa, devlet dairesinde çalışan, koskoca bir “odacı”dır, yani diğer bir deyişle çaycı. Ama onun ve Mehmet’in kabullendiği çok bir şey vardır: Çaycılık, klarnet sanatçılığından çok daha değerlidir. Sanatçılık, yani üretim; tüketim ve “yokedim”le baş edemez.

Dütdüt’ün çalıştığı pavyon, 80’ler Türkiyesinin tam bir yansımasıdır. Elinde avucunda üç kuruş parası olan müdavimleri, o paralarını sadece “ânı kurtarmak” amacıyla o anda yiyip bitirirler. Amaç geçici mutluluklardır, bu yüzden geleceğe dönük ümitler de giderek büyür, aynı oranda da imkansızlaşır. Dütdüt’ün iş arkadaşları da kendisi gibi “yırtmaya çalışan” tiplerdir. Kimisi kapağı daha düzgün bir yere atmaya çalışır, kimisi Spor Toto’dan vazgeçemez. Dütdüt’ün ise ümitleri her önüne gelene dinlettiği bestelerindedir. “O besteler bir meşhur olsa köşeyi dönecektir”, ama o imkan da bir türlü gelmez.

Düttürü Dünya

Pavyonun tılsımı büyüktür. Şarkıcı hastalandığında bile program bitmez. Patron gelir, herkesi azarlar, (buna hakkı vardır, zira o iş verendir), “pehlivan çıksın sahneye” der, pehlivan çıkar. Oysa pehlivanın güreştiği rakibi bir insan değil, bir iskemledir. Baştan sona her türlü güreş numarasıyla zorlu rakibini kıyasıya bir mücadele sonucunda alt eder, sırtından akan terleri hak etmiştir. İskemle ile güreş, dönemi yansıtan çok başarılı bir semboldür aslında, insanlar çözümlerini bilmedikleri dertlerle, üstelik de kendi kendilerine uğraşıp durmaktadırlar. Güçlüler kazanmaya, izleyenler eğlenmeye devam eder.

Dütdüt Mehmet’in çalışmak zorunda kaldığı işler ise, karakteri ve “sanatçı kişiliği”yle hiç bağdaşmamaktadır. Kayınbiraderi ona önce çakmak gazı dolduruculuğu, sonra da inşaat ameleliği işlerini ayarlar. Yani bu işlerin birisi işportacılık, diğeri ise köyden kente göç müessesesinin başucu mesleği olan beden işçiliğidir. İkisi de kentli, özellikle de sanatla uğraşan biri için son derece uygunsuz mesleklerdir, ancak geçim derdi Mehmet’in “dütdüt” diye üflemesiyle aşılacak şey değildir! Mehmet çakmakçılığı yapamaz, inşaatı da vücudu kaldırmaz. Lisede okuyan idealist kızı, Mehmet’in yakınmalarına itiraz eder ve babasına “emekçi” olduğu için kendisiyle gurur duymasını söyler. Ancak Dütdüt’ün cevabı nettir: “Ben sanatçı doğmuşum, bu yaştan sonra emekçi olamam.”

Düttürü Dünya

Oysa ya emekçi olmak zorundadır Mehmet, ya da emekli. Sonunda dayanamaz, yeni bir ev tutacak parayı denkleştiremez, ailesiyle sokakta kalır. Bütün üyeler yavaşça komşulara dağılırken Dütdüt klarnetini çıkarır, iş makinelerine eşlik edercesine çalmaya başlar. Bu artık öyle bir çalmaktır ki pavyonda da sürer, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanan Ankara sokaklarında da. Fareli köyün kavalcısı gibi çala çala ilerler Mehmet, arkasında ise şehirdeki fareler yerine yalnızca bir tek müridi vardır, oğlu. İkisi birlikte değişmeyecek düzene ve ağlanacak hallerine karşın inatla ve neşeli notalarla ilerleyerek kaybolurlar.

80’li yıllardaki Türk sineması, özellikle bu dönemin ikinci yarısından itibaren toplumcu bir yapıya kavuşmaya başlar ve  toplumdaki birçok değişik sınıfa ayna tutar. Bu dönemde Yavuz Turgul, Atıf Yılmaz, Nesli Çölgeçen ve Zeki Ökten gibi isimler ön plana çıkar. Bu yönetmenlerin ortak özelliği, kahramanlarının “kaybedenler” grubuna dahil olmasıdır. Yavuz Turgul’un Şener Şen ile olan işbirliği, “Muhsin Bey” (1987), “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” (1990) ve “Gölge Oyunu” (1992) gibi önemli filmlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Şener Şen bu filmlerde çoğunlukla; bir şekilde hayata ucundan tutunmaya çalışan, ama özellikle 80’li yılların son derece kapital ve liberal, bir o kadar da “insanı ve insani değerleri” safdışı bırakan sistemine göğüs geremeyip “ötekileşen”, gerçek şehir insanını canlandırır. “Düttürü Dünya”daki Kemal Sunal da, Zeki Ökten’in “Şener Şen”idir bir bakıma; Kemal Sunal’la daha önce “Kapıcılar Kralı” (1976), “Çöpçüler Kralı” (1977), “Davacı” (1986), “Yoksul” (1987) gibi filmlerde çalışmıştır. Bu filmler de yine “Düttürü Dünya” gibi toplumsal içerikli yapımlardır.

Ankara sokaklarında bir fareli köy kavalcısı!
Ankara sokaklarında bir fareli köy kavalcısı!

80’li yılların ekonomik ve bireysel acımasızlığı, -günümüzün acımasızlığı yanında hiç kalsa da- birçok insanı perişan etmiştir. Zeki Ökten bunları gözlemlemekte ne denli başarılı olduğunu bir başka önemli filmi “Faize Hücum”da (1982) da ortaya koyar. Genco Erkal’ın başrolünü üstlendiği filmde, 80’lerin yine önemli bir sorunu olan “bankercilik” irdelenir. O filmde de son sahne, “Düttürü Dünya”daki gibi son derece semboliktir, koltuk değnekli engelli insanlar boşluğa doğru birbirleriyle yarışırlar. Ellerinde olmayan şeylerle, olduramayacakları dualara amin demektedirler.

80’lerin özeti, “1980 Darbesi”yle ifade edilebilir. Apolitizasyon süreci; “dışa açılma” adı altında batı dünyasının pazarı haline gelme; arabesk kültürün iyice yayılması; hemen her türdeki melezleşme ve magazinleşme, on yılın başındaki bu ciddi travmaya dayandırılabilir. Neyse ki hakiki sinemacılar asla ölmemiştir; film yapmaya devam ederek hem bulundukları çağın daha iyi anlaşılmasını sağlamış, hem de 1990 sonrası Türk sinemasının müstakbel yönetmenlerinin yetişmesine vesile olmuşlardır. 80 kuşağının sinemasal etkileri, günümüzde hâlâ önemli bir yer işgal etmektedir. ♠

* Bu yazı, ilk olarak “Ege Üniversitesi Egeden Dergisi 2014 Güz” sayısında yayınlanmıştır.

Değişime Direnmek: Muhsin Kanadıkırık ve Akıbeti

Muhsin Bey

80’li yılların değişim atmosferi, bütün dünya gibi Türkiye’yi de derinden etkiledi. Dışa açılma, kabuğu kırma ve dönüşüm, bu dönemin en etkin anahtar kelimelerinden başlıcaları oldu. Hayatın içindeki her şeyde olduğu gibi sanatta da yoğun bir melezleşme ve farklılaşma başladı. Daha önce “öteki” olanlar merkeze kaydı, ana akımda ilerleyen kavramlar ise yeni bakış açıları kazandı.

Türkiye daha önce pek aşina olmadığı şeylerle tanışmaya başladı. Dünyaya uyum sağlama yolunda yaygınlaşan televizyon, radyo kültürü, rengarenk magazin dergileri, değişen gazete manşetleri, dönüşen gündelik yaşam ve daha niceleri, insanların fikir ve kültür hayatlarını derinden etkilemeye başladı.

Hiç şüphesiz, bu değişimin yaşam alanındaki en çarpıcı örneklerinden birisi, arabesk kültürünün giderek yaygınlaşması oldu. 70’li yıllarda da elbette arabesk kültüre ait ürünler yurt çapında yaygın olarak mevcuttu, ancak 80’lerde bu yaygınlaşma daha da arttı. Dahası, önceki senelerde marjinal olan arabesk, giderek merkeze doğru kaymaya başladı. Önceden yenilmişliğin, hayata karşı isyanın, protestonun sesiyken, 80’lere gelindiğinde her köşe başında karşılaşılabilecek, çabuk tüketilen, fastfood tarzında hedonist-acı verici bir kültürün parçası oldu.

Cumhurbaşkanlığı seçimindeki çatı adaylarımdı. Peh.
Cumhurbaşkanlığı seçimindeki çatı adaylarımdı. Peh.

Muhsin Bey, tam da bu dönemin merkezinde, 1986 yılında beyazperdede boy gösterdi. Yavuz Turgul’un kaleme alıp yönettiği, Türk sinemasının kültleşmiş filmlerinden birisi haline gelen filmin akıllarda bunca yer etmesi, dönemin gerçeklerinden yola çıkarak, zamanlar ötesi bir öyküyü izleyicilere aktarmasıyla ilgili olabilir.

Şener Şen’in hayat verdiği -ki Yavuz Turgul o rolün tamamen Şener Şen için yazıldığını belirtmektedir- Muhsin Kanadıkırık, pek de başarılı olmayan bir müzik yapımcısıdır. Başarılı değildir zira 80’lerin kolay yoldan meşhur ve zengin olma dünyasına tutunamamaktadır, hatta belki de tutunmak dahi istememektedir. En önemli rakibi maddi başarı açısından onun fersahlarca önünde olsa bile, bu durum Muhsin Bey’i etkilemez. Onun için yegâne gerçeklik sahip olduğu onur, itibar ve ilkelerdir. Arabesk kültürden ve müzikten nefret eder mesela, “İstanbul’un büyük bir kebapçıya dönüşmesi” onu deli etmektedir.

Dibe vurmaya çok yakınken karşısına çıkar Uğur Yücel’in müthiş bir başarıyla canlandırdığı Ali Nazik. Onun amacı Muhsin Bey’e kıyasla gayet naif ve nettir: Türkücü olmak. Meşhur olmak. Belki de ‘İbrahim’ (Tatlıses) gibi olmak. Ali Nazik sadece bu gerçekliği bilmektedir, ancak meşhur olunabilinen bir dünyada var olunabilinmektedir. Zaten halk ne isterse o olur Ali Nazik’e göre, “insanlar kebap yemek istiyorsa, kebapçılar açılır”.

Muhsin Bey’in ikilemi tam da burada başlar. Ali Nazik’i meşhur etmeyi, ünlü bir türkücü yapmayı -başta itiraz etse de- kafasına koyar, çünkü her şeye rağmen onun da bir egosu vardır ve o ego uzun zamandır yerlerde durmaktadır. Öte yandan içindeki o “cevher avcısı”, Ali Nazik’te hâlâ bozulmamış, saf ve temiz kalabilmiş bir potansiyeli görür -belki de görmek ister. En büyük rakibiyle iddiaya da girmişken, gururunu önplana çıkararak işe girişir. Oysa dünya artık onun alışık olduğu yer değildir. Ne eski dostlarından bulabilir aradığı maddi desteği, ne de aklına gelen fikirler parlaktır. Üstelik televizyon yapımcısı sandığı bir adam tarafından da -yine dönemin ruhuna uygun olarak- dolandırılınca, elinde avucunda ne varsa yitirir.

Ancak Muhsin Bey pes edecek adam değildir. Kendisinden en beklenmeyecek şeyi yapar, Ali Nazik gibi -aslında kaybetmeye mahkum olan- garipleri dolandırır, tokatladığı parayla da Ali Nazik’e kasetini yapar. Akabinde ise hemen polise teslim olur, onurlu bir şekilde cezasını çeker. O içerideyken Ali Nazik dışarıda, Muhsin Bey’in gerçekliğinin de dışındadır, arabesk müziğe atılmış, “halk öylesini istediği için” kendisini değiştirmiştir. Kendi deyimiyle kendisini kurtarmıştır.

Yavuz Turgul’un diğer birçok karakteri gibi Muhsin Bey de, kaybetmenin, başarısızlığın tadını en iyi bilen insanlardan birisidir. “Değişen” Türkiye’ye uyum sağlayamadığı için zaten dışlanmaya başlamıştır. Artık ne onun gibi taş plaktan Safiye Ayla dinleyen kalmıştır Beyoğlu’nda, ne huzurevine gidip çiçek bırakan insanlar, ne kendi cebinde de para yokken ondan daha muhtaç durumdakilere yardım edenler, ne de hoşlandığı kadına aşırı centilmenliğinden ötürü açılamayanlar. Değişen yaşam koşullarında, elde kalan son romantiklerden birisidir Muhsin Bey.

Muhsin Bey

Ali Nazik’le olan çatışması ise, bu değişimin en güzel alegorilerinden birisine denk düşer. Bir an büyük bir sempati besler ona karşı, bir an ondan nefret eder. Bir yanı ona acır, diğer yanı fazla uyanık olmasına delicesine kızar. Muhsin Bey aslında Ali Nazik’e de uyum sağlayamaz. Yaptığı çiğköfteyi acısından dolayı yiyememesi, sevdiği halde yiyememesi de belki bundandır.

Peki tek kaybeden Muhsin Bey midir? Ali Nazik sonunda istediği gibi bir yaşama kavuşmuştur belki; alelade bir pavyonda sondan kimbilir kaçıncı şarkıcıdır, türkü söylerken -belki- özel olabilecek sesiyle alelade arabesk şarkılar söylemekte, acıları pazarlamakta, sistemin direttiği stereotipe uygun hareket ederek yığılmış ve pespayeleşmiş kitle kültürünün bir parçası olma yolunda hızla ilerlemektedir. Son sahnede Muhsin Bey, Ali Nazik’e sorar, yüzündeki büyük tiksinti ve acıma duygusuyla birlikte:

Ali Nazik: Agam, kusura bakma. Kendimi kurtarmam lazımdı.

Muhsin Bey: Kurtardın mı bari?

Ali Nazik kendisini kurtardığını sanmaktadır, Muhsin Bey ise kaybettiğini. Oysa değişen, değişerek yozlaşan Türkiye’de artık ne kurtulan ne de kaybeden vardır. Muhsin Bey de, Ali Nazik de üstlerine düşen rolleri oynamakta, sistemin ufak çaplı çarkları olarak devamını sağlamaktadır.

Muhsin Bey filmi, sisler içindeki bir sahnede okunan, eski bir Türk sanat müziği eseriyle açılır, aynı mizansenle de kapanır. İki sekans da Muhsin Kanadıkırık’ın rüyası içinde geçer. Muhsin Bey’in düşlediği, özlemini çektiği düzen, artık rüyalarda kalmış, eski, nostaljik bir imgedir yalnızca. Gerçek dünya ona göre değildir.

Her şeye karşın, Muhsin Bey bir şekilde mutlu ve huzurlu olmayı da başarır. Hoşlandığı kadınla sonunda bir şekilde arasını yapar, (en azından onu ‘o hayattan çekip alır’), belki de sonunda gidip Üsküdar’a yerleşecek ve baba mesleği olan tespihçiliğe geçebilecektir. Sistemin içinde kalarak kaybetmiş olsa da, kendi içinde yıkmadığı gururu ve ilkeleri sayesinde tutarlılığını korumuştur. Dışarıdan gelen darbelere, kapalılığı ve muhafazakârlığı ile direnmeyi başarmıştır. Değişen bütün bir ülke içinde değişmeden kalmış, benliğini bozmamış, dimdik ayakta kalabilmiştir.

Muhsin Bey, bugün bakıldığında bile izleyiciye son derece dürüst, gerçekçi ve yalın gelebiliyor. Bunun sebepleri elbette oldukça fazla, oyunculuktan senaryo başarısına, yönetmenlikten müziklerine, barındırdığı dramatik ve gülünç unsurlara kadar pek çok etken bu filmi sahip olduğu mertebeye taşıyor. Ancak 80’li yıllara dair anlattıkları ve bu anlattıklarını “değişim ve dönüşüm ile çatışan kaybetmiş insanlar” eksenine oturması, onu başarılı bir filmden ziyade, zamanının ötesinde bir algıya sahip hale getiriyor. Zira hemen her dönemde ve kültürde -iyi ya da kötü yönde- değişim kaçınılmazdır, ve hemen her dönemde Muhsin Bey gibi bir Don Kişot vardır. ‘Sancho Panza’lar ise bazen kaçak, bazen halden anlayanlardır! ♠

Gravity: Bilimkurgunun Bilim Destekli Zaferi*

Gravity0

“Bir gün, adamın biri, Dünya’nın da Satürn’ünki gibi bir halkası olacağını ve bu halkanın tamamen yörüngede çalışan dikkatsiz inşaat işçilerinin kaybettiği civatalar, kemerler ve hatta aletlerden oluşacağını ileri sürmüştü.”

-Arthur C. Clarke, 2001: A Space Odyssey, 1968.

Isaac Newton’ın o uğurlu kafasına düşmeseydi o sevgili elma, belki bugün bunları hiç konuşmuyor, düşünmüyor olacaktık. Ama ismine “yerçekimi” dediği gizli ve tamamıyla Dünya gezegenine ait kuvvet yine de varlığını sürdürüyor olacaktı. Ne biz yerçekiminden kurtulabilecektik, ne de yerçekimi biz olmadan bir anlam kazanabilecekti.

İşte tam da bu yüzden, özellikle de “Dünyalı” olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamada güçlük çektiğimiz bu darlanmış günlerde, Gravity isimli filmi izlemiş olmak, başta biz sinemaseverler olmak üzere herkesi memnun etmiş olsa gerek. Zira bilimsel bilgiye ve gerçeklere dayalı, ütopik ya da distopik olmayan, salt elimizdekilerin gücünü önplana çıkarmaya çabalayan bir bilimkurguyu izlemeyeli, bir hayli zaman olmuştu.

Alfonso Cuarón, bilimkurguseverlerin pek de yabancı olmadığı bir yönetmen. 2006 yılında çektiği “Children of Men (Son Umut)”, isimli ütopik sonuçlanan distopya, gerek izleyiciden, gerekse eleştirmenlerden tam not almış, türe getirdiği yenilikler, yıktığı klişeler, özellikle de fark yaratan çekim açıları ve teknik başarılarıyla hafızalarda kendisini afili bir yer edinmeyi başarmıştı. Gravity, Cuarón’un ikinci bilimkurgu denemesi, buna rağmen değme kurgubilimcilere taş çıkartan bir başarıya imza attığını söylemek yanlış olmaz.

Gravity1

Filmi kısaca konulamak gerekirse; sıradan bir uzay yürüyüşü sırasında, birbirinden bahtsız kazalara kurban giden astronotların (ki bu kişiler Sandra Bullock ve George Clooney tarafından başarıyla canlandırılmakta), yerçekimsiz ortamda ve uzunca bir süre hayatta kalma çabalarından bahsetmek mümkün. Elbette bu süreç içerisinde sinemasal bir mecburiyet olan karakter değişimi, filmin temel noktalarından da birisi, özellikle de Sandra Bullock’un hayat verdiği karakteri göz önüne alırsak.

Dünya yüzeyinde kızını kaybettiği için, yaşamdan neredeyse tamamen ümidini kesmiş olan erkek isimli ‘Ryan’ Stone (Bullock), başarılı da bir mühendistir, ve her başarılı mühendisi postaladığı gibi onu da uzaya postalayan NASA, ondan Hubble Uzay Teleskopu’nu tamir etmesini ister. Ancak bir anda olaylar gelişir ve yine Dünya mertebesinde yapılan bir hata sonucu, yörüngedeki tüm uydular yok olur, parçaları ise o anda boşlukta gezinen astronotlar için şarapnel kadar tehlikeli hale gelir. Artık ne telsiz bağlantısı vardır, ne ayak basılabilecek yer. Sadece derin siyah bir boşluk. Yerçekimsiz sonsuz bir boşluk.

Tam da bu noktada, belki de araya girmek gayet uygun olacak: Cuarón’un yönetimsel başarısı ve hatta dehası, bu boşluk ve yitme, gitme hissini yansıtmak konusunda gerçekten çığır açıyor. Uzun ve kesintisiz çekimler, durmak bilmeyen kameralar, ışık ve ses oyunları, müziksiz sahneler ve derin nefes alışverişleriyle, izleyiciyi nefessiz bırakan bir sekans tutturmayı başarıyor. Üstelik Cuarón, filmin genişletilmiş fragmanında bu sahneye yer vererek de, aslında ne kadar cüretkar olduğunu bir bakıma kanıtlıyor. Zira filmin en can alıcı sahnesi, aslında en önemli sahnesi değil, bu sahne çevresinde gelişen, dönen ve yörüngeye oturan bilumum destekleyici ve anlam yaratıcı metin dolu minik sahneler.

GRAVITY

Tekrar karakterlerimize dönebiliriz. Kowalski (Clooney) ve Stone’un ilişkileri, film içindeki değişimle doğru orantılı şekilde ilerliyor. Hayat dolu ve yaşama -yani Dünya’ya- sıkı sıkıya bağlı olan Kowalski, doğru yer ve zamanda hayatını feda ederek, hayata dair umudu kalmamış olan Stone’a adeta yedek oksijen sağlıyor. Stone ise, kızıyla olan psikolojik bağını belki yeniden kurarak, ya da daha doğrusu, Dünya’nın, doğaananın yeni bir çocuğu olarak yeniden doğuşunu sağlıyor, Dünya’daki yeni ilk adımlarını temizlenmiş ve arınmış biçimde atıyor. Evrimsel süreci A’dan Z’ye olumlayarak Darwin’e karşı, saygı duruşların en güzeline imza atan Cuarón, denizde -tamamen rastlantısal patlamalarla başlayan- rastlantısal yaşama karşı büyük ilgi ve sevgisini de Stone aracılığıyla izleyiciye yansıtıyor.

Kendisine Dünya’yı dekor edinmemesine rağmen, ya da belki tam da bu sayede, filmin oldukça olgun bir bakışaçısına sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Stone, bir şekilde Dünya’ya olan yolunu açabilmek için, her şeyi denemeye göze almışken, öncelikle, bir Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olarak, yani modern dünyanın örnek bir temsilcisi olarak, bir Rus uzay giysisi giymek zorunda kalıyor; belki de kendisine göre, günümüze ayak uyduramamış, ekonomik ve sosyolojik açıdan hayli geri kalmış bir milletin giysisi. Dahası, o giysi içinde dönüşe geçmek için kullandığı araç, çok uzak bir doğuya, 3. dünyalaşmış coğrafyaya ait bir Çin aracı. Üstelik tanrıtanımaz birisi olarak, Rus aracında İsa’nın, Çin aracında ise Buda’nın tasvir ve resimleriyle karşılaşıp tebessüm bile ediyor. Bu noktada ise karşımıza acımasızca şu güzel düşünce çıkıyor: Eğer gerçekten Dünya gezegenini düşünüyor ve onda sükunet içinde yaşamak istiyorsak, bunun tek bir yolu var, milletler ve dinlerüstü düşünerek, hümanizme sonsuza dek inanmak. Çünkü tıpkı en başta dediğimiz gibi, yerçekimi bile sadece insanlar -ya da hadi abartmayalım, canlılar- için var. İnsanların insanları yoksaydığı, hor gördüğü, ötekileştirdiği bir dünyada, insana yer yok, zira “insan” kavramının ne olduğuna dair tam bir algı yok.

Gravity3

Dünyaya dönüş yolculuğu, bireysel açıdan ele alındığında da, Stone’un bir sperme benzemesi kimseyi şaşırtmamalı, hatta bu durum bazı sahnelerde fazlasıyla göze bile sokuluyor Cuarón tarafından. Stone’un Rus aracına ilk girdiği anda aldığı cenin pozisyonu, yangın söndürücüyle rastgele yolunu bularak penisten çıkışı (ki bu yangın söndürücü sahnesiyle WALL-E’yi de anımsamamak ne mümkündür), sonunda da Çin aracı ile rahim içinde ilerleyerek, yani atmosfere girerek yumurtalıklara, yani denize inişi, bireysel bir yeniden doğuşu destekleyen bariz imgeler olarak karşımızda beliriyor. Stone’un toprağa bastıktan sonraki aylak adımları ise doğumun tamamen tamamlandığı, ufak bebeğin ıslak bir biçimde ortaya çıktığı o çok değerli anı fazlasıyla hatırlatıyor. Hem bireysel bir yeniden doğuşu, hem de belki de, ümitlenmiş ve geleceğe dair ciddi değişimler geçirmeye hazır “yeni insanoğlu”nun, ortaya çıkışına ilişkin bir algıyı sunuyor.

Teknik açıdan zaten son derece kusursuz olan Gravity, son dönemin popüler satış malzemelerinden birisi olan ‘üç boyutlu’ olma özelliğini de taşıyor, ancak piyasadaki birçok filmin aksine bunu gayet iyi bir biçimde kullanıyor, hareketli sahnelerde heyecanı körükleyerek, halihazırda gerilmiş olan izleyiciyi daha da germeyi başarıyor. Müzik kullanımı gayet başarılı, özellikle finale doğru epik biçimde artarak izleyiciyi büyük sona doğru hazırlamayı başarıyor.

Gravity5

Alfonso Cuarón, Gravity ile gerek kendi sineması, gerekse bilimkurgu türü içinde apayrı bir yer edinebilecek bir işe imza atmış durumda. O kadar ki, bundan sonraki bilimkurgular için bir deniz feneri görevi bile görebilir, zira daha önce de belirttiğimiz gibi, herhangi bir fanteziye pabuç bırakmayarak, üstelik de altı ve mesajı dolu bir biçimde izleyici karşısına tam tekmil çıkmak, sanılandan daha zor.

Ayrıca Newton, o anda tam olarak ne düşündü bilemeyiz, ancak bu filmi izleme şansı olsa ağzı kocaman açık kalırdı. (Zira sinemanın ne olduğunu bilmiyor olurdu.) ♠

Not: Oscarlar’dan önce yazıldığından mütevellit, içinde buna dair bir bilgi yok elbette. Ama gerek de yok sanırım. Aldı işte bir sürü.

Not 2: Alfonso Cuarón, senaryoyu oğlu Jonás ile birlikte yazmış. Jonás da boş durmamış, Gravity’nin ardından “Aningaaq” isminde bir kısa film çekmiş; Ryan’ın Dünya ile kurduğu telsiz bağlantısının Dünya yüzeyini anlatıyor. Pek hoş. Buradan Türkçe altyazılı izleyebilirsiniz.

* Bu yazı, ilk olarak “Ege Üniversitesi Egeden Dergisi 2013 Güz” sayısında yayınlanmıştır.

Django Kills Basterd Bill, Unchained.

Django Unchained 1

Bana “Tarantino, Inglourious Basterds’tan daha iyi film yapacak” deseler, hemen inanmaz, biraz sorgulardım. (Ama nihayetinde hak da verirdim sanırım.) Ve şimdi işte, biraz düşününce, bu söze katılır gibi oluyorum. Django Unchained, en az Basterds kadar iyi film. Onunla yarışır.

Ki zaten, Basterds’la karşılaştırılabilecek çok da yönü var. Bir kere kafadan, Waltz abimiz. önceki filmde azılı bir soykırımcıyı canlandırırken, bu filmde inadına hümanist bir rolde kendisi. (Ödül avcılığını saymıyoruz tabii.) Zencilere yapılan şeylere o kadar karşı ki, çok zaman nedenini bile kavrayamıyor. Tam anlamıyla gerçek bir hümanizm sergiliyor. Ki aslında bu kadarı fazla bile. Filmin böyle bir tezata girmesi, hoş olduğu kadar manidar da. Zira şu var:

Bir yönüyle de Basterds’a dair bir özür/gönül alma işine giriyor Tarantino. Şöyle. “2. Dünya Savaşı’nda, evet, belki insanlığı Avrupa’ya ABD eliyle getirdik. İnsan olmayan Nazileri yok ettik. (Aldo Raine’in direkt böyle lafı vardı.) Ama unutma eyyy Amerika. Senden daha çook önce, gerçek hümanistler, Avrupalılardı. Bunu unutma. Medeniyetin beşiği Avrupa idi. Bak, Alman geldi, zencileri kurtardı.”

Bu çok güzel bir altmetin. Zira bilindiği üzere, ABD halkı da kendi ülkelerini halen demokrat falan zannediyor.

Di Caprio’nun konuştuğu “kafatası” sahnesiyle, Waltz’in Basterds’ta yaptığı “fare” konuşmasını da karşılaştırın.

Tüm bu ırkçılık teması üstüne şunu tek bir cümle ile geçmek istiyorum: Sağda solda görüyorum, “Django Unchained ve Tarantino ırkçıdır” diye ibareleri. Bu filmi böyle görmek, afedersiniz ama, en hafif tabiriyle, sinemayı götüyle izleyen biri olmak demektir.

Django Unchained 2

Neyse. Bir de başka bir açıdan, ki bu açıyı daha da çok seviyorum, modern bir Spartaküs anlatısı var ortada. (Zaten dinine yandığımın Spartaküs’ü, o kadar güzel bir olay ki, her şeye uyuyor arkadaş. Tarih öncesinden, tee ‘cylon’lara kadar.) Django’nun kendi deyimiyle, “10 binde 1 çıkan bir zenci” olması, tıpkı Spartaküs gibi düzene başkaldırabilen birini çağrıştırıyor. Daha en başta, zincirlerinden kurtulup üstündeki örtüyü atarak zaten o yola giriyor, sonradan da, nasıl Spartaküs gladyatörlerin şahı olduysa, Django da, “güneyin en hızlı silahşörü” oluyor.

Ayrıca belirtmek isterim ki, Tarantino kadar, kendi halkıyla göz göre göre taşak geçen biri yoktur belki. Daha en başta, Waltz’la konuşan Amerikalı eliyle yapıyor bunu. Waltz en güzel sözcükleri seçerek konuşunca, karşıdaki anlamıyor, “English, please!” diyor. Cehaletin yükseldiği bir dönemde, adeta eskiye ve gerçeğe dokunuyor. Hele de Ku Klux Klan‘la geçtiği ağır dalga. Ne denilebilir ki?

Hee, Samuel L. Jackson‘ın oynadığı karaktere gelince. İşte ben en çok onu sevdim. Şimdi bir düşünün yine Nazi Almanyası’nı. O dönemki Yahudiler içinde, kendi halkını Nazilere satanlar yok muydu? Yahudileri kontrol eden, Naziler adına çalışan Yahudi polisler yok muydu? Biraz daha rahat yaşamak uğruna, yavşak yavşak her şeye evet diyen, her şeye kafa sallayanlar yok muydu?

Hadi siktiredin Nazi Almanyası’nı, günümüzde bile, iktidara yakın olup yavşaklıkta sınır tanımayanlar yok mu?

Liberalizm mi? Hmm.

Django Unchained 5

Ya bakın artık ben müziklere, çekimlere, diyaloglara, yani işte teknik adı altında incelenebilecek herhangi bir şeye; veyahut alınan Oscar’lara falan değinmiyorum bile. (Gerçi Waltz ağabeyimizi bir kez daha, ısrarla tebrik; vedahi Tarantino’ya da, onu bize tanıttığı için gani gani teşekkür etmek şart!) Onlar zaten tavanda. Zira Tarantino da artık bunlara takılmıyor.

Düşünün bak, Kill Bill’de Beatrix Kiddo’nun eğitim sahnesi, dakikalarca, ince ince anlatılmıştı. Orada da bir intikam vardı, ama felsefesi azdı. Aksiyonu bol, gerekçesi dardı. Oysa Django’da tam tersi, Django Freeman’in silah konusunda nasıl ustalaştığı, o kış boyunca neler yaptıkları, 30 saniyelik bir yazıyla geçiyor. Çünkü artık Tarantino’nun anlatmak istediği şeyler başka. Artık mesaj var. Artık çok daha dolu filmler var. 

Her filmiyle giderek kendisini aşıyor Tarantino. Özellikle de son iki filmiyle, artık “şiddet içerikli bağımsız filmler yönetmeni” kisvesinden çoktan sıyrıldı. Artık kendisi, “şiddeti kullanarak harika mesajlar veren büyük yönetmen” sıfatını fazlasıyla hakediyor.

Ve bir de ayrıca; en hümanist adamların, en şiddeti sevenlerden çıkması, nasıl bir ironidir? 

Django Unchained 4

Hep birlikte, sakallı dostumuz King Schultz için! (The Lonely Grave of Paula Schultz için de ayrı bir sevecenlik. Şuna da bakın derim.)

Her Şey Aydınlandı, Jonathan Safran Foer

Filmi sevmiştim. Tipik bir Bağımsız Amerikan Sineması örneğiydi zira. Müzikleri, renkleri, ışığı, oyunculukları başarılıydı hep. Ama elbette bir başyapıt değildi. Biraz biraz alttan alıyor, biraz kaçak güreşiyordu.

Her Şey Aydınlandı, Jonathan Safran Foer, Siren Yayınları, 2012.

Ki zaten kendisi aynı adlı bir kitaptan uyarlama idi. Dedim bu kitabı da okumalı, Jonathan Safran Foer diye bir adam yazmış, bir iddiaya göre de modern edebiyatı sallamış falan. Eh, okuduk. Baştan biraz sıkıcı geldi. Sırf değişik olmak için değişik olmuş gibi bir üslubu vardı. Ya da ben uzun süre içine giremedim, ne bileyim. Ama sonradan fena açıldı. Hatta filmi de acayip solladı. Film iyimser bir katarsis filmi olarak kalırken, kitap çarpıcı bir insanlık dramına doğru, Brod nehrinin sularında yelken açtı.

Güzeldi kitap. O kadar kültürdışı Yahudiliğe rağmen çok güzeldi. Evrensel olmayı başarabilmiş, duygu sömürüsüne girmeden, her şeyi olanca çıplaklığıyla anlatabilmişti. Sevdim. Ama bundan sonra başka bir Foer daha okur muyum bilmiyorum, neden okumam, onu da bilmiyorum. Neyse. Alıntılayacak birçok güzel pasajın arasından şu ikisini ayırmak istedim:

“…Mesih’in dünyanın sonunda geleceği söylenir.” “Ama dünyanın sonu değildi,” dedi dedem. “Sonuydu. O gelmedi sadece.” “Neden gelmedi?” “Olanlardan öğrendiğimiz ders buydu: Tanrı yoktur. Bunu bize kanıtlaması için onca gizli yüz gerekti.” “Ya bu, imanınızın sınanmasıydı ise?” dedim. “İnancı bu yoldan sınayan bir tanrıya inanamam ben.” “Ya elinde değilse?” “Olanları durduramayacak bir tanrıya inanamam ben.” “Ya bunları yapan Tanrı değil de insansa?” “İnsana da inanmıyorum zaten.”

“Hirşel’i gördüm o da beni gördü ve yan yana durduk çünkü arkadaşlar aşk veya kötülük karşısında öyle durur.”

Hülasa; eğlence ve gözyaşıyla (aynı anda) okunacak bir 300 sayfanın yanında, çok daha gözyaşsız izlenecek bir 1 buçuk saat vadediyor, Her Şey Aydınlandı. (Bu son cümle uyduruk haftasonu eklerinin uyduruk film önerileri gibi oldu aynı, hay skim.) ♠

İkibinoniki: Naif Bir Almanak

İlki çok beğenildi, çok konuşuldu. Aylarca gündemden düşmedi. Eh biz de haliyle, bir güncelleme yapalım dedik. Yemediniz tabi di mi. Ne yapalım, canınız sağolsun hacılar.

Siz yemeseniz de yazıyorum ben. 2012 dediğin sene neymiş, ne değilmiş. Tabi ki bunlar hep öznel, yani “niçin şu-bu-o değil de o-bu-şu” demezsiniz diye düşünüyorum. Derseniz de canınız sağolsun. Zaten bu bir olaylar almanakı da değil. Tamamen kişisel bir kayıt altına alma girişimi. Her zamanki gibi.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Aslında şimdi düşünüyorum da, (ki bir önceki paragrafla bunun arasında takribi 7 buçuk dakika var) şimdi yine mevzubahis sene içinde okuduklarımı izlediklerimi vesaireyi yazsam, sizi ne ilgilendirecek. Ama bunu düşünür düşünmez de, kendimle çeliştiğimi farkediyorum. Zira yine bir önceki paragrafta daha, ben değil miydim, “işte maksat kayıt olsun, kişisel hep” diyen. Demek ki neymiş, öyle değilmiş. İnsan yazınca kendisini düşünemiyor ki. Hele de bir noktadan sonra. Daha önce, okunmayan yazı aslında hiç varolmamıştır bile demiştim. O halde? Bunları da varolmasınlar diye yazmadığıma göre, kendim için de yazıyor olamam.

Bu blogun bir başka yazısına gelen bir yorum şöyle diyordu: “İnsanın kendisi için yazdığı tek şey alışveriş listesidir.” Şimdi düşününce, kim olduğunu bilmediğim yorum sahibinin ne denli haklı olduğunu farkediyorum. Hatta görüyor ve artırıyorum: Alışveriş listesi bile bazen, başkaları okusun diye yazılıyor.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Neyse. Biz devam edelim. Ben yine de gelenekten şaşmayayım, ki gelenek gelenek olsun. Kitap film müzik olay derken bir yazının daha sonuna gelir, yayında ve yapımda emeği geçen tüm arkadaşlara (kendime) teşekkürleri ederiz nasılsa.

2012’de okuduğum en iyi kitaplar

İşte bunlar çok yahu. Bu sene abarttım biraz, ki sanırım tüketiminde aşırı dozu yararlı olan tek şey bu olabilir. Sıkıntı yok yani. Ayrıca hangi birini sayayım bilmiyorum. Dolayısıyla en bayıldıklarımı yazıyorum: Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken (O. Atay), Kâbil, Bütün İsimler, Filin Yolculuğu (Saramago (Evet o ne yazsa bayılırım ben)), Otostopçunun Galaksi Rehberi (D. Adams), Guguk Kuşu (K. Kesey), Dublinliler (Joyce), Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (Stevenson), Knulp (Hesse), New York Üçlemesi (Auster) ve tabi ki Yaşama Uğraşı (Pavese).

Bu aşamada bunların hiçbirine blog içinden link veremediğimi görerek, eskiye nazaran ne kadar az yazdığımı da farkediyorum. Al sana 2012. Peh! (Bir tek Yedinci Gün‘ü yazmışım niyeyse, ona da bayılmamıştım. Hayat işte.)

2012’de izlediğim en iyi filmler

Bu yıl gösterime giren filmlerden izlediklerim arasında “eh” dediğim olmadı galiba. Ya çok sevdim, ya uyuz oldum. Mesela Prometheus‘a uyuz oldum. Dark Knight Rises‘a iyice uyuz oldum. Demirkubuz’un Yeraltı‘sını, Beasts of the Southern Wild‘ı, ve Moonrise Kingdom‘ı çok sevdim. Bu yazı yayınlanmadan hemen önce izlediğim Amour ise bambaşkaydı. Cloud Atlas fena değildi. Eh demişim bak yine de.

Mr. Nobody

Ama bu yıla ait olmayan harika filmler izledim ki, en başta da Mr. Nobody gelir. Hayatımı, hayata bakışımı ciddi anlamda etkileyen bir film oldu, hatta kendisiyle ilgili kapsamlı bir şeyler yazmak isteyip isteyip yazamadım bir türlü. Ayrıca bu filmden çok insanın nefret ettiğini öğrendiğimde daha da sevindim, bana ait bir şey gibi. Tabii yine Woody Allen’dan birkaç tane çaktım, Manhattan Murder Mystery, Love and Death, Play it Again, Sam, Stardust Memories gibi güzellikler vardı orada da. (Ama To Rome with Love‘ı izleyemedim bir türlü. Zaten aman aman değil sanırım.) Tree of Life‘ı tam çok beğeniyordum ki, en sonuna uyuz oldum. Ama Badlands müthişti. Cronenberg’in The Fly‘ı da harikuladeydi. Rise of the Planet of the Apes, ilk filmin cesaretinin yanına bile yaklaşamamıştı, tabi ki. We Need to Talk About Kevin gibi çarpıcı film, Gus van Sant’ın Elephant’ından beri izlememiştim. (Tilda Swinton!)

Az sanıyordum da, az değilmiş ya. Daha saymadığım var bir sürü. Az mı yoksa? Aman neyse.

2012’de dinlediğim en iyi müzikler

Tabi ki yine çok az müzik dinledim. Ben hiç müzik dinlemiyorum ya. Valla. İşte üç-beş kişi vardı dinlediğim, aynı onlar devam etti. Ha bir de Cenk Taner konserine gittim, ki o da on numara bir hareketti.

2012’nin en akılda kalıcı olayları

Açıkçası, ilk altı ayı anımsamakta güçlük çekiyorum. Zira o sıralar ben kendimde bile değildim. Zaten sanki o sıralarda pek bir şey de olmadı gibi? Öyle mi ki? Valla bilmiyom. Ama yazdan sonrası daha net bak, misal, bir Avrupa Şampiyonası, Danny Boyle’ın muhteşem düzenlediği bir açılışa sahip olan bir olimpiyat, hepsinden önemlisi Yıldırım Demirören’in defolduğu, FEDA diyen bir Beşiktaşlı bir sportif dönem var. VAR. (Beşiktaş ne güzel değil mi bu aralar, gelsenize.) Vallahi başka ne oldu bilmiyorum.

Bizim hayatımız FEDA be Beşiktaşım.

Politik olarak yine birçok bok yendi ülkede, ama o kadar kanıksadık ki akılalmaz manyaklıkları bile. Sivrilemiyorlar. Tüm olaylar sivri. Arada kalanlar daha akılda kalıcı artık.

Gerçekten 2012’de pek bir şey olmadı sanki ya. Garip lan. Fakat şöyle bir şey oldu. 2012’de birçok güzel insan öldü. Her sene ölüyor birileri ama, 2012’de çok öldü. Bak:

Neşet Ertaş, Erol Günaydın, Metin Erksan, Müşfik Kenter, Meral Okay, Ayten Alpman, Ekrem Bora, Baykal Kent, Erdoğan Arıca, Orhan Boran, Berkant, Cemil Özeren, Neşet Ertaş.

2012’nin en benleri

Bir de iyice kişisel. Şeyler. Aslında klasik. İşe girdim, işe gittim. Eve geldim, çişe gittim. Sevdim, sevilmedim. (Banko.) Seveni sevemedim. (Sürpriz.) Ama canımdan bezmedim artık. Alıştım. Yaşıyorum gidiyor. Güzel bence böyle. Eskiden yakınmadan durmayan biriyken, dert anlatanlardan kaçar-tiksinir oldum. İnsan değişiyor. (Ama aslında hiç de değişmiyor. Bu denklemi çözüyorum bu aralar.)

Daha ne diyeyim bilmiyorum. 2012 bence iyi bir yıl değildi. (Klişe.) Ama buna rağmen, iyi olmadığını bile bile, sevdim ben. (Ana!?) Gerçekten. Çünkü iyi olmayan şeyler de olduğunu öğreniyorum artık hayatta, daha da önemlisi, iyi olmayan şeylerle birlikte gayet birarada yaşanabileceğini anlıyorum. Dolayısıyla, yakınmıyor, sürekli ama sürekli önümdeki maçlara bakıyorum. Bu iyi. Herkes için.

Hayatımda en az bir kez sarıldığım herkesin yeni yılını kutlarım. ♠