“Sofar”, so good.*

Fotoğraf: Elvan Aydın

Fidelio. Eyes Wide Shut‘ı izlediyseniz bu kelime size de yabancı gelmeyecektir. O içinde binbir hinlik dönen alengirli malikâneye giriş için gereken şifreydi bu. Girince bambaşka bir aleme kayıyordu insan deyim yerindeyse, tüm hayatından sıyrılarak bambaşka ve özgür birisi oluyordu (yani, böyle de denebilir bence.)

Sofar‘dan gelen postayı okuyunca, ne yalan söyleyeyim biraz böyle hissettim. Herkesten gizli bir adres var, enteresan direktifler, ve müthiş bir gizlilik! Bir an için korkmadım desem yalan olur -ki aslında korkmadım, yalan olmasın. Fakat heyecanlandığım doğrudur, zira o anda bile özel bir şeyin parçası olacağımı hissettim.

Sofar ne yahu?” diyenler vardır elbette, kendi ağızlarından okuyun bence, gayet açık:

Sofar [Songs from a Room] Sounds dünyanın 45’ten fazla şehrinde gerçekleşen global bir müzik hareketidir. Sofar Sounds Istanbul dünyanın her yerinde müzikseverleri bir araya getiren bu hareketin Türkiye’deki ayağıdır. Konserler her ay farklı evlerin oturma odalarında gerçekleşir. Her ay konserlerin hangi şehirlerde olacağı global mail listesine kayıtlı olan takipçilere gönderilir, rezervasyon yaptıran izleyiciler konserin hangi evde olacağını ve kimlerin çalacağını konserden yalnızca 1 gece önceden öğrenir.

Konserlerde katılımcılar yiyecek yemez, mesajlaşmaz ve konuşmaz. İlgi tamamen müzisyenlerin üzerindedir. Sofar Sounds Istanbul tüm müzikseverleri desteğe bekler!

Evet, işte böyle bir oluşum, böyle de feci coollar. Dedim ya, insan özel bir şeyin parçası olduğunu rahatça hissediyor, ki gerçekten öyle, zira benim şansım -yine yolunda gitmişti- sayesinde 3 bin kişinin içindeki 50-60 kişiden birisi olduk.

Derin Sarıyer

Bu güzellikteki en önemli kural, kendilerinin de belirttiği gibi, müziğe ve müzisyene saygı. Konser sırasında telefona gömülmek yok. Lapır lapır konuşmak yok. Son şarkı bitmeden ayrılmak hiç yok -çünkü son müzisyen de ilki kadar ilgiyi hak ediyor.

Tüm bunlar gerçekten çok hoş şeyler, gidilen mekanlar, çıkan müzisylenler, ortam, insanlar ve atmosfer; hepsi son derece samimi. Aslına bakarsanız kişisel düşüncem, böyle kendi içinde “cool” olan ortamların birazcık da “yapay entellik mekanları” olduğudur, genellikle böylelerine denk geldim ve beni bu tarz şeylerden soğutan temel etken budur. İşte Sofar’da bunun zerresini bulamadım. Çok samimiler. En keyif aldığım konser deneyimlerimden birisi oldu bu.

sofar2

Ha unutmadan, tamamen ücretsiz olduğundan da bahsetmiş miydim!?

Biliyorum, aslında bu yazıyı hiç yazmamam gerekiyordu, zira her ay çekiliş var ve her ay katılacağım; ne kadar başvuru, o kadar düşük yüzde! Fakat yine de çocukların hakkını vermem lazım. Harika bir iş yapıyor ve övgüyü fazlasıyla hak ediyorlar.

Evet bütün bu ajan filmleri tadındaki gizlilik içinde, belki Eyes Wide Shutvari bir ortam yok (aslında neyse ki yok), ama girildiği anda alışık olunmadık, “başka” bir diyarda bulunma hissi var! ♣

– – –

Not: Sofar Sounds Istanbul‘a ulaşabileceğiniz şöyle ve şöyle adresler var.

Not 2: Bizim katıldığımız akşam sahne alan sanatçılar Derin Sarıyer, Sedef Sebüktekin ve Astrofella idi, hepsi de pek hoş idi.

* Buraya (Sofar’a) kadar harika.

Reklamlar

İkibinoniki: Naif Bir Almanak

İlki çok beğenildi, çok konuşuldu. Aylarca gündemden düşmedi. Eh biz de haliyle, bir güncelleme yapalım dedik. Yemediniz tabi di mi. Ne yapalım, canınız sağolsun hacılar.

Siz yemeseniz de yazıyorum ben. 2012 dediğin sene neymiş, ne değilmiş. Tabi ki bunlar hep öznel, yani “niçin şu-bu-o değil de o-bu-şu” demezsiniz diye düşünüyorum. Derseniz de canınız sağolsun. Zaten bu bir olaylar almanakı da değil. Tamamen kişisel bir kayıt altına alma girişimi. Her zamanki gibi.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Aslında şimdi düşünüyorum da, (ki bir önceki paragrafla bunun arasında takribi 7 buçuk dakika var) şimdi yine mevzubahis sene içinde okuduklarımı izlediklerimi vesaireyi yazsam, sizi ne ilgilendirecek. Ama bunu düşünür düşünmez de, kendimle çeliştiğimi farkediyorum. Zira yine bir önceki paragrafta daha, ben değil miydim, “işte maksat kayıt olsun, kişisel hep” diyen. Demek ki neymiş, öyle değilmiş. İnsan yazınca kendisini düşünemiyor ki. Hele de bir noktadan sonra. Daha önce, okunmayan yazı aslında hiç varolmamıştır bile demiştim. O halde? Bunları da varolmasınlar diye yazmadığıma göre, kendim için de yazıyor olamam.

Bu blogun bir başka yazısına gelen bir yorum şöyle diyordu: “İnsanın kendisi için yazdığı tek şey alışveriş listesidir.” Şimdi düşününce, kim olduğunu bilmediğim yorum sahibinin ne denli haklı olduğunu farkediyorum. Hatta görüyor ve artırıyorum: Alışveriş listesi bile bazen, başkaları okusun diye yazılıyor.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Neyse. Biz devam edelim. Ben yine de gelenekten şaşmayayım, ki gelenek gelenek olsun. Kitap film müzik olay derken bir yazının daha sonuna gelir, yayında ve yapımda emeği geçen tüm arkadaşlara (kendime) teşekkürleri ederiz nasılsa.

2012’de okuduğum en iyi kitaplar

İşte bunlar çok yahu. Bu sene abarttım biraz, ki sanırım tüketiminde aşırı dozu yararlı olan tek şey bu olabilir. Sıkıntı yok yani. Ayrıca hangi birini sayayım bilmiyorum. Dolayısıyla en bayıldıklarımı yazıyorum: Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken (O. Atay), Kâbil, Bütün İsimler, Filin Yolculuğu (Saramago (Evet o ne yazsa bayılırım ben)), Otostopçunun Galaksi Rehberi (D. Adams), Guguk Kuşu (K. Kesey), Dublinliler (Joyce), Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (Stevenson), Knulp (Hesse), New York Üçlemesi (Auster) ve tabi ki Yaşama Uğraşı (Pavese).

Bu aşamada bunların hiçbirine blog içinden link veremediğimi görerek, eskiye nazaran ne kadar az yazdığımı da farkediyorum. Al sana 2012. Peh! (Bir tek Yedinci Gün‘ü yazmışım niyeyse, ona da bayılmamıştım. Hayat işte.)

2012’de izlediğim en iyi filmler

Bu yıl gösterime giren filmlerden izlediklerim arasında “eh” dediğim olmadı galiba. Ya çok sevdim, ya uyuz oldum. Mesela Prometheus‘a uyuz oldum. Dark Knight Rises‘a iyice uyuz oldum. Demirkubuz’un Yeraltı‘sını, Beasts of the Southern Wild‘ı, ve Moonrise Kingdom‘ı çok sevdim. Bu yazı yayınlanmadan hemen önce izlediğim Amour ise bambaşkaydı. Cloud Atlas fena değildi. Eh demişim bak yine de.

Mr. Nobody

Ama bu yıla ait olmayan harika filmler izledim ki, en başta da Mr. Nobody gelir. Hayatımı, hayata bakışımı ciddi anlamda etkileyen bir film oldu, hatta kendisiyle ilgili kapsamlı bir şeyler yazmak isteyip isteyip yazamadım bir türlü. Ayrıca bu filmden çok insanın nefret ettiğini öğrendiğimde daha da sevindim, bana ait bir şey gibi. Tabii yine Woody Allen’dan birkaç tane çaktım, Manhattan Murder Mystery, Love and Death, Play it Again, Sam, Stardust Memories gibi güzellikler vardı orada da. (Ama To Rome with Love‘ı izleyemedim bir türlü. Zaten aman aman değil sanırım.) Tree of Life‘ı tam çok beğeniyordum ki, en sonuna uyuz oldum. Ama Badlands müthişti. Cronenberg’in The Fly‘ı da harikuladeydi. Rise of the Planet of the Apes, ilk filmin cesaretinin yanına bile yaklaşamamıştı, tabi ki. We Need to Talk About Kevin gibi çarpıcı film, Gus van Sant’ın Elephant’ından beri izlememiştim. (Tilda Swinton!)

Az sanıyordum da, az değilmiş ya. Daha saymadığım var bir sürü. Az mı yoksa? Aman neyse.

2012’de dinlediğim en iyi müzikler

Tabi ki yine çok az müzik dinledim. Ben hiç müzik dinlemiyorum ya. Valla. İşte üç-beş kişi vardı dinlediğim, aynı onlar devam etti. Ha bir de Cenk Taner konserine gittim, ki o da on numara bir hareketti.

2012’nin en akılda kalıcı olayları

Açıkçası, ilk altı ayı anımsamakta güçlük çekiyorum. Zira o sıralar ben kendimde bile değildim. Zaten sanki o sıralarda pek bir şey de olmadı gibi? Öyle mi ki? Valla bilmiyom. Ama yazdan sonrası daha net bak, misal, bir Avrupa Şampiyonası, Danny Boyle’ın muhteşem düzenlediği bir açılışa sahip olan bir olimpiyat, hepsinden önemlisi Yıldırım Demirören’in defolduğu, FEDA diyen bir Beşiktaşlı bir sportif dönem var. VAR. (Beşiktaş ne güzel değil mi bu aralar, gelsenize.) Vallahi başka ne oldu bilmiyorum.

Bizim hayatımız FEDA be Beşiktaşım.

Politik olarak yine birçok bok yendi ülkede, ama o kadar kanıksadık ki akılalmaz manyaklıkları bile. Sivrilemiyorlar. Tüm olaylar sivri. Arada kalanlar daha akılda kalıcı artık.

Gerçekten 2012’de pek bir şey olmadı sanki ya. Garip lan. Fakat şöyle bir şey oldu. 2012’de birçok güzel insan öldü. Her sene ölüyor birileri ama, 2012’de çok öldü. Bak:

Neşet Ertaş, Erol Günaydın, Metin Erksan, Müşfik Kenter, Meral Okay, Ayten Alpman, Ekrem Bora, Baykal Kent, Erdoğan Arıca, Orhan Boran, Berkant, Cemil Özeren, Neşet Ertaş.

2012’nin en benleri

Bir de iyice kişisel. Şeyler. Aslında klasik. İşe girdim, işe gittim. Eve geldim, çişe gittim. Sevdim, sevilmedim. (Banko.) Seveni sevemedim. (Sürpriz.) Ama canımdan bezmedim artık. Alıştım. Yaşıyorum gidiyor. Güzel bence böyle. Eskiden yakınmadan durmayan biriyken, dert anlatanlardan kaçar-tiksinir oldum. İnsan değişiyor. (Ama aslında hiç de değişmiyor. Bu denklemi çözüyorum bu aralar.)

Daha ne diyeyim bilmiyorum. 2012 bence iyi bir yıl değildi. (Klişe.) Ama buna rağmen, iyi olmadığını bile bile, sevdim ben. (Ana!?) Gerçekten. Çünkü iyi olmayan şeyler de olduğunu öğreniyorum artık hayatta, daha da önemlisi, iyi olmayan şeylerle birlikte gayet birarada yaşanabileceğini anlıyorum. Dolayısıyla, yakınmıyor, sürekli ama sürekli önümdeki maçlara bakıyorum. Bu iyi. Herkes için.

Hayatımda en az bir kez sarıldığım herkesin yeni yılını kutlarım. ♠

“Uçsuz Bucaksız Azınlık”ın Ne Demek Olduğunu Gerçekten Anlamak

Çok yaşamış da yorulmuş gibi.

Hayatımın en güzel gecelerinden birisini, uzun saçlı, kirli sakallı bir adamın saatlerce gözlerinin içine bakarak geçireceğimi söyleseler, inanmazdım. Dün geceden söz ediyorum, 22 Kasım 2012, Perşembe.

Kaptan geldi İzmir’e. Evet İzmir’de güzel şeyler de oluyor tamam. Geldi ya. Bildiğiniz geldi adam. Daha önce de geldi tabi, bu ilk değil, ilk olur mu. Ama benim için ilk oldu. Bunca zaman gitmemiştim, niye gitmemişim onu da bilememişim, duymuştum oysa, gelmişti, yo- yoksa yanlış, yanlış mı duymuşum, olabilir. Böyle şeyler işte.

Ama ne varsa düşenlerde var, varmış meğer.

Uçsuz bucaksız bir azınlık“tır her zaman Kesmeşeker‘in dinleyicisi. Çokça duydum, hatta utanmadan dillendirdim bile ben de bunu. Oysa şimdiye kadar anlamamışım. Ben aslında şimdiye kadar Cenk Taner ya da Kesmeşeker dinleyicisi olmamışım. Galatasaray’a/Fenerbahçe’ye gol atmadan kendilerini gerçek Fenerbahçeli/Galatasaraylı saymayan futbolculara hakverdim dün gece. Ama ben Beşiktaşlı’yım elbette, bildiğiniz üzere.

Bu uçsuz bucaksız azınlık doldurdu dün gece orayı. Gerçekten tıklım tıklımdı. Ahah. Yalan tabi. Hiç öyle bir şey olabilir mi. Öyle olsa o, azınlık olur mu. Cenk Taner öyle bir şeyi ister mi? Eminim ki istemez. Lâkin orada muhteşem bir dinleyici kitlesi vardı. Azdı. Ama ölesiye özdü. Ben de dün gece onlardan biri olmanın haklı gururunu yaşadım.

İsteseydin yapardın, ama yapmadın.

Bazı çok eski ve bazı çok yeni şarkıları hâlâ ısrarla bilmesem de, ısrarla mutlu oldum her anda. Her anda duygulandım/düşündüm/üzüldüm/sevindim/ağladım/güldüm: Tıpkı hayatta olduğu gibi. Çünkü zaten Cenk Taner şarkısı demek, destan demektir. Neye nasıl dokunacağı belli olmaz, ama her zaman dokunur.

Ve elbette, Cenk Abi. Daha önce birçok yazıda “Cenk Abi” tanımını kullanmıştım, gördüm ki herkes Cenk Abi diyor kendisine. Ama arkadaş, bak şimdi, şurada öleceğim neredeyse, yahu arkadaş, bu adam, “Cenk Abi.” Bu. Bu işte. Dünyada gördüğüm en güzel adamlardan biri, hiç şüphesiz. (Hatta neredeyse artık en güzeli diyeceğim ama, Sadri Alışık’ın lanetinden korkuyorum.)

Aslında birer fincan sohbet, şehrin soğuğunda. Hepsi bu.

Bir insan düşünün: O kadar naif ki, alkış alırken kafasını kaldıramıyor, gülümsüyor utangaç çekingen. Teşekkür babında bir-iki laf geveliyor ağzında ama, belki kendisinden başka kimse duymuyor onu. Bağırgan olamıyor, belki de olmuyor. Hiç kimseyi kırmamak için tam olarak hatırında olmayan şarkıları çalıyor. Somurtkan esnafın ne pislik, ne lanet bir şey olduğunu biliyor ki, güler yüzünü hiç kimseden hiçbir zaman esirgemiyor. İmzalaması için uzatılan Andıran Otu‘na, (onun da bambaşka ve ütopik hatta distopik bir öyküsü var ya, neyse) “deplasmana bile gidemiyoruz ki” yazması istenince, “yok yok, merak etme, gidersin deplasmana da” deyip gerçekten de “deplasmana gidersin” yazıyor. Dünyanın en naif temennisi lan bu. Ben daha ne diyeyim.

Herkes ona kaptan diyor. Ben de diyorum. Ama onun kaptanlığı gemi kaptanlığı değil ki. Kalbikırıklarelispor‘un yüksek centilmen abisi, kaptanı o. 8 numara giyiyor. (Ah bir de Beşiktaşlı olaydın sen!)

İyi ki geldin Cenk Abi. Yine gel. Sen yine gel ki biz de yine gelelim. ♣

Üzme kendini. Biz bize yaşar gideriz. Yeter ki vazgeçme.

Not: Geceden fotoğraflar için FotoBlog’a gidin: Buradan ve buradan.

Anahtar Deliğinde Neşet Ertaş Şıkırtısı

Neşet Ertaş’ın ne büyük adam olduğundan, ne çok eserleri bulunduğundan, ne harikalar yaratmış olduğundan falan konuşmayacağım burada. Her şeyden önce bu, ayıp olur. Zaten “zaten ben kimim ki” durumu da sözkonusu. Halihazırda efsane olmuş birisine ne diyeyim hâlâ. Saçma. Hatta salakça.

Gerçekten. Ben buraya Neşet Ertaş’ı övmeye değil, gömmeye geldim.

Çünkü Neşet Ertaş’ın ölümü, bir bitiş oldu. Hem kendisi için. Ama en çok hem de, benim için.

*

Herkesin yaşadığına emin olduğum bir şeyi farkettirmek istiyorum. Belirli süreçleri yaşarken, belirli olaylar kilit noktalar oluşturur. O noktalar ki o süreçlerle doğrudan doğruya ilintili değildir, ama yine de maymuncuk olarak başarıyla görev yaparlar.

Sırf bu yüzden, mevcut süreçler sona erdikten sonra bile (ya da siz sona erdiğini sandıktan sonra bile) o maymuncuklar karşılarına anılar odasının kapısı çıkınca şıkır şıkır iş görür.

İşte benim de, mevcut, (ama artık çok eski), ve çok ağır bir sürecimde, maymuncuğum Neşet Abi idi.

Ne şimdi o sürecin ne olduğunun önemi var, ne nasılının. Önemli olan, Neşet Abi’nin ölümüyle o sürecin tamamen bittiğini hissediyor olmam. Bitti. Üstelik de aradan 3 yıl geçtikten sonra. Belki de yeni bitti. Belki de aslında hiç bitmemişti de, bitmiş gibi davranmıştım. Bilmiyorum.

Ama şimdi Neşet Abi de yok. Diğer birçok güzel adam gibi. Mamafih onun yokluğu, hayatımda (a.k.a. anılarımda) çok daha büyük bir boşluk açacak, hissediyorum. Dün bütün gün durup durup ağlamamı buna bağlıyorum. Neşet Abi’yi konuşurken görünce çünkü, aslında onu görmüyorum, onu görüyorum.

*

Bir zaman bir yerde, hatta gayet de fi tarihinde, yazmıştım yine. Hayatta ayrılıklar var. Var. Neşet Abim gitti bu yalan dünyadan. Ayrıldı. Fakat düşününce, bazı ayrılıklar karşısında, onunki daha bile iyi.

Çünkü hayatta ayrılıklar var.

Var.

Çok üzdün beni Neşet Abi. Konserine bile gidemedik, gidecektik.

 

Liste #1: Türkçe Filmlerdeki En Güzel Şarkılı Türkülü Sahneler

Dün aklıma esti, ama nereden esti bilmiyorum, Balkanlar’dan da esmiş olabilir, zaten oradan gelmeyen yok değil mi Cenk Abi, dedim şunları bir toparlasak ya. Ne kadar güzel sahneler çekmiş yönetmenlerimiz. Ki işleri bu aslında.

Neyse tıraşı keseyim, berber çırağına bağladım yine.

Gönül Yarası:

Efsane bir sahne. O değil de. Dünya’nın burada asıl ağladığı, gerçekleşmeyecek hayalleri, ümit edilemeyecek umutları. Fazla hüzünlü, öyle böyle değil. Ayrıca içindeki siyaset de cabası. Yavuz Turgul, sen çok başkasın.

Her Şey Çok Güzel Olacak:

Yakın dönem Türk sinemasının yüzaklarından birisi olan bu naif filmi izlemeyeniniz varsa hâlâ, çok ayıp evet. Tam olarak filmin sahnesini bulamadım ama bu da idare eder. Mazhar Alanson sayesinde mazhar oluyoruz.

Pazar: Bir Ticaret Masalı:

Tamam, bu filmi bilmiyorsanız o kadar bir şey diyemem, gizli kalmış başyapıtlardan birisidir. Ama tez zamanda izleyip kapitalizm, mülkiyetçilik, pazar ekonomisi vesaire gibi şeyleri mikro alanda bir gözatabilirsiniz. Genco Erkal ve Tayanç Ayaydın‘ın muhteşem oyunculukları da cabası. Ve tabii Dario Moreno.

Arkadaşım Şeytan:

Biraz gerilere gidelim, Atıf Yılmaz‘ın az bilinen en güzel filmlerinin olduğu döneme. Karşımıza yine Mazhar Alanson çıkıyor, ilginç değil mi. Bu filmi de izleyin, derim. Şarkı da güzeldir.

Mavi Boncuk:

Bir efsaneyle daha karşı karşıya olduğumuz için susuyorum.

Polis:

Onur Ünlü‘yü artık bilmeyeniniz yoktur. Ben de hiç bilmezken Polis‘i, sağolsun bir canım arkadaşımın ısrarlı ısrarları sonucu sinemada izlemiştim. Türk sineması adına cesur bir iş. Kesin.

Arabesk:

Yine biraz gerilere dönelim ve her izleyişimizde eğlendiğimiz bir filme bakalım. Efsane bir kadro olsun, şarkıları da Aysel Gürel yapmış olsun. Mesela.

Muhsin Bey:

Bu filmi böyle üç-beş cümlede anlatmak namümkün olduğu için, denemiyorum bile. Yine Yavuz Turgul, yine bir kaybedenin öyküsü. (Anlattım lan biraz.)

Neredesin Firuze:

Şüphesiz ki çok başarılı bir film değildi bu. Lâkin şu sahne, her izleyişte yüzü gülümseten, Haluk Bilginer‘i bir daha sevdirendir. (Orhan Gencebay‘a da selam ederim.)

Mavi Boncuk:

Evet, yine, ve finalde. Nasıl bir film bu tanrım. Nasıl bir ekip, nasıl, nasıl. Şu sahnedeki hüzne ve sevince bak, aynı anda.

Bunlar da cabası:

Esgeçemeyeceğim başka güzellikler; sırasıyla şöyle: Duvara Karşı, Tosun Paşa, Salkım Hanım’ın Taneleri, Darıldın mı Cicim Bana, Baba Bizi Eversene, Dönüş.

Sanıyorum tam bir “pazar günü girdisi” oldu. Yazı diyemiyorum, yazıdan çok müzik var zira, ki amaçladığımız da buydu. ♣

İkibinonbir: Naif Bir Almanak

İkibinonbir.. Ne yıldı ama.. Kâh kâhkâhâlârlâ güldük, kâh üzüldük, neler neler yaşa– Ehhm, neyse. Böyle bir giriş tahayyül etmemiştim aslında.

Ama yine de adettendir yazısı yazayım dedim bir tane, hem yer dolsun, hem kayıtlara geçsin diye. Yoksa yılbaşına inanmıyorum, ama tabi bir İsa da var. Yani, vardır herhalde.

Aslında aman aman buraya taşıyacak şeyim de pek yok, zira pek bir şey yaşamadım, hiçbir şey yaşamadım gibi bu sene. O yüzden üç-beş kitap; yirmi-otuz film; biraz müzik, biraz duygu; bütün isteğim bu, bunları anlatmak.

2011’de okuduğum en iyi kitaplar

Aslında bu sene kendime oranla çok fazla kitap okudum. Ama bakın, kendime oranla diyorum. Bunu da gurur duyarak belirtmiyorum. O kadar az okuyormuşum ki eskiden, ama neyse ki bunu farkettim ve kendimi verdim biraz.

Şüphesiz ki, okuduğum şeylerin en iyilerinden biri Carl Sagan’ın ünlü “Mesaj“ı idi. Saramago’dan yine bir eşsiz eser buldum; “Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl“. Salinger’a başlamak için geç kalmış da olsam tüm eserleri güzeldi, ayrıca Paul Auster’ın “Son Şeyler Ülkesinde“si ve “Yalnızlığın Keşfi” dikkate değer. Kafka’nın “Dava“sı, Palahniuk’un “Görünmez Canavarlar“ı, Emrah Serbes’in “Erken Kaybedenler“i, Yusuf Atılgan’ın her bir şeyi, ama elbette “Anayurt Oteli“. Hepsi harika idi. Bir de 2011’in son günlerine sıkıştırdığım “Madde-22” var. O da bambaşka bir başyapıt.

Ve tabi, Vüs’at O. Bener. O hepsinden başkaymış.

2011’de izlediğim en iyi filmler

Hiç şüphesiz ki, 2011’in en iyisi, en çarpıcısı, en en filmi, “Melancholia” idi. Trier’in kadınlara olan bakışının tepetaklak olduğu bu film, etkileyici (ama gerçekten müthiş etkileyici) olduğu kadar düşündürücüydü de. Tam bir başyapıt oldu benim gözümde. Woody Allen’ın ısrarla Woody Allenlığını sürdürdüğünün kanıtı olan “Midnight in Paris” ise kahkahalarla güldürürken hüngür diye ağlatma yetisine sahipti bünyemde. Muhteşem. Bir de elbette Nuri Bilge’nin “Bir Zamanlar Anadolu’da“sı, her ne kadar hâlâ “Uzak” kadar olmasa da, harikulade bir işti. Aklımda kalan bu üç filmin dışında, daha birkaç gün önce izlediğim ve bayıldığım “Another Earth“, aşk acısını çok feci yansıtan “Les Amours Imaginaires“, Behzat Ç.’nin hatırına “Seni Kalbime Gömdüm“, naif bir güldürü olan “The King’s Speech” ve Solaris & 2001: A Space Odyssey karışımı olan “Moon” oldukça güzel filmlerdi. (Gerçi Moon 2011’de miydi, emin değilim.) Hepsine on numara beş yıldız verdim geçtim. Oh.

Tabi bir de, bu sene yapılmamış olup da benim yeni izlediğim onlarca film var, onlar ayrı. Ve en önemlisi, burada paylaşamayacak kadar çok sevdiğim olağanüstü güzellikte filmler izledim, bilin de.

2011’de dinlediğim en iyi müzikler

Yepyeni şarkılar ve şarkıcılar keşfettiğim bir süre yaşadım/yaşıyorum. O sebeple bu kısmın hayli uzun olması gerek aslında. Ama tam aksi, hayli kısa olacak. 2011’in en büyük kazancı oldu benim için; Cenk Taner ve Kesmeşeker. Bunca yıl mal gibi şekersiz yaşamışım. Oysa burada böyle bir memba varmış.

Bunun yanında “İncesaz“ımızdan da şaşmadık, nasıl şaşabilirdik, onlar bir müzik grubu bile değil, onlar adeta bir güzel insanlar topluluğu.

2011’de izlediğim en iyi diziler

Tabi ki, 2011 “Behzat Ç.” yılı oldu. Kimsenin itirazı olamaz buna. Onun yanında “Leyla ile Mecnun” da beklenenden fazlasını verdi, veriyor. “Üsküdar’a Giderken” ise tam anlamıyla ağzımıza bir parmak bal çaldı ve kaçtı, üzdü.

Ama asıl olay, “Breaking Bad“de idi elbette. O kendini bile aştı. Ve tabi, “Boardwalk Empire“. Ve tabi “Californication“. Ve tabi “Game of Thrones“. Ve tabi, çok dizi izliyorum, evet.

Ayrıca “House M.D.” biraz toparlasa da, artık sona yaklaşıyor. “Fringe” ise, eh işte kıvamında, yukarıdakilerin yanına yaklaşamaz.

2011’in en akılda kalıcı olayları

Çok şey oldu gerçekten de 2011’de, hem Türkiye’de hem dünyada. Ama şimdi bunları burada sıralayacak halim yok, zaten tv’ler bir-iki hafta boyunca özetlerler bunları hep, oradan bakın.

Ama değinmeden geçemeyeceğim birkaç şey de yok değil. En önemlisi elbette futboldaki şike skandalı. Şikip attılar yani resmen zevkimizi. Hadi bunu geçtim. Siyasal ahlaksızca pislik işleri işte.. Ama Japonya’daki tsunamiyi unutamam. Nasıl da canlı yayında felaket filmi izler gibi izledik, insanlığımızdan utanacağımız yerde. Sonra, genel seçimler. Lan yine seçildi bu ampuller ya. Eheh, buna şaşırmadığımızı da itiraf edelim kendimize.

Neyse neyse, benim için 2011’in en önemli olayı şuydu: Asteroid 2005 YU55. Çoğunuz farkında değilsiniz ama (itiraz etmeyin değilsiniz işte!), tam anlamıyla direkten döndük, Dünya, 2012’yi beklemeden yokolacaktı neredeyse. Hani teğet geçti diyor ya abi. Aynen öyle. Lâkin o kadar hoşuma gitti ki bu olay, o kadar güzeldi ki, anlatamam.. Gerçek anlamıyla astronomik bir ihtimalin gerçekleşmesine ramak kalmıştı, Ay’dan bile daha yakındı bize bir süreliğine, bu taş parçası. Hem ay da nedir ki, daha irice bir taş parçası. Neyse, geçip gitti ama aklım ve kalbim onda kaldı. Unutmayacağım seni YU55. (Melancholia’yı bu kadar sevmiş olmam da rastlantı olamaz, batsın bu dünya!)

* * *

Bunlar dışında, 2011‘in sanıyorum ki kimseye bir faydası olmadı, kimseyi görmedim “çok güzel yıldı lan” diyen. Ben de kaydadeğer bir şey yapmadım, mal gibi durdum üç-beş olayın dışında. Ama dediğim gibi, zaten yeni yıl ya da yılbaşı kavramları çok göreceli, İsa’nın değil kendi doğduğum günü baz alasım var. Neyse.

Ekleyeceğiniz bir şeyler varsa yazın yorumlara, benim eksik bıraktığım. Maksat kayıtlar dolsun.

Yeni yılınız şey olsun, dur bakayım ne oluyordu, neyse canım işte. Takılın öyle. ♣