DiskDünya Kitaplarını Okumak İçin (En Az) 10 Neden*

Büyük üstat, Sör Terry Pratchett..
Büyük üstat, Sör Terry Pratchett..

Diskdünya, tüm dünyada 85 milyondan fazla satan, tam 41 kitaplık, edebiyat harikası bir seri. Yaratıcısı ise ünlü İngiliz yazar Sör Terry Pratchett. Fantastik edebiyatın en farklı, en özgün yaratımlarından birisi olan Diskdünya, en çok mizahı ve zekâ dolu kurgusuyla öne çıkıyor.

Siz de Diskdünya’yı hâlâ duymayanlardansanız ve merak da ediyorsanız; bu liste sizi artık başlamaya ikna edebilir.

1. Bilinen tüm fizik kurallarını ve psikolojik kuramları aşabilen bir evrende zaman geçirmek için okuyun:

Diskdünya’ya şöyle başlıyor, sevgili Terry Pratchett: “Uzak, elden düşme bir boyutta, düz olsun diye tasarlanmamış bir astral düzlemde, kıvrım kıvrım yıldız sisleri, dalgalanarak aralandı… Bak… Büyük kaplumbağa A’Tuin geliyor…” İşte bu kaplumbağanın kabuğunda dört fil var; onların sırtında da dimdisk bir dünya. Minik Güneş’i ve Ay’ı onun çevresinde dönüyor. Bu dünyanın temel enerjisi sihir. Bilinen tüm fizik kuralları burada eğilip bükülebilir, tamamen tersyüz olabilir. Psikoloji ise tümden yok olabilir. Yani öncelikle şunu idrak etmek gerekir: Burada her şey mümkün.

Bunca mümkünün ortasında ve sonsuz seçeneğin arasında vakit geçirmek… eh, bir hayli ilginç olabilir.

2. Gülmeyi seviyorsanız okuyun:

Evet, biraz fazla ‘genel’ bir özellik gibi düşünebilirsiniz bunu. Fakat Diskdünya’ya gülmek, alelade bir gülmek değildir. Her cümlede, her hecede; hatta bazen italik yazılmış her kelimede bile, ayrı bir ironi ve güldürü unsuru bulmak mümkün.

Öte yandan Diskdünya, içinde yaşadığımız Küredünya’nın tam anlamıyla bir alegorisi. Yani Terry Pratchett, eleştirmek ya da dalga geçmek istediği her şey için bu yamyassı mekânı kullanıyor. Ortaya da harikulade komik ve sık sık sesli güldüren bir edebi dil çıkıyor.

Uzay kaplumbağası, Büyük A'Tuin
Uzay kaplumbağası, Büyük A’Tuin

3. Fantastik edebiyatı seviyorsanız okuyun:

Terry Pratchett her ne kadar Tolkien ve Rowling gibi isimlerle karşılaştırılsa da, yarattığı fantastik evren onlarınkinden çok farklı. Diskdünya’da da cadılar, sihirbazlar, elfler, troller vesaire dolu elbette; ancak bunlar alışılagelinen türdeşleri gibi epik ya da illâki kahramanvari olmayabiliyor. Hatta Diskdünya sözkonusu olduğunda, hiç.

Buradaki fantastik kahramanlar biraz… çoğunlukla… yani hemen hemen, başarısız ve saçmasakar. Sürekli hata yapanlar, yanlışlıkla büyüye düşenler, ölüp kalanlar ama gidemeyenler… Akla gelebilecek her türden garip gureba karakter Diskdünya’da mevcut. Fantastik mi? Sonuna kadar.

4. İşleri sırasıyla yapmayı sevmiyorsanız okuyun:

Garip, değil mi? Ama öyle. 41 kitaplık koca bir külliyat bu ve –sıkı durun– ilk kitaptan başlamak zorunda değilsiniz. Değilsiniz! Diskdünya’nın birçok alt dizisi var ve bunlardan beğendiğiniz bir tanesini seçip, onun ilk kitabıyla bu dünyaya adım atabilirsiniz. Hatta iyice dellenirseniz, herhangi bir kitabı rastgele alıp bile okuyabilirsiniz. Zira (ilk iki kitap hariç) her kitabın kendi öyküsü ve kurgusu var. Mesela büyü seviyorsanız Rincewind, cadı öyküleri seviyorsanız Cadı, polisiye seviyorsanız Bekçiler, ölmeyi seviyo… şey, ölümle ilgiliyseniz de Ölüm alt dizisi tam size göre olabilir.

diskdunya_okumak_icin_madde_4

5. “İnsanlık Komedyası” üst yapıtının çağdaş İngiliz versiyonuyla tanışmak için okuyun:

Balzac’ın tüm eserlerinin üst evreni, “İnsanlık Komedyası” diye geçer. Bunlar içinde binlerce karakter, ortak bir evreni paylaşıp gezinip dururlar. Diskdünya da biraz böyledir işte: Bir kitapta karşınıza çıkan biri, mesela 30 kitap sonra tekrar gelebilir; veya bir kitapta başrolü üstlenen bir karakter, bir başka kitapta yalnızca bir cümle sarf edebilir. Her kitaba girip çıkan irili ufaklı karakterler de olabilir.

Bunca karakteri içinize almak ve böylece insanlığınızdan bir yandan iyice soğurken bir yandan da ona şefkat duymak için okuyun Diskdünya’yı.

Şöyle de düşünebilirsiniz: Ekranınızda koca bir veri tabanı sitesi açık ve içindeki her bir unsur birbiriyle bağlantılı. Birine tıklayıp bir başkasına gidebiliyorsunuz. İçinde kaybolmak da mümkün, her bir şeyi yalayıp yutmak da.

diskdunya_okumak_icin_madde_6

6. Birbirinden orijinal karakterleri tanımak için okuyun:

Rincewind, İkiçiçek, Esmeralda Havamumu, Yüzbaşı Samuel Vimes, Tiffany Sızı, Teppic, Ölüm, Kütüphaneci ve daha niceleri… Birbirinden özgün ve gülünç karakterleri bir arada bulabileceğiniz tek yer Diskdünya’dır. Mesela Rincewind… Dünyanın yetiştirdiği en başarısız, en korkak sihirbaz. Tehlikeyi bir mıknatıs gibi çekebilen ve ondan ışık hızında kaçabilen (bazen de bu yüzden bambaşka bir tehlikenin tam kucağına düşen) biri… Ya da Sam Vimes: Bekçi Teşkilatı’nın derbeder ve alkolik yüzbaşısı, bütün yanlışların içindeki doğru ve dürüst adam… Peki yan karakterlere ne demeli? Örneğin Zararına Dibbler. Ankh-Morpork’ta yaşayan herkese her şeyi –inanın ki zararına– satabilecek yegâne işportacı; öyle iyi bir pazarlama tekniği var ki ejderha kalkanı olarak tahta siperlik satsa, yine kâr eder! Ya da Kütüphaneci… Onun kütüphanesinden kitap çalmak ölümcül bir suçtur, zira kendisi bir orangutandır ve yumrukları kamyon lastiği kadar esnek ve sağlamdır!

Bunlar gibi daha niceleri; burada anlatılamayacak kadar zengin ve absürt dimağlar… hepsi okunmayı bekliyor.

7. Ölüm’ü daha yakından tanımak istiyorsanız okuyun:

Cidden. Ölüm, Diskdünya’da ete kemiğe bürü… şey, sadece kemiğe bürünmüş bir karakter. Elinde tırpanı, buz mavisi gözleri ve aşırı dipten gelen aşırı gramerli ve BÜYÜK HARFLİ konuşmasıyla, tam anlamıyla can alıcı bir kişilik… Kendi deyimiyle bir antropomorfik kişileştirme… Gerçekten de Diskdünya’nın en sevilen karakterlerinden birisi olarak gösterilen Ölüm’ü tanımak için bile bu kitaplar okunur. (Mort ile başlayın!)

8. Ankh-Morpork’un tekinsiz sokakları için okuyun:

Diskdünya’nın bir alegori fabrikası olduğunu söylemiştik. Ankh-Morpork da bu fabrikanın ürünlerinden biri. Diskdünya’nın en kalabalık şehirlerinden biri; içinde en az yüz bin ruh (ve Ataerk’in de sürekli söylediği gibi) o sayının en az on katı kadar bir nüfus var! Bu şehir aslen Londra’nın bir alegorisi ama gelin, siz onu şöyle düşünün: Ankh-Morpork, Küredünya’daki onlarca, belki de yüzlerce büyük şehre tutulan bir ayna. Kalabalık, tekinsiz, tam ortasından pis (çok, çok pis) bir nehir geçen, labirent sokaklı; ayyaşlar, hırsızlar, katiller, büyücüler, iblisler, cadılar ve daha nicelerini barındıran, olaysız günü geçmeyen, kozmopolit ve dev bir metropol.

Tanıdık geldi mi? Eh. Gelir tabii.

9. Sanat eserlerindeki muhtelif göndermeleri keşfetmeyi seviyorsanız okuyun:

Diskdünya’nın, kendisine has bir yönü daha: Sayısız sanat eseri ve bilim dalına yapılan göndermeler. Bir Diskdünya kitabını okurken, kendinizi bir anda Casablanca filminde ya da Hamlet’te bulabilirsiniz; bir anda kuantum fiziğiyle yoğurulmaya başlayıp oradan evrim teorisine uzanabilirsiniz. Ya da Dante’nin Cehennem’ine inebilir, oradan Faust’a çıkabilir, sonra da gerisingeri Antik Azteklere ilerleyebilirsiniz. Hem de tek bir kitapta! Bazen cümle cümle, bazense mizansen olarak ünlü film sahnelerini yaşayabilirsiniz.

Terry Pratchett, göndermelerin kralıdır ve bunu öyle iyi uyarlar ki, uyanmazsınız.

diskdunya_okumak_icin_madde_10
Eric’ten bir sahne.

10. İnsanlık tarihini kana bulayan tüm kurum ve kurgulara büyütecin tersinden bakabilmek için okuyun:

Truva Savaşını merak ediyor musunuz? Ama Homeros’un (ya da Diskdünya’daki adıyla Copolymer’in) anlattığı halini değil, gerçek halini? Peki ya Antik Mısırlıların kurban törenlerini ya da mumyalama işlemlerini? Antik Yunan filozofu Zenon’un deneylerinin neden işe yaramadığını bilmek ister misiniz? Kelt halkının savaşçı kişiliğiyle (ve berbat telaffuzlarıyla) tanışmaya ne dersiniz? O halde uğrayacağınız yer yine Diskdünya’dır. Çünkü, örneğin bir savaşın kazanılmasında hangi etmenlerin gerçekten işe yaradığını, size ancak Terry Pratchett söyler. Tarih kitaplarında bulamayacağınız yorumları ancak burada okuyabilirsiniz!

Ek: Sadece ve sadece eğlenmek için okuyun:

Aslında tüm bunların ötesinde, Diskdünya’yı sırf eğlenmek için okuyun. Çünkü emin olun, okurken bu kadar güzel vakit geçirebileceğiniz, zeki ve ironi dolu hissedebileceğiniz kitap sayısı azdır. Diskdünya’yı, gülerken bir ders almak zorunda olmamak için; her sayfasında şaşırabildiğinize şaşırdığınız kitaplar okumuş olmak için ya da “İngiliz mizahı”nı iliklerinize kadar hissedebilmek için okuyun.

Okuyun ki, ötelerden bir yerden bizi izleyen (ya da en buna inanmak istediğimiz) üstat Terry Pratchett üzülmesin. Çünkü fantastik edebiyat güzeldir ve okunmayı bekler. Tıpkı onun da dediği gibi:

“Fantastik edebiyat, zihni çalıştıran bir kondisyon bisikleti gibidir; belki sizi bir yere götürmez ama elini attığı her kas öbeğini güçlendirir. Elbette… yanılıyor da olabilirim.”

Yanılmıyorsun üstat!

Not: “DiskDünya okumaya hangi kitaptan başlamalıyım?” sorusu kafanızda hâlâ bâkiyse, şu okuma rehberine bir göz atabilirsiniz. Ama özetle, istediğiniz kitaptan.

Not 2: BBC2 kanalı, geçtiğimiz günlerde Terry Pratchett’ın hayatını anlatan çok harika bir belgesel yayınladı. Yepyeni. “Terry Pratchett: Back in Black” isimli belgesel, malum ortamlara da düştü. Şiddetle tavsiye edilir!

* Bu yazı ilk olarak Kitapeki.com‘da yayınlanmıştır.

Reklamlar

Kömürün suyunu sıkan roman: Cesurlara Davet*

İsviçreli genç yazar Dorothee Elmiger’in ilk romanı Cesurlara Davet, deneysel ve alışılmadık bir kitap; bir yanıyla sapasağlam bir distopya, diğer yanıyla siyasi bir çığlık.

dry_river

Bazen, üstüne saatlerce konuşabileceğiniz bir konuya bile bir türlü giriş yapamazsınız. Bazen en hâkim olduğunuz cümlelere bakınca bile yabancılık çekersiniz. Bazen de bir kitap okursunuz; onu güzelce anlarsınız, kemiklerinizde hissedersiniz; çekiç-örs ve üzenginizde titreştirir, hatta göz perdelerinizin gerisinde geniş-ekranlı bir film gibi izlersiniz.

Ama onu bir türlü ifade edemezsiniz.

İşte Cesurlara Davet, tam da o kitaplardan biri.

Ya da değil.

* * *

Dorothee Elmiger, İsviçreli genç bir kadın yazar. Siyaset bilimi okumuş, yazarlık dersleri almış ve oturup yazmış. Siyasi eğitimi, yayımlanan iki romanından ilki olan bu kitaba da bir hayli yansımış. Zira nerede, ne zaman ve nasıl olduğunu tam olarak bilemediğimiz bir mecranın içinde bile, siyasetin insan iletişiminin odağında olduğunu vurgulamayı başarmış. Daha ilk sayfadan itibaren.

cesurlara-davet

Bu nerede-ne-zaman-ve-nasılsızlık, kitabın temel ögelerinden biri aslında. Meçhul bir arazinin altındaki kömür madeni, yıllardır için için yanmaya devam ediyor. O topraklar üzerinde yaşayan neredeyse kimse kalmamış; yalnızca –uzun zamandır kömür işletmelerine bağlı olarak çalışan– polis teşkilatı, komiser beyin iki kızı –aynı zamanda kitabımızın başkahramanları olan– Margarete ve Fritzi, birkaç kişi, birkaç garip komşu. Geriye kalan her şey nihai bir hiçlik; ölümcül bir sessizlik ve verimsizlik.

Fakat bu, neredeyse hiçlik içindeki topraklarda bile, bitmek bilmeyen bir iktidar mücadelesi var. Ve iktidarın, hükmetmeyi sürdürebilmek için yaptığı en önemli şeyi, buradaki ufak çaplı iktidar da yapıyor: Geçmişi yok ediyor. Kız kardeşlerin daktilo başında olanı Margarete de bundan dem vuruyor:

“Bazı şeyler bize söylenmedi! Yapayalnız beklemeye bırakıldık. Olaylar bizden gizlendi. Tüm çabalarla dalga geçildi. Annelerimizin ne iş yaptığından bahsedilmedi. Kendi kendimize yetinmemiz emredildi. Sahte bir güven duygusuyla uyuşturulduk. Sonra da onun kaybolması korkusuyla tehdit edildik. Özgürlükle gözümüz boyandı. Kimse bize kıtlığı anlatmadı. Geçen yüzyılların karanlığıyla baş başa bırakıldık. Sakinleşelim diye kulağımıza çalınan tek tük hadiseyle avutulduk. Şiddeti azaltmanın yolları üzerimizde denendi. Üstümüzden polis atlarıyla geçip gidildi.”

Çünkü geçmişi yok etmek, buna yarar. Bugün bile sistematik bir biçimde yürütülen tarih yokedimi, her şeyin havada kalmasını sağlayıp karmaşaya yol açar. İnsanların altından tarihi çekip almak, tarih atlası olmadan tarih öğrenmeye benzer. Tıpkı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki, eski gazete haberlerini bile durmaksızın değiştiren bakanlık gibi; her şeyi sürekli karıştırırsanız, her şey eşit seviyeye gelir ve anlamını yitirir.

Peki ne yapmak gerek? Neyi, nasıl yapmak gerek? Öğrenilmiş çaresizliğimizin içinde, salt kendi yaşamlarımızı iyi geçirmeye yeltenerek, tüketimin esareti altında etrafımıza katı bir duvar örerek, apolitik bir hayat mı sürmek gerek? Yoksa harekete geçip yollara mı düşmek gerek? Margarete’ye göre, bunun da cevabı net:

“Rahatız. Ama yine de, omuzlarımızı boğazımıza doğru çekip çenelerimizi titreten bir his var içimizde. Birazdan sesimizi yükseltmek isteğiyle dolacağız. Bu hissi yasaklamalı mıydık yoksa? Bizi güçten mi düşürür bu?

Hayır! Muhtemelen, bir sorumluluk yaratıyor bu!”

Evet! Büyük bir sorumluluk yaratıyor bu! Hem de herkes için.

Ve bu yüzden kitap da, tüm cesurları davet ediyor, düzeni değiştirmeye, eski olanla barışıp “doğru” bir yeni inşa etmeye; korkmadan, özgürce ve insanca yaşayabilmek için.

* * *

Elmiger, romanı boyunca bir arayış ve yol hikâyesi de anlatıyor. Kız kardeşler yalnızca geçmişlerini değil, geçmişe ait (olduğunu sandıkları) bir nehri arıyorlar: Buenaventura Nehri. Bu nehrin varlığı, gerçek bir söylence; olup olmadığı bilinmiyor. Ve Elmiger kitap boyunca yalnızca bu rivayetten değil; Goethe’den Hemingway’e kadar birçok yazardan, hatta Butch Cassidy ve Sundance Kid gibi efsanevi suçlulardan bile besleniyor. Genç yazar, romanını zenginleştirecek her türlü cevhere açık; ve belli ki kelimelerini de, yüzyılların baskısına dayanamayarak elmasa dönüşmüş kömür parçalarından seçiyor. Basit olanı yazmanın zorluğunun da farkında.

Kitaptaki ayrıksı bölümler ve parçalanmış anlatı yapısı da; yaratılan bu karanlık, çaresiz ama her şeye rağmen ümit dolu atmosferi destekliyor. Metnin çok hacimli olmaması da ayrı bir olgu tabii; sanki Elmiger, gözüne çarpan ve fazla gibi gördüğü her harfi bile atarak yontmuş kitabını.

Cesurlara Davet, edebiyatta yeniliğe ve deneyselliğe açık okurlar için biçilmiş bir kaftan gibi. Üstlerine otursun diye, her türlü dikiş tekniği denenmiş. İlmek ilmek örülürken de, samimiyetinden hiçbir şey kaybetmemiş. Kısacası, okunmak için can atan bir kitap bu. ♣

* Bu yazı ilk olarak Birgün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Tarihsizlik Atlasında Gündoğmamış Sabahlar

dawn_by_grigant-jpg-625x385_q100

Orhan Veli gibi, gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkıyorum yola; ama onun gibi denize açılmıyor ve onun gerekçe ve arzularını taşımıyorum. Benim arzum; dolmuşa binip şehrin merkezlerinden birindeki çokkatlı bir binada bulunan iş ofisine ulaşmak.

Evden çıkıyorum, gökyüzünde ay. Yürüyorum, sokaklarda hüzünlü başıboş köpekler. Durağa gidiyorum, zombilerden daha ifadesiz okul çocukları, çalışanlar, çalışmayanlar. Dolmuşa biniyorum; dolmuşçu bile henüz ayılamamış belli ki, zira dolmuşu dolmuş yapması gereken en ufak bir nota bile yok etrafta. Hava hâlâ karanlık. Dolmuşun saati bozuk; muhtemelen ayarlarken 24 saatlik ayrıntıyı gözardı etmişler ve o yüzden dijital kızıl kırmızı saat “20:08″i gösteriyor. Hava karanlık, akşam saat sekiz, ben yeni uyanmışım ve nihai ve küllî bir akıl oynatmasına bir basamak uzaktayım.

* * *

Görse, Halit Ayarcı’nın bile utanacağı bu saat ayarlamasının sebebine dair bir sürü iddia var, resmi söylemler var. En mantıklı (gibi görüneni) tabii enerji tasarrufuna dair olanı. Gerçi onu da tam olarak anlamış değiliz; tasarrufu mu ediyoruz, o mu bizi ediyor; bu kadar tasarrufane bir durum oluyor muymuş bu ayar sayesinde, vesair. Söylenegelen bir diğer sebep, daha doğrusu spekülasyon şu minvalde: “Üç tane meczup sabah namazlarını daha rahat kılabilsin diye koca bir milletin tüm ayarlarıyla oynamak.” Bu sebebi ben çok seviyorum; özellikle de meczup kısmını.

Lâkin hakiki sebep, bunlardan hiçbiri olmamalı. Bence hakiki sebep; sırf bokluk olsun diye, sırf ayar bozmak olsun diye oynayabiliyor olmak. Çünkü insanların ayarlarını ne kadar bozarsan, onları o kadar iyi kontrol edersin.

* * *

Lisede çok sevdiğim bir tarih öğretmenim vardı. Ondan duyduğum sözü unutmamayı seviyorum: “Tarihi, tarih atlası üzerinde öğrenmezseniz, bildikleriniz havada yüzer.” 

Bugün Türkiye’de sistemli olarak yapılan şey, tam olarak budur. Bilinen her şeyin külliyen değiştirilmesi, ama sürekli değiştirilmesi, kaypak bir zemin yaratılması, en basit gerçeklerin bile çarpıtılması, baştan yaratılması ve yazılması; insanların tüm dengelerini bozuyor. Bir ay önce söylenen şeyler bile, tekrar dile getirildiğinde siyahla beyaz kadar fark edebiliyor. Bu yalan ve düzen imparatorluğu, sadece dansözlük mekanizmasına ait bir amaç içermiyor; yani sırf, yapılan hataları örtbas etmek için değil. Bu, bilerek ve istenerek yapılan bir şey.

Neden Bindokuzyüzseksendört‘te, eski gazetelerin haberleri bile değiştiriliyordu? Yenikonuş neden icat edilmişti? Oradaki insanlar hangi tarihte yaşadıklarını, hangi ülkelerle neden ve ne kadardır savaştıklarını bile bilmiyorlardı. Bilmedikleri için, Stalin’in tavuğu gibi, delibaş ve şaşkın geziniyorlardı. Hiçbir şey yapamıyorlardı.

Neden Stalin, Troçki’yi fotoğraflardan bile sildirmişti?

* * *

Bu düzen böyle; girdiğimiz ‘tek kişi’ yolu böyle. Bugün bu durumun tarihteki örneklerine maalesef iyiden iyiye öykünüyorsak artık, ezilip büzülüyorsak ve dâhi ben bu yazıyı bile sansürlemek zorunda hissediyorsam kendimi; bunun sebebi bellidir: Bu işin başka yolu yok. O yola, dar olduğu için çıkışı sadece ileride olan aşağı eğimli bir tünele girer gibi girdik bire kere; ne geri dönebiliriz, ne de olduğumuz yerde kalabiliriz.

Son bir ihtimal; belki son bir deli kuvvetiyle, tüneli kırar geçebiliriz.

Ve son olarak, bu boktan sene biterken, kişisel almanağımızda yer etmiş her şeyi yakıp yok etmek imkânı diliyorum.

Ama zeytin fidanları hâlâ fidan, hâlâ çocuktur.”

İlkçağdan Günümüze Kaybedenlerin Öyküsü: George Saunders ve Pastoralya*

george-saunders

Tanıdığınız en garip kişi kim? Bu soruya verilecek bir yanıt illa ki vardır, çünkü gerçekten de herkesin hayatında garip bir arkadaşı ya da en azından bir tanıdığı vardır. Bu garip kişiler, anlamsız zamanlarda ortaya çıkar ve kendi hayatlarının absürt ve alakasız bir dönemini veya olayını anlatmaya başlarlar. Siz de dinlersiniz. Dinlemeyi seven biriyseniz sıkılmadan, dinlemeyi sevmeyen biriyseniz de garipseyerek dinlersiniz. Ama dinlersiniz, çünkü sizi alçıya almayı iyi bilirler.

Pastoralya, Delidolu Yayınları, 2016

Çağdaş Amerikan öykücülüğünün yıldız isimlerinden birisi, Teksaslı yazar George Saunders da, alçıya alma konusunda uzman. Hatta bence, kendisinin ortopedi dalında fahri sertifikası bile olabilir. Çünkü Saunders’ın üslubu, alçı tozu emdirilmiş sargı bezleri gibi, sımsıkı. Ve Türkçede yayımlanan ve yine Delidolu Yayınları’ndan çıkan, kendi külliyatının ilk kitabı Pastoralya ile, o söz konusu garip ve saçma kişilerin hayatlarını anlatmaya da devam ediyor.

Bu garip ve saçma kişilerin çeşitleri de iyice artmış artık: Tarihi dönemleri anlatan bir tema parkın, ziyaretçileri, patronları ve kendileriyle kavgalı çalışanları; kişisel gelişimini, kişisel gelişimine hiçbir katkı sunmayacağı kesin bir kişisel gelişim seminerinde arayan, ablasıyla ilişkisi sorunlu bir adam; kadınlara özel bir striptiz kulübünde mesai harcayan ve ölen teyzesi zombiye dönüşen bir genç; yalnızlıktan, gönlünü hayatına girecek ilk kişiye kaptırmaya niyetli bir berber ve daha niceleri. Yani bu kez enteresanlık grafiği, bir hayli ivmelenmiş.

Ancak bu “anormal” karakterlerin tek ortak özelliği, garip olmaları değil; aynı zamanda, bir şekilde bir şeylere alet de olmaları. Yani evet, hepsi zaten başlı başına saçma ve komik, ah evet, hem de çok komik; ama sadece komik olmak ne onlara, ne George Saunders’a, ne de bize yeterdi.

Hayata tutunamamış, hiçbir zaman kazanamamış ve daha kötüsü, bu kaybedişlerini tamamen kabullenmiş karakterler, Saunders’ın zekâsını konuşturarak üstlerine giydirdiği eleştiri ve yaşam sorgusu ceketlerini onurla taşıyor. Öyle ki her biri, bir yandan kaybetme sebeplerinin sistemin çarklarına girememek –hatta belki de girememeyi tercih etmek–olduğunu gayet iyi bilirken; bir yandan da kapitalizmden cinsel ve ahlaki normlara, çocukluk travmalarından yalnızlıktan kurtulma çabalarına kadar her şeye bir kulp takıp okurun karşısında sıraya diziliyorlar.

Özellikle çocukluğa dair yaralar ve bereler, Saunders’ın karakterlerinin çoğunda azımsanmayacak bir yer kaplıyor. İşinin ehli bir psikolog gibi, Saunders, herkesi o uzun divana yatırıyor ve anlattırıyor: Karakterler anlatırken okur dinliyor; hem anlatanı, hem de kendisini. Zira ne kadar sistem dışı olsalar da, öykülerdeki her karakter aslında hepimizin içinde bir yerde duran ve çıkmak için büyük çaba sarf eden o ‘id’e mensup. Daha da net bir tabirle, içimizdeki en hayvani minik kısımlar, Saunders’ın öykülerinde koca birer insana dönüşmüş halde, bizimle ve kendileriyle konuşuyorlar.

Garip karakterlerimizden biri olan Neil mesela, şöyle diyor kendi kendine, çocukluğundan kopup gelen ezikliğini de yanına meze ederek:

“Ah Tanrım, dünya babasının üstüne sıçmıştı, ama onun üzerine sıçamayacaktı. Kesinlikle hayır. Eğer dünya üç beş serserinin onun karısının memelerine hakaret ettiği bir mahallede yaşayacağını düşünüyorsa, eğer dünya ailesine donyağında gezdirilmiş ekmek yedirip buna Evsizin Ziyafeti diyeceğini sanıyorsa, çok yanılıyordu; o başarılı olacaktı, tıpkı Güçlü İnsanlar’da anlatılan, yalnız güce inanan adamlar gibi.”

Kitaba ismini veren uzun öykü Pastoralya’da ise, tüketim toplumu ve kapitalizmvari bir eleştiri daha çok meydanda. Tarihi dönemleri anlatan bir tema parkta çalışan ve yine tutunamamış (zaten tutunsa o tarz bir işletmede işleri ne) kişiler; bir yandan günümüz dünyasının amansız ve ağır maddiyatçılığına ayak uydurmaya çalışırken, bir yandan da gerek zihinlerini gerekse yaşam tarzlarını tarih öncesinde (daha mutlu olduğu kesin şekilde) yaşamış ilkel insanlara uydurmaya çabalıyorlar. Ve bu çaba, yine içimizde bir yerlerde, atalarımızdan miras kalmış ilkel insanın çabasıyla aynı yere çıkıyor: Sadece, sade bir hayat sürebilme ve hatta sadece hayatta kalabilme isteği. Çarkların arasında ezilmeden, yaşayıp gidebilme isteği.

Pastoralya, çağdaş Amerikan öykücülüğünün iz bırakan, başarılı bir örneği. George Saunders edebiyatına girişmek için hâlâ bekliyorsanız, belki de işe buradan başlayabilirsiniz.

* Bu yazı ilk olarak Birgün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Nefessiz kalacak kadar tüketmek. Çok tüketmek. (Soluğun Mucizesi, Dimitris Sotakis)

stuck_by_fleur_de_soleil

José Saramago‘nun da bayılacağı bir kitap bu. Hatta belki okumuş da bayılmıştır -biz ne bilelim!

solugun-mucizesi

Fakat cidden; yaratıcı basit bir fikirle yola çıkıp sembolik anlatımla işlenen kitaplar kategorisinde güzel bir yere oturabilir bu kitap da. Dimitris Sotakis, Yunanlığının da getirdiği krizgörmüşlükle, harika yazmış bu romanı.

Tüketimi, salt bağımlılık açısından da vurmuyor üstelik; dandik orta sınıfın kendisine yarattığı korunaklı ve dünyayı da bir güzel eleştiriyor. Bakın şöyle diyor, şehri yakıp yıkan ayaklanmayla kendi durumunu bağdaştırarak:

“Diğerleri dışarıda yanıyordu; fakat ben yaşıyordum. Bu daireyi istila etseler bile, bütün bu mobilyaların altında beni bulacaklarından kuşkuluydum; saklanma yerim çok güvenliydi. Güçlüydüm.”

Evet, satın aldıkça ve aldıklarımızla kendimize korunaklı kaleler inşa ettikçe, dışarıda yanıp kül olan dünyaya yönelik ilgimizi de giderek kaybediyoruz. Kaybediyoruz, çünkü kaybedeceğimiz şeylerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Dışarıda yanan yansın, ölen ölsün. Biz kendimizi tamamlamaya bir adım daha yaklaşmışken, diğer her şeyin ne anlamı kalıyor?

Yani bir nevi, sahip olduğumuz eşyalar bize sahip olmaya başlıyor. (Evet, Dövüş Kulübü‘nde diyor bunu; ne var yani?)

Neyse. Sözlerime, tabii ki Cenk Taner‘le son veriyorum; zira o da bu ‘alınan şeyler altında esir kalma’ mefhumunu pek sever:

“İş sahibi olursun,
bir sevgili bulursun;
Ana haber sana yeter
Günün birinde.
Bir mucize beklersin
Sessiz evlerde,
Törpülenir cesaretler
Zaman içinde.”

Yaratıcılık ve Mizahla Çeşnilenmiş Bir Edebiyat: Terry Pratchett ve DiskDünya*

Sir Terence David John "Terry" Pratchett.
Sir Terence David John “Terry” Pratchett.

Atmış yedi senelik bir ömre neler sığdırabilirsiniz? Mesela Leonardo da Vinci, bu süreye sayısız icat ve muhteşem tablolar sığdırmış. George Washington, ileride bir hayli kuvvetlenecek koca bir ülke; Adam Smith ise yepyeni ekonomik ilkeler ve ahlaki kuramlar bırakmayı başarmış.

Ünlü İngiliz yazar Terry Pratchett da bu kadar yaşadı ve o da, bu isimlerden aşağı kalır şeyler bırakmadı. Bunlar arasında, 41 ana kitap ve irili ufaklı birçok yan kitaptan oluşan koca bir DiskDünya serisi ve ayrıca, yazmış olduğu bilimkurgu, mizah ve deneme kitapları var. Özellikle DiskDünya, ona büyük bir şöhret ve devasa bir hayran kitlesi kazandırdı. Buna da oldukça hakkı vardı.

Buckinghamshire’da, yani deyim yerindeyse İngiltere’nin bağrında doğdu Pratchett; genç yaşlarından beri İngiliz mizahı ve yazınıyla iç içe büyüdü. Kendisine daha çocukken bir teleskop almıştı. İleride ne olacağı o zamandan belliydi yani.

“Okunması gereken her şeyi” okuyor ve bunun adına “eğitim almak” diyordu; bir yandan da bilimkurgu toplantılarına katılıyordu. Fakat iş hayatına atıldığında hayatına biraz ara vermek zorunda kaldı. Zaten ileride bir gün şu lafı söyleyecekti: “Yalnızca rüyalarımızda tamamen özgürüz. Diğer her an, bize maaş gerek.”

DiskDünya’nın ilk kitabı Büyünün Rengi, 1983 yılında yayımlandı. Pratchett bu sırada hâlâ bir elektrik şirketinin basın bürosunda çalışıyordu. Dört yıl daha orada çalıştıktan sonra tamamen edebiyata odaklanmak için istifa etti ve vefat ettiği 2015 yılına kadar da yazmaya devam etti, üstelik hayatının son sekiz yılını Alzheimer’ın pençesinde geçirmesine rağmen.

Kaplumbağa kabuğunda bir dünya

Pratchett denince, akla gelen ilk şey DiskDünya’dır elbette; o dünya ki, uzay kaplumbağası Büyük A’Tuin’in kabuğundaki dört filin sırtındaki döner, gerçekten de bir disktir, güneşi ile ayı onun çevresinde döner. Uzayın başka hiçbir yerinde, güneş doğmak için bir kaplumbağanın kuyruğunu oynatmasını beklemez!

Orijinal ve absürttür Pratchett’ın dünyası. Ve bu dünyanın en önemli dinamiği hiç tartışmasız, büyüdür. İşler burada büyüsüz yolunda gitmez, gitmesi de de istenmez. Fakat büyü her ne kadar itici kuvvet olsa da, her şey demek değildir. Zaten Terry Pratchett’ı türdeşlerinden ayıran özellik de budur.

Pratchett’ın dünyası, fantastik olan neredeyse her şeyi içerir; cadılar, büyücüler, tanrılar, ejderhalar, masal kahramanları, sigortacılar ve tabii ÖLÜM’ün ta kendisi. Pek çok kurgusal ve hakiki bilim ögesi de dört bir yana serpilmiştir. Yani hayal gücü bakımından yoksunluk çekilecek yer değildir DiskDünya. Buna karşın, bu fantastik şeylerin hiçbirisi, kendisi için var değildir. Burada anlatılan her şey, gerçek dünyadaki bir şeylerin yansımasıdır. Disk’in en büyük şehri olan Ankh-Morpork mesela, Viktorya Dönemi Londrası’dır aslında; kadim kıtada, İskoçlardan Antik Mısırlılara kadar herkes temsil edilir. İşlenen temalar da gayet sosyal içeriklidir: Kadın hakları, öteki olmak, çocukluk ve gençlikte yaşanan sorunlar, dinin kötüye kullanımı ve daha niceleri.

Çokluevrenin derinliklerinde dev bir kaplumbağa vardır: Büyük A'Tuin!
Çokluevrenin derinliklerinde dev bir kaplumbağa vardır: Büyük A’Tuin!

Örneğin, daha geçtiğimiz ay Delidolu Yayınları’ndan çıkan serinin altıncı kitabı Ucube Kocakarılar, cadıları ve taht kavgalarını kullanarak, harika bir Shakespeare güzellemesi yapar bize. Bir yandan teatral satırlar okurken, diğer yandan onların Pratchettvari yorumlamalarıyla mest oluruz.

DiskDünya’yı bu kadar popüler kılan ve okuyan herkesin kendinden bir şeyler bulmasını sağlayan şey de budur. Bu; ve bir de iflah olmaz, bitmez tükenmez, örümcek ağı kadar ince ama sağlam bir mizah.

Bu açıdan Pratchett, Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin kült yazarı Douglas Adams’la da bir hayli benzeşir. İkisi de İngiliz mizahının tipik birer neferidir ve alegori yetenekleriyle, eserlerini dünyanın dört bir yanından gelen baharatlarla çeşitlendirirler. Böylelikle okur, hem kültürünü geliştirir hem de kaçış edebiyatı olarak adlandırılabilecek bir türden, yaşadığımız dünyaya dair eleştiriler edinir.

Pratchett, ömrünün son yıllarında bile yazmaya ve üretmeye devam etti. Dolu dolu yaşadığı hayata veda ettiğinde, ardında müthiş bir külliyat ve sayısız ödül bıraktı.

Aslında “ölüm” denilen sonu en güzel açıklayan, yine Pratchett’ın en nüktedan karakteri, ÖLÜM’dür:

“BUNU ÖLMEK OLARAK ALGILAMA,” der ÖLÜM, “AKŞAM TRAFİĞİNE TAKILMAMAK İÇİN İŞTEN ERKEN ÇIKIYORMUŞ GİBİ DÜŞÜN.”

* Bu yazı ilk olarak, BirGün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

İnsanlık Senin de Çağını Getirecek: Diren Triffid! (Triffidlerin Günü, John Wyndham)

triffidler

Saramago’nun Körlük’ünü alın, üstüne Kirkman’ın the Walking Dead evrenini yayın; Spielberg’ün görselliğinden biraz ekleyin, ama onun gibi muhafazakar olmayıp aksine Darwinist ve evrimci bir bakış açısı yakalayın; ve tüm bunları 1951 senesinde yapın!

Tam adıyla “John Wyndham Parkes Lucas Beynon Harris“in “Triffidlerin Günü adındaki harika bilimkurgu romanından bahsediyorum. Konu kısaca şu: Radyoaktif tohumlara sahip, Triffid isminde otobur bitkiler -insanların yüzünden- türüyor; bir yandan da, yine insan kaynaklı bir felaket sebebiyle dünyanın yüzde 95’i körleşiyor! Ortaya da, gündelik hayatta ilerleyen bir post-apokaliptik çağ çıkıyor. Yavaş yavaş her şey yok olurken, geriye kalanlar uygarlığı tekrar inşa etmeye çabalıyor.

triffidler kapak

John Wyndham, muhteşem bir kitap yazmış. Muhteşem. Her şeyden önce, tüm altmetin-üstmetin göndermelerinden, mesajlarından önce; yarattığı atmosfer ve kullandığı dil harika. O kadar renkli, canlı ve detaylı anlatılmış ki her şey, günümüzün en popüler kıyamet izlentisi olan the Walking Dead evrenine rahatça kucak açabiliyoruz kafamızda. Zombiler yerine bitkileri -ya da kör insanları- koyduktan sonra, geriye kalanların birbirleriyle olan mücadelesi sosyolojik ve psikolojik tabanda kendilerine gayet oturaklı yerler ediniyor. Wyndham’ın H.G. Wells‘ten ödünç aldığı dehşetli dil ve hava, roman boyunca diken üstünde oturmamıza katkıda bulunuyor.

Gerçekten de, Wyndham’ın anlatısı özellikle Dünyaların Savaşı’nı tekrar düşündürtüyor, zira ortada yine dehşet altında kalmış ve ne yapacağını bilemez bir Londra var. Fakat Wells’in romanıyla benzeşmesi en çok bu kadar sürüyor, çünkü Triffidlerin Günü çok daha eleştirel; okura yalnızca kaçış edebiyatı tadında bir metin sunmuyor, çoğu yerde çağının da ötesini görerek uyarılarda bulunuyor.

Teknoloji çılgınlığı korkusuna, İkinci Dünya Savaşı sonrası paranoyalar eşlik ediyor. Wyndham’ın haklı olarak durduğu yer, sağlam bir ikaz mahiyetinde, “bunlar oldu, ama tekrar olmasın” diyor ısrarla. İnsan eliyle ortaya çıkan garip, radyoaktif bir bitkiyi, insanlar önce önemsemiyor; fakat ilk önemsedikleri an onların fazlasıyla yararlı özyağlarını keşfettikleri an oluyor! Yani yarattıkları felaketi önce sömürüyorlar. (Kim bilir, belki de Triffidler, sonradan intikamlarını alıyor!) Körlük olayı da, yine -romanın sonlarında ancak tahmini olarak açıklandığı gibi- insanların senelerce yaptığı radyoaktif denemeler, soğuk savaş vesaire yüzünden gerçekleşiyor. Yani insanlar, bilim ve teknoloji uğruna, savaş ve güvenlik uğruna geleceklerini kaybediyor. Günü kurtarırken soylarından oluyorlar.

“Orada, yukarıda,” diye devam ettim, “orada, yukarıda Dünya’nın çevresinde dönen sayısız uydu silahı vardı, belki hâlâ vardır. Dünya’nın çevresinde dönerek uyuyan ve onları ateşleyecek birini ya da bir şeyi bekleyen bir sürü tehdit. İçlerinde ne vardı? Bilmiyorsun; ben de bilmiyorum. Çok gizli şeyler bunlar. Tek işittiğimiz tahminler: patlayıcılar, radyoaktif tozlar, bakteriler, virüsler… Bunlardan birinin gözlerimizin dayanamayacağı radyasyonlar yayacak şekilde yapıldığını düşün, optik sinirleri kavuracak ya da en azından zarar verecek bir şey.”

Tabii Wyndham’ın bu uyarılarını yeterli bulmadığı da ortada; zira Triffidlerin Günü‘nden birkaç sene sonra yazdığı Krizalitler‘de de, belli ki yarattığı bu evrenin kalıntılarını okuyoruz. Birbirlerini tamamlayan kitaplar gibiler.

Sözkonusu evrimsel uyarı sırasında, sosyal sınıfların ve toplum psikolojisinin ne kadar değişken -ve yüzyıllardır süregelmesine karşın- ne kadar kırılgan olduğunu da vurguluyor Wyndham; zaten romanın öne çıkan kısımlarından bir tanesi de bu. Mevcut felaket anında insanların nasıl ve neden davrandıklarını incelikle işliyor, yorumluyor. Her şeyin her an değişebilir ve -mesela- on sene içerisinde dahi, tüm insan hayatının soluk bir nostalji duygusuyla kaplanabileceğini vurguluyor.

En basitinden, hayatta kalmak denilen şeyin -çok sevgili Türkçe sevdalılarımız ‘surviving‘i karşılayan bir fiil bulsunlar artık!- hiç de kolay olmadığını defalarca anlatıyor. Hele de gelinen teknolojik ortamda ve de tam olarak bunun ironisiyle birlikte. Evet, dünyanın öteki ucuyla aynı anda görüşebiliyoruz ama doğaya çıksak, kendi elimizle ateş yakamayız. Evet, Mars’a bile insan göndermeyi hedefliyoruz ama doğal yollarla yiyecek besin bulmak büyük ihtimalle hiçbirimizin harcı değil. Tuvalet kâğıdı bile olmasa, çekeceğimiz dertleri düşünün!

Yine benzer şekilde, toplumsal rollerin değişimine -hatta belki de olması gerektiği şekle- dair güzel kısımlar var. Yeri geldiğinde dilden düşmeyen kadın-erkek eşitliğini, olağanüstü hal durumunda daha iyi kanıksamamız gerektiğini söylüyor Wyndham, çünkü insanın default haline dönmesinin yolu kadın-erkek eşitliğinden de geçiyor:

“Şimdiye dek bu tür bir zihinsel tembellik ve asalaklıkla kendimizi eğlendirme lüksüne sahiptik. Nesillerdir cinslerin eşitliği hakkında konuşmamıza rağmen, kadınlar bu tür bir bağımlılıktan o kadar faydalanıyorlardı ki, vazgeçemiyorlardı. Koşullar değiştikçe pek az değişiklik yapmak zorunda kaldılar ama değişim her zaman pek az ve gönülsüzdü.”  Duraksadı. “Bundan kuşku mu duyuyorsun? Eh, hem şuh bir kızın hem de entelektüel bir kadının yüksek duyarlılık numarasını farklı şekillerde uyguladığı gerçeğini düşün. Ama bir savaş patlayıp yanında sosyal görevler ve yaptırımlar getirdiğinde, her ikisi de becerikli mühendisler olarak eğitilebildi.”

Romanın sonlarına doğru, artık bir şekilde gündelik düzenlerini oturtan kahramanlarımız, din konusuna uğramadan edemiyor, yine Krizalitler’e nazire yaparcasına. Dinin gerekliliği ve insan eliyle ortaya çıkışına dair birkaç ufak fikir.

“Sence biz… Sence onlara yardımcı olmak için bir mit yaratmamız doğru olur mu? Harika ölçüde akıllı bir dünya, ama o kadar kötü bir dünya ki yok edilmesi gerekmiş ya da kazayla kendi kendini yok etmiş? Tufan efsanesi gibi bir şey. Böylece aşağılık kompleksiyle ezilmezler, bu onları yeni bir dünya kurmak, hatta bu sefer daha iyisini kurmak için teşvik edebilir.”

Tabii ki edebilir, ama yalanların üstüne mi!

*

John Wyndham’ın Türkçede yayınlanan bu ikinci romanı, birçok kez sinema ve televizyona da uyarlanmış. Hakiki bir bilimkurgu klasiği. Beni en çok yarattığı atmosfer ve ayrıntılara karşı özeni cezbetti. Vefakat bir bilimkurgu okurunu her yönden tatmin edecek kadar dolu. Ayrıca Delidolu Kitap‘ın özenli baskısını da esgeçmemek şart, özel tasarımlı ve sert kapaklı şekilde basılmış, tıpkı yine Krizalitler gibi. Belli ki Türkiye’de pek az bilinen bu bilimkurgu üstadının diğer romanları da gelecek. ♣

Ek: Youtube’da, BBC’nin John Wyndham üzerine hazırladığı “Bilimkurgunun Görünmez Adamı” isimli bir belgesel var, onun ilk on dakikasını Türkçeleştirdim, tam da Triffidlerin Günü‘yle ilgili olan bir bölüm. Aha da burada: