Öykü: Çiçek Dürbünü

Algı bozulmaları yaşıyorum. Son günlerde, yani, nereden baksanız son bir yıldır. Bozulma demek tam olarak doğru mu, emin de değilim aslında. Sanırım en doğru sözcük değişim.

Yalnız hemen belirteyim, sevgili dostlarım, bu algısal değişimler, manevi bir durumu ifade eden mecazi kullanımlar değil. Doğrudan doğruya fiziksel, hatta doğrudan doğruya görsel. Değişik şeyler görmeye başladım. Şeyleri, daha değişik algılamaya başladım.

Mesela; yıllar yılı evin ta karşısındaki büyük dağa bakarken buldum kendimi yedi-sekiz ay önce. Sanki bana her zaman olduğundan daha yakındı. Ciddi söylüyorum. Gerek dağdaki yapılar, gerek ağaçlar, hatta gerekse dağın üstündeki otoyoldan giden otomobiller; hepsi daha net, daha yakın, daha canlıydı gözümde. “Atmosfer,” dedim kendimce, “hava bu son günlerde daha açık ve temiz olmalı. Bunun başka nedeni olamaz.”

Şimdi de düşününce, o an için en makul, en bilimsel yanıtmış, verdiğim. Ama elbette iş bununla bitmedi. Sanki artık, gökyüzünde sağa sola insan servisinde bulunan uçaklar da daha alçaktan uçuyordu. Gerçekten sevgili dostlar. Yalanım yok. Sanki daha alçaktan kalkıp daha alçaktan iniyorlardı. Tüm uçuşlarını daha alçaktan gerçekleştiriyorlardı. Öyle ki sesleri bile daha çok çıkıyordu sanki. Neredeyse hepsinin kuyruk yazılarını  okuyabilmeye başladım. Hangi havayolunun hangi güzergâha ne sıklıkta uçtuğunu gayet iyi biliyordum artık. Tabii bu bilgi hâlâ bir işime yaramış değil.

Yaşadığım görsel değişimler yalnız gök-sel değildi. Gayet deniz seviyesinde de farklılıklar hissetmeye başladım. Örneğin insanlar uzaklaşıyordu gözümde. Yine mecazi bir durum yok. Herkese dürbünün tersinden bakmaya başlamış gibiydim. İtiraf etmek gerekirse, bu durum başlarda biraz hoşuma gitti, bazen yararını gördüm. Lâkin süre ilerledikçe beni üzmeye, hatta sinirlendirmeye başladı. Takdir edersiniz ki bu, zaman kavramını da biraz etkileyen bir durum. Bana çok uzak sandığım bir kişi, ben farketmeden, yanıma kadar sokulmuş olabilmeye başladı. Böylelikle yanıbaşımda aniden beliren insanlar görmeye alışır oldum. Ne insanlar hakkında konuşabilirdim artık rahatça, ne de istediğim zaman istediğim kişilerden kaçabilirdim.

Yanılsamalar, değişimler, dönüşümler. İsmine ne derseniz deyin. Yine bu anlattıklarımla sınırlı kalmadılar. En sevdiklerimin de bu durumumdan etkilenmelerini üzüntü ve daha önemlisi çaresizlikle izledim. Önce annem, sonra en yakın dostlarım, ardından da canım kadar sevdiğim sevgilim, giderek benden uzaklaştı. Onlar uzaklaştıkça ben arkalarından koştum tabi ki, bir şeyler yapmalıydım çünkü, ama bu maraton hiçbir işe yaramadığı gibi, beni de yordukça yordu, enerjimi tüketti, yaşama isteğimi alıp götürdü.

İstediğim ya da istemediğim hiç kimseye ulaşamaz hale geldim. Elimi uzattığımda dokunabileceğim mesafeler yoktu artık hayatımda. Yaşadığım her türlü ilişki adeta bir uzak mesafe ilişkisiydi. Kelimenin tam anlamıyla.

Son aşamada ise, benim pek muteber “görsel kanserim”, kendime kadar sıçradı. “Kendimin kendime olan uzaklığı” günümü özetleyen söz öbeği oldu. İşte şimdi bu durum beni mahvediyor. Artık ellerime bakmaya korkuyorum. Ayaklarım ise 38 katlı bir gökdelenin zemin katındaymış gibi. Kafamın içindeki düşünceler bile uzaklaşıyor sevgili dostlarım. Ne düşündüğümü bile anımsayamıyorum çok zaman.

Her şey bir sis bulutunun içinde yüzer halde gibi. Görüş mesafem sıfıra yakın.

Ama bazı şeyleri anlamaya, çözmeye başladım bu kadar zaman sonra. Bu durum tamamen canlılarla, hatta yalnızca insanlarla ilgili. Başta da dediğim gibi, sevgili dostlarım, insanlar giderek benden uzaklaştılar (gerçi onlar mı benden uzaklaştı yoksa ben mi onlardan, bilemiyorum!) evet; ama dağlar, tepeler, uçaklar, arabalar, ve cansız olan diğer her şeyler, yaklaşma eğilimini sürdürdü. Kendimi bile göremez hale gelmeme rağmen, kilometrelerce uzaklıktaki taş parçalarını bile net bir biçimde seçebilmeye başladım. Ama yine, insanlar hariç. Öyle ki bazen içi boş halde yürüyen elbiseler görüyorum. (Aramızda kalsın, ilk seferinde bu durumdan çok korkmuştum.)

Sanırım benim garezim kendime. Zamanla bunu da idrak etmeye başladım. İnsanları küçük görmek, benim elimde olan bir durum olmadı. Gerçekten. Fakat kendimi de olduğumdan küçük görmek, her şeyin sonu, aslında belki de başlangıcı oldu.

Şu anda aklımda tek bir düşünce var. Çıkıp gitmek. O ilk yanılsamayı yaşadığım dağa gitmek, onun en tepesine tırmanmak. Sanki bunun çözümünü orada bulacakmışım gibi geliyor. Sanki doğa, bana yardımcı olacak, sanki kafamı temizleyecek gibi hissediyorum. Aslında biliyorum, büyük ihtimalle yanılıyorum, yine boş ümitlere kapılıyorum, ama içimdeki o kalan minik his. O hisse tutunmam gerektiğini duyumsuyorum.

Ama sonra, size dediğim şey geliyor aklıma. Artık sıra bende. Herkesi tükettiğimi, herkesi yiyip bitirdiğimi hatırlıyorum. Artık sıra bende. Biliyorum, çok yakında tamamen yok olup gideceğim. En azından kendi gözlerimde. Dışarıdan nasıl göründüğümü ancak siz bilebilirsiniz, ama içeriden, artık ne siz varsınız, ne de ben.

Göremiyorum.