İnsanlık Senin de Çağını Getirecek: Diren Triffid! (Triffidlerin Günü, John Wyndham)

triffidler

Saramago’nun Körlük’ünü alın, üstüne Kirkman’ın the Walking Dead evrenini yayın; Spielberg’ün görselliğinden biraz ekleyin, ama onun gibi muhafazakar olmayıp aksine Darwinist ve evrimci bir bakış açısı yakalayın; ve tüm bunları 1951 senesinde yapın!

Tam adıyla “John Wyndham Parkes Lucas Beynon Harris“in “Triffidlerin Günü adındaki harika bilimkurgu romanından bahsediyorum. Konu kısaca şu: Radyoaktif tohumlara sahip, Triffid isminde otobur bitkiler -insanların yüzünden- türüyor; bir yandan da, yine insan kaynaklı bir felaket sebebiyle dünyanın yüzde 95’i körleşiyor! Ortaya da, gündelik hayatta ilerleyen bir post-apokaliptik çağ çıkıyor. Yavaş yavaş her şey yok olurken, geriye kalanlar uygarlığı tekrar inşa etmeye çabalıyor.

triffidler kapak

John Wyndham, muhteşem bir kitap yazmış. Muhteşem. Her şeyden önce, tüm altmetin-üstmetin göndermelerinden, mesajlarından önce; yarattığı atmosfer ve kullandığı dil harika. O kadar renkli, canlı ve detaylı anlatılmış ki her şey, günümüzün en popüler kıyamet izlentisi olan the Walking Dead evrenine rahatça kucak açabiliyoruz kafamızda. Zombiler yerine bitkileri -ya da kör insanları- koyduktan sonra, geriye kalanların birbirleriyle olan mücadelesi sosyolojik ve psikolojik tabanda kendilerine gayet oturaklı yerler ediniyor. Wyndham’ın H.G. Wells‘ten ödünç aldığı dehşetli dil ve hava, roman boyunca diken üstünde oturmamıza katkıda bulunuyor.

Gerçekten de, Wyndham’ın anlatısı özellikle Dünyaların Savaşı’nı tekrar düşündürtüyor, zira ortada yine dehşet altında kalmış ve ne yapacağını bilemez bir Londra var. Fakat Wells’in romanıyla benzeşmesi en çok bu kadar sürüyor, çünkü Triffidlerin Günü çok daha eleştirel; okura yalnızca kaçış edebiyatı tadında bir metin sunmuyor, çoğu yerde çağının da ötesini görerek uyarılarda bulunuyor.

Teknoloji çılgınlığı korkusuna, İkinci Dünya Savaşı sonrası paranoyalar eşlik ediyor. Wyndham’ın haklı olarak durduğu yer, sağlam bir ikaz mahiyetinde, “bunlar oldu, ama tekrar olmasın” diyor ısrarla. İnsan eliyle ortaya çıkan garip, radyoaktif bir bitkiyi, insanlar önce önemsemiyor; fakat ilk önemsedikleri an onların fazlasıyla yararlı özyağlarını keşfettikleri an oluyor! Yani yarattıkları felaketi önce sömürüyorlar. (Kim bilir, belki de Triffidler, sonradan intikamlarını alıyor!) Körlük olayı da, yine -romanın sonlarında ancak tahmini olarak açıklandığı gibi- insanların senelerce yaptığı radyoaktif denemeler, soğuk savaş vesaire yüzünden gerçekleşiyor. Yani insanlar, bilim ve teknoloji uğruna, savaş ve güvenlik uğruna geleceklerini kaybediyor. Günü kurtarırken soylarından oluyorlar.

“Orada, yukarıda,” diye devam ettim, “orada, yukarıda Dünya’nın çevresinde dönen sayısız uydu silahı vardı, belki hâlâ vardır. Dünya’nın çevresinde dönerek uyuyan ve onları ateşleyecek birini ya da bir şeyi bekleyen bir sürü tehdit. İçlerinde ne vardı? Bilmiyorsun; ben de bilmiyorum. Çok gizli şeyler bunlar. Tek işittiğimiz tahminler: patlayıcılar, radyoaktif tozlar, bakteriler, virüsler… Bunlardan birinin gözlerimizin dayanamayacağı radyasyonlar yayacak şekilde yapıldığını düşün, optik sinirleri kavuracak ya da en azından zarar verecek bir şey.”

Tabii Wyndham’ın bu uyarılarını yeterli bulmadığı da ortada; zira Triffidlerin Günü‘nden birkaç sene sonra yazdığı Krizalitler‘de de, belli ki yarattığı bu evrenin kalıntılarını okuyoruz. Birbirlerini tamamlayan kitaplar gibiler.

Sözkonusu evrimsel uyarı sırasında, sosyal sınıfların ve toplum psikolojisinin ne kadar değişken -ve yüzyıllardır süregelmesine karşın- ne kadar kırılgan olduğunu da vurguluyor Wyndham; zaten romanın öne çıkan kısımlarından bir tanesi de bu. Mevcut felaket anında insanların nasıl ve neden davrandıklarını incelikle işliyor, yorumluyor. Her şeyin her an değişebilir ve -mesela- on sene içerisinde dahi, tüm insan hayatının soluk bir nostalji duygusuyla kaplanabileceğini vurguluyor.

En basitinden, hayatta kalmak denilen şeyin -çok sevgili Türkçe sevdalılarımız ‘surviving‘i karşılayan bir fiil bulsunlar artık!- hiç de kolay olmadığını defalarca anlatıyor. Hele de gelinen teknolojik ortamda ve de tam olarak bunun ironisiyle birlikte. Evet, dünyanın öteki ucuyla aynı anda görüşebiliyoruz ama doğaya çıksak, kendi elimizle ateş yakamayız. Evet, Mars’a bile insan göndermeyi hedefliyoruz ama doğal yollarla yiyecek besin bulmak büyük ihtimalle hiçbirimizin harcı değil. Tuvalet kâğıdı bile olmasa, çekeceğimiz dertleri düşünün!

Yine benzer şekilde, toplumsal rollerin değişimine -hatta belki de olması gerektiği şekle- dair güzel kısımlar var. Yeri geldiğinde dilden düşmeyen kadın-erkek eşitliğini, olağanüstü hal durumunda daha iyi kanıksamamız gerektiğini söylüyor Wyndham, çünkü insanın default haline dönmesinin yolu kadın-erkek eşitliğinden de geçiyor:

“Şimdiye dek bu tür bir zihinsel tembellik ve asalaklıkla kendimizi eğlendirme lüksüne sahiptik. Nesillerdir cinslerin eşitliği hakkında konuşmamıza rağmen, kadınlar bu tür bir bağımlılıktan o kadar faydalanıyorlardı ki, vazgeçemiyorlardı. Koşullar değiştikçe pek az değişiklik yapmak zorunda kaldılar ama değişim her zaman pek az ve gönülsüzdü.”  Duraksadı. “Bundan kuşku mu duyuyorsun? Eh, hem şuh bir kızın hem de entelektüel bir kadının yüksek duyarlılık numarasını farklı şekillerde uyguladığı gerçeğini düşün. Ama bir savaş patlayıp yanında sosyal görevler ve yaptırımlar getirdiğinde, her ikisi de becerikli mühendisler olarak eğitilebildi.”

Romanın sonlarına doğru, artık bir şekilde gündelik düzenlerini oturtan kahramanlarımız, din konusuna uğramadan edemiyor, yine Krizalitler’e nazire yaparcasına. Dinin gerekliliği ve insan eliyle ortaya çıkışına dair birkaç ufak fikir.

“Sence biz… Sence onlara yardımcı olmak için bir mit yaratmamız doğru olur mu? Harika ölçüde akıllı bir dünya, ama o kadar kötü bir dünya ki yok edilmesi gerekmiş ya da kazayla kendi kendini yok etmiş? Tufan efsanesi gibi bir şey. Böylece aşağılık kompleksiyle ezilmezler, bu onları yeni bir dünya kurmak, hatta bu sefer daha iyisini kurmak için teşvik edebilir.”

Tabii ki edebilir, ama yalanların üstüne mi!

*

John Wyndham’ın Türkçede yayınlanan bu ikinci romanı, birçok kez sinema ve televizyona da uyarlanmış. Hakiki bir bilimkurgu klasiği. Beni en çok yarattığı atmosfer ve ayrıntılara karşı özeni cezbetti. Vefakat bir bilimkurgu okurunu her yönden tatmin edecek kadar dolu. Ayrıca Delidolu Kitap‘ın özenli baskısını da esgeçmemek şart, özel tasarımlı ve sert kapaklı şekilde basılmış, tıpkı yine Krizalitler gibi. Belli ki Türkiye’de pek az bilinen bu bilimkurgu üstadının diğer romanları da gelecek. ♣

Ek: Youtube’da, BBC’nin John Wyndham üzerine hazırladığı “Bilimkurgunun Görünmez Adamı” isimli bir belgesel var, onun ilk on dakikasını Türkçeleştirdim, tam da Triffidlerin Günü‘yle ilgili olan bir bölüm. Aha da burada:

Sevgili Arsız Ölüm, Latife Tekin

Latife Tekin’in okuduğum bu ilk kitabı, hem içimde kendisine ciddi bir yer edindi, hem de Tekin’i en sevdiğim yazarlar arasına soktu. Evet, tek kitapla! Çünkü öylesine etkileyici, iz bırakıcı bir dili var.

Sevgili Arsız Ölüm, Metis Yayınları

83’te yazmış bu kitabı Latife Tekin. Yani köyden kente göçün yeniden ve bu kez farklılaşarak yeşerdiği yıllarda. Ancak bir hayli otobiyografik olduğu belli olan roman, büyük ihtimalle 60’ların sonunu anlatıyor. Gerçi kitapta tarihsel bir algı yok ve bu durum onun zamanlar ötesi oluşuna dair izlenimi artırıyor.

Peki ne anlatıyor? Tek kelimeyle özetleyebilirim: Cehaleti. Çok kelimeyle ise, ‘dinle bütünleşmiş cehaletin koca bir ülkenin, koca bir kesimin ırzına nasıl geçtiğini, müthiş bir şekilde vurguluyor’ diyebilirim. Gerçekten de, kitaptaki en aklıbaşında diyebileceğimiz karakter bile cehaletin sığ sularında geziniyor ve hayatını mahvediyor.

Özellikle de cahil anne-baba, beş tane evladı yetiştirmeye çalışırken onlara en nitelikli zararı veriyor; şüphesiz ki en büyük mağdur ise, Latife Tekin’in yansıması olan küçük Dirmit oluyor. Anne Atiye’ye nefretler ettiriyor ayrıca. Baba ise pasif, gereksiz ve yine cahil şekilde kalıyor. Tek yapabildiği, kendisinin de dediği gibi, cehaletini aktarmak:

“Babalık görevini aksatmadan yerine getirdi. ‘Sizin günahlarınızı bana yüklerler sonra,’ deyip ne duyduysa, ne dinlediyse bir bir saydı döktü. Baba olmasından dolayı Allahın sırtına yüklediği yükü, üstünden indirip çocuklarının sırtına bindirdi. Kuş gibi hafifledi.”

İşin en kötü tarafı ise, bu toplumun bugün hâlâ iki dirhem yol kat edememiş olmasında.

15 Yıllık AKP İktidarının Kazandırdıkları

akp

Ne zaman ülkede dandik bir şeyler olsa aklıma gelen, biraz ferahlatıcı, biraz da gerçeklerden uzaklaştırıcı bir düşünce pratiği oldu bu fikirler silsilesi bir süredir. AKP ve zihniyetinin günün birinde tarihin boktan sayfalarına -zira insanlık tarihinde ancak öyle bir sayfa hak eder bu yaşadıklarımız- karışacağı bir dönemin varlığını kabul etmem gerekiyor, bu kazanımları düşündüğüm zaman. Oysa bunun gerçekleşme ihtimalinin zayıflığının da farkındayım. Yani bir nevi ütopya denebilir bunlar için, daha da iyi bir ifadeyle, bir ütopya sırasında bize kılavuzluk edebilecek maddeler. Ortaya çıkan bazı gerçekler. Hakiki düşünceler. Nedenler ve nasıllar.

Gerçekten. AKP yönetiminin bize kazandırdığı büyük bir bilinç var.

Kötü yönetim

Şu on beş yılda o kadar çok şey oldu ve bunların o kadar büyük bir kısmını unuttuk ki aslında, bu kötü yönetimsel maddenin altını doldururken örnek vermekte şimdi ben bile zorlanırım. (Ama hazır çiçeği burnunda başbakanımız ortaya çıkmışken şunu hatırlatalım: Kendisinin daha ilk ulaştırma bakanlığı sırasında gerçekleşen hızlı tren faciası. Sene 2004. Bak, bırak istifayı, oradan yürümüş de başbakan olmuş ya kulum!) Ve yine de zihinlerimizin derinlerinde saklı o kadar çok skandal var ki.

AKP, yaptığı her şeyde -ki bu şeylerin çoğu çok kötü şeylerdir- büyük rezilliklere imza attı. Fakat hamasetle, ülke insanının yozluğuyla, din propagandasıyla bugünlere kadar geldi. İyi yaptığı birkaç şey bile büyük falsolar barındırdı. Eh, sağ olsunlar bunları da insanların gözlerine gözlerine soktular, zira iflah olmaz da bir utanmazlık düzeyindeler. Eskiden (yukarıdaki şu gazete gibi) medya da bağımsızdı, biatsızdı, birazcık daha onurluydu; dolayısıyla bu hataları, bu rezillikleri ortaya koyabiliyordu.

Dik durun, eğilmeyin, nasıl olsa bu millet sizinle. Gerçekten.
Dik durun, eğilmeyin, nasıl olsa bu millet sizinle. Gerçekten.

Peki bu rezilliklerin, bu kötü yönetimin bize faydası ne oldu? Şu: Olası bir iktidar kaybında, bunların yerine gelecek olan, diyelim ki şu andaki ana muhalefet kanadı, müthiş bir bilgi birikimine ve tecrübeye sahip artık: Kötü örneklerin en güzelini yaşadı yıllarca, nelerin yapılmayacağını, nelerin nasıl yapılmayacağını müthiş kavradı. Partilerin programları bile değişti. Partilerin kendi yönetimleri daha demokratik oldu (en azından eskiye göre, en azından bazıları).

Artık iktidar değişse, başa gelenlerin yanlış yapma lüksü olmadığı gibi, bunun olmasının imkanı da yok. Gelen ne yapacak? O kadar laf ettikten sonra böyle yolsuzluklara mı girişecek? İşçinin, emekçinin hakkını mı gasp edecek? İnsan haklarını mı ihlal edecek? Gösteri yapan gençleri mi öldürecek? Eğitim sistemini mi mahvedecek? Polis devleti olmayı mı sürdürecek? Din tüccarlığı mı yapacak? Cahil halkı manipüle mi edecek? Yargıyı mı ele geçirecek? Medyayı mı şekillendirecek? Saraylarda mı oturacak ulan!

Bunların hepsinde o kadar dibi gördük ki, daha kötü olması için ciddi ciddi IŞİD’in falan başa gelmesi gerekiyor artık. (Lan?)

Algısı açık insanlar için kötü örnek, en iyi örnektir.

Ülke insanının hakiki yapısı

İşte en sevdiğim madde bu. Çok da açık aslında, ama daha da açalım. AKP sayesinde son on yılda ortaya çıkan güruh, herkesin malumu. Cahil, reyisçi, biatçı Anadolu çomarları [bu linki mutlaka okuyun] bunlar. Kimliksiz, kişiliksiz, birey olamamış; sürüdeki koyunlardan daha düz, içlerinde ve dışlarında sadece pislik barındıran, kendi çıkarları için her şeyi yapan, insan haklarından bihaber, dinle yoğrulmuş zihinlerinde doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar sığır, milliyetçi ve hamasi duygularla aptallaşmış, cinsel açıdan bastırılmış/saptırılmış, gereksiz bir güruh. Gereksiz olduğu kadar da, çoğunlukta olan bir güruh (Evet, Çoğunluk filmine bir kez daha selam olsun).

Bu güruhu bugün hepimiz tanıyoruz (tabii onlardan biri değilsek) vefakat bundan yaklaşık on yıl önce, böyle bir topluluk hayatımızda yoktu. Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk!

Senelerce bok varmış gibi övülen Anadolu insanıydı aslında bu topluluk. Mahallemizin samimi esnafıydı. Amcalarımız, dedelerimizdi. Delikanlı gençlerimizdi. Yaşlı ve tonton teyzelerimizdi. Vatanını milletini seven, namazında niyazında ağabeylerimizdi. Geleneklerine göreneklerine bağlı Türklerdi.

Ama aslında öyle değillerdi işte. Bunlar, 100 sene önceki devrimden nefret eden, Osmanlı ve biat sevdalısı çomarlardı. Yıllarca Anadolu’dan Anadolu’dan göründüler bize, ama oradan, otantik bir şekilde göründükleri için tatlı tatlı baktık biz. Onlar -tıpkı türbanlı bacılarımız gibi- ötekiydi bizim için.

Ne zamanki iktidarı ele aldılar, bütün yaldızları döküldü. Tişört ya da şort giyen kızlara orospu, içki içenlere kâfir, özgürlükçü insanlara anarşist dediler. Kendilerine karşı olan herkese (hatta bırakın karşıyı, aynı fikirde olmayanlara bile) her türlü etiketi yapıştırdılar, lanetlediler. Sayıları da bir hayli fazla olduğundan, kazandıkları yoğun cüretle her şeyleri hakları gibi görmeye başladılar. İnsan gibi yaşamaktansa nefret etmeyi tercih ettiler.

Bu ve bunun gibi çeşitli 'izdiham' görselleri, mevzubahis güruhu iyi tanımlıyor bence. Olay görgüsüzlükte, kültürsüzlükte de değil yalnızca; her şeyi kendine hak görmekte, diğer insanları önemsememekte, tamamen kendini düşünmekte, bencillik ve saygısızlıkta. Sevgisizlikte.
Bu ve bunun gibi çeşitli ‘izdiham’ görselleri, mevzubahis güruhu iyi tanımlıyor bence. Olay görgüsüzlükte, kültürsüzlükte de değil yalnızca; her şeyi kendine hak görmekte, diğer insanları önemsememekte, tamamen kendini düşünmekte, bencillik ve saygısızlıkta. Sevgisizlikte.

Bunlar son on yılda oldu, güçlerinin ayırdına vardıklarında. Tam da bu yüzden, bu insanlara iyi gözle bakmak -en azından benim nazarımda- artık imkansız. Eline gücü geçirince onu nefret için kullanan bir güruh, bokun soyudur çünkü.

İşte AKP iktidarının bize kazandırdığı en güzel bilinçtir bu. Halkını gerçekten tanımak. Reyis haklı, din bu ülkenin çimentosu. O yüzden de yapı çürük, yapı boktan.

Din

Hah, madem din dedik, dine gelelim. AKP’den sonra, dinden soğuyanların sayısını biliyor musunuz? Ben bilmiyorum ama azımsanamayacak kadar çok olduğuna eminim. Bu insanların, sırf AKP dindar, o zaman ben dindar olmayayım, gibi bir dürtüyle hareket etmediklerine de eminim. Sağ olsun AKP, bize dinin de ne olduğunu hatırlattı. Ya da hadi daha duyarlı olanlar için şöyle diyeyim: AKP, dinin ne kadar tehlikeli bir silah olduğunu hatırlattı. Tarih boyu bir sürü diktatör bunu her defasında uyguladı ve her defasında olumlu sonuç elde etti halbuki; ama biz de her defasında, aşık olur gibi bu tongaya düştük. E hani din, kitlelerin afyonuydu? Bunu Marx söyleyince komünist oluyor, ama Reyis din bu milletin çimentosudur deyince reyis mi oluyor! Eh, tabii.

Belki Sakallı, bunu bizim hissettiğimiz anlamda söylemedi evet; ama afyon altında uyuşturulmuş insana da, yine uyuşturucuyu göstererek istediğin bir sürü şeyi yaptırabilirsin. Görmüyor musunuz?

Buna daha ne yorum yapayım be? Fotoğraf kendi kendisini açıklıyor.
Buna daha ne yorum yapayım be? Fotoğraf kendi kendisini açıklıyor.

Şimdilerde laiklik yine gündeme girdi. AKP’nin ilk yıllarında, laikliği endişe eden insanlarla dalga geçiliyordu hatırlarsanız, fakat o günler geride kaldı, o güzel insanlar da kim bilir nerede çözüldüler. Artık her şey yapılabilir durumda ve halk desteği inanılmaz. İçinden çıkılmaz bir kısırdöngüye girdik çoktan: Din isteyenlere daha çok din ver, onlardan daha çok oy al. Onlara daha çok çocuk yaptır, nüfusu daha da arttır, onlara da din ver, onlardan da oy al.

AKP, dinin ne olduğunu ve insanlık tarihinde kendisine yer buldukça ne olacağını, başarıyla anlattı. En azından düşünme yetisi olan insanlara.

Elimizdekilerin kıymeti & Kendi gücümüz

AKP’nin tıpkı muhalefete öğrettiği gibi, bizatihi bize de öğrettiği şeyler çok. Örneğin elimizde tuttuğumuz ama kıymetini algılayamadığımız şeyler. Özgürlük. İnsan hakları. Kadın hakları. Mahalle baskısının olmayışı. Ucuz bira. Vesaire. Bunların büyük kısmının farkında değildik aslında. Yani düşünsenize, AKP iktidarı, birkaç sene önce zorunlu genel sağlık sigortasını yasalaştırdı. Bunun diğer ismi TC vatandaşı olmak için haraç ödemektir. Bilmeyenler bir zahmet araştırsın. AKP iktidarı, zamanında zina yasasını çıkarmaya kalktı. Düşünsene, sevgilinle seviştiğin için ceza alacaktın. AKP iktidarı, daha geçenlerde, kiralık işçi yasasını onayladı. Bunun diğer ismi de zaten modern kölelik.

Bunları yaşıyoruz biz ve -Spartaküs’ten falan 2000 yıl sonra mesela- 2016 dünyasında, elimizde bunlar varmış lan, diye düşünüp hayıflanıyoruz. Belki ilerde elimizden gidebilecek şeyler için şükrediyoruz.

Şüktürün gidin be!

Tabii bunlara tepkiler de veriyoruz bazen. Tam da bugünlerde 3. kutlu yıldönümü gelen Gezi‘nin etkilerini sadece biz değil, onlar da gördü. Onların görmesi çok umrumda değil. Fakat bizim görmüş olmamız mühim. Evet, iktidarı falan devirmedik; evet inanılmaz büyük kazanımlar elde etmedik; ama en azından, çok da damarımıza basıldığında reaksiyon verebildiğimizi öğrendik. Nazi Almanyasındaki Yahudiler, bu reaksiyonu veremedikleri için yok oldu. Bu unutulmasın.

Ha, bu reaksiyon bizi kurtarmaya yeter mi, emin değilim. Birçokları gibi ben de düşünüyorum, bugün ikinci bir Gezi patlasa, nasıl patlar? İlki kadar etkili olur mu? Acaba orada gazımızın büyük bir bölümünü attık ve bunu da normalleştirdik mi? Acaba dayanma eşiğimiz yıllar içinde yükseldi ve yeni Gezi’ler doğurabilecek olaylar karşısında bile zaten pasif mi kaldık? Bu sorular, zamanı gelene kadar kimsenin yanıtlayamayacağı sorular, ancak tecrübe ile anlaşılabilir. Ama ne olursa olsun. Gezi toplumu ayrıştırdı; safları belirledi. Günü gelince, o gün gelirse, ya ölecek bu insanlar ya da siktirip gidecek. Ama boyun eğmeyecek.

Bence gidecek. Gitmeli de.

Türkiye İran olur mu, sorusu on beş yıl önce sorulmaya başladığında, hep evet dedim. Evet, olur, ama şöyle: Türkiye’nin de aydınları, İran’ın aydınları gibi insanca yaşamak için kaçar, kalan ‘ötekiler’ ise kendi pisliğinde boğulur. Çünkü kalanlar ikna edilemez-anlayışsız-kötü-kötü-kötü kişilerdir. Kalanlar dogmacıdır, dindardır, cahildir, cüheladır. Bunlarla baş edilmez. Bunlar orktur. Bunlar uruk-haidir.

* * *

Bu saydıklarımın dışında da, AKP’nin -elbette ki dolaylı yoldan, yoksa onların doğrudan olumlu hareketlerde bulunduğu nerede görülmüştür- kazandırdığı şeyler vardır. Şimdilik ben bunları bulabildim ve sıraladım. Fakat bana bunlar da yeter. Yeter ki önümüze bir şans gelsin, buradaki ütopik düşünceler hayata geçme fırsatı bulsun. Dibe vurmadan yukarı çıkmak, dibe vurup çıkmaktan daha zordur. Denizin tabanına değince ayaklar, hız alıp zıplamak mümkündür çünkü. Aksi halde yükselmek için çırpınıp durmak gerekir, bu da çoğu zaman daha aşağıya gitmeye sebebiyet verir. Ülkedeki pislikleri gördükçe buna yönelik inancım artıyor. Tabii ki her defasında ‘daha ne kadar kötüsü olabilir,’ diyoruz, ve oluyor da; ama cidden her şey giderek kötülüyor. Bu da bana, umut veriyor. Fakat güneşli günlere biz yetişebilir miyiz? Sorun burada.

İmkanım olsa ben çeker giderim. Çünkü bir kez yaşayacağım. Koca dünyada bunların pisliğini niçin biz çekiyoruz ulan? Böylesine küreselleşmiş bir gezegende, yanıbaşımızdaki insanların insanca yaşadıklarını görmek, gördükçe de buradaki hayata hayıflanmak size de dert vermiyor mu? Bana veriyor. Benim İsveç’teki, Almanya’daki, Yunanistan’daki bireyden neyim eksik? Şans mı? Bunun nedeni ne? Tesadüf mü?

Tabii ki tesadüf. Her şey tesadüftür. ♦

Kendisiyle Uyumsuz Bir Delibaş: La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote (Miguel de Cervantes Saavedra)

“Yazılmış ilk roman” olarak kabul edilen La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote’nin, ya da çocukluğumuzdan bu yana hepimizin bildiği ismiyle Don Kişot’un akıllara sığmayan öyküsü; gerçekten de okumaya değermiş.

Evet, yazılmış ilk roman olarak kabul görüyor, anlatıcısıyla, karakterleri ve olay örgüsüyle, o dönemlerde büyük bir yenilikmiş bu. Bunları bilerek okumaya başladım ben de, dolayısıyla günümüze yabancı, zorlayıcı bir metin ve yapı bekliyordum. Ancak hiç de öyle olmadı. Belli ki Cervantes (ya da onun da öncülü başka birçok değerli zât), daha 1605 yılında biçimi çok sağlam bir yere oturtmuş ki, bugün bile son derece aşinayız buna. Üstelik kitapta, bugün bile denk geldiğimizde ‘yaratıcı’ olarak nitelediğimiz “karakterin kitabın konusu olduğunu bilme” mefhumu mevcut.

Peki. Don Kişot kimdir? Bununla başlamak gerekiyor belki de. Kısaca söyleyeyim; Don Kişot, delinin teki. Günümüzde yaşasa şizofreni tanısıyla ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırılacak birisi. Aklını çok kitap okuduğu için -eheh- bozmuş, kendisini bir gezgin şövalye zannetmeye başlamış. Yanına kâh saf, kâh anadolu kurnazı gibi kurnaz ve yırtık komşusu Sancho Panza’yı da silahtar ilan ederek yollara düşmüş. Bir yol hikayesi elbette ve her yol hikayesi gibi olaylar, anekdotlar ve kahramanın kendisini arayışıyla süslü. Ve elbette deliyle deli olan onlarca akıllı-deliyle.

Bütün olaylar, gerçekten çok komik, çok ironik. Özellikle de ilk kitap. İçine düştükleri durum ne olursa olsun Don Kişot saçma asilzadeliğini ve cesaretini, Sancho ise yakınmalarını ve çıkar arayışlarını yitirmiyor.

Tüm olanlara, Don Kişot’un her türlü deliliğini bildiği halde, Sancho’nun onun yanından ayrılmama sebebi, biraz da bu çıkarcılığı zaten. Yol boyunca gerek irili ufaklı kazanımlar, gerekse (içten içe inanmak istediği) valilik gibi büyük bir ödül uğruna Sancho, ne dayaklar yiyor, ne zılgıtlar çekiyor. Bir yerde, hakkettiğini buluyor. Sancho’yu, günümüzdeki iktidar yalakalarına çok benzetiyorum, çıkarı için her şeyi yapabilecek çapta bir zır cahil kendisi. Kendisi de söylüyor zaten:

Her şeyi dinlemekte olan Sancho Panza dedi ki:

“Ben kralın tarafını tutarım; Camacho’dan şaşmam.”

“Demek ki Sancho,” dedi Don Quijote, “sen ‘Galip olan çok yaşasın!’ diyen hödüklerdensin.”

“Onlardan mıyım bilmem,” diye cevap verdi Sancho; “ama gayet iyi biliyorum ki, Camacho’nun çömleklerinden sıyırıverdiğim şu lezzeti, Basilio’nun tenceresinde asla bulamam.”

Don Quijote’ye kaz ve tavuklarla dolu küçük kazanı gösterip içlerinden birini alarak, iştahla, hevesle yemeye başladı…

Don Kişot ise, hele de günümüzde, o kadar büyük rollere soyundurulmuş haldeki artık. “Yel değirmenlerine karşı savaşan gözü pek idealist” bunlardan en yaygını belki de, ancak bu en ünlü ‘yel değirmeni serüveni’, dokuz yüz sayfalık koca kitapta sadece üç sayfa yer tutuyor! Medya böyle bir şey işte… Neyse, benim gözümde ise Don Kişot, yeniden başlamanın, pes etmemenin kahramanıdır. Atıldığı her yeni serüvende, her olayda gerek dayak yiyip gerek rezil olsa da, bir sonraki için yine kendisinde gerekli enerjiyi bulabiliyor. Belki deliliğinden ileri geliyor bu durum, evet; ancak yine de yenilgilerine güzel güzel kulplar bulup kendisini inandırmayı ihmal etmiyor. Sanırım buraya tam uygun düşeceği gibi, yeniliyor, bir daha yeniliyor, daha iyi yeniliyor. Bıkmıyor, tekrar deniyor. Birçoğumuzun derinden ihtiyaç duyduğu iç güveni en çok o taşıyor. Sırf bu yönüyle bile ulvi bir kişi kendisi!

Bu arada, eser iki kitap, ve ikincisini on sene sonra yazmış Cervantes. Sanki ‘çok beğenilince devam etmiş’ gibi bir hava var ikinci kitapta, ve ciddi farklılıklar. İkinci kitap, açık ara daha sıkıcı. Mekanlar daha seyrek ve olaylar daha az komik. (Gerçi Cervantes, ilk kitaptaki eleştirileri de yanıtlıyor yer yer, oysa ben o eleştirilere katılmamıştım hiç. Mesela ilk kitaptaki uzun meseller, ana hikayeyi hiç baltalamıyor, aksine okura nefes aldırıyordu. İkinci kitapta ise bunları bilinçli şekilde kaldırmış.) Don Kişot’un kendisinin bir roman kahramanına dönüştüğünü öğrenmesi ise bu kitapta, ilk kitabı duymasıyla gerçekleşiyor. Hatta ikinci kitaptayken, ikinci kitabın basıldığını falan öğreniyorlar, sahte bir yazar ile! Bu kısımlar da hayli yaratıcı bence. Tahminime göre, o dönemlerde de henüz ikinci kitap yokken başka Don Kişot maceraları türemiş. Cervantes bundan çok dem vuruyor zira. Eh, karakteri bu kadar orijinal yaratırsan, böyle olur Miguel.

…Kısacası, bence kitap yayınlayan yazar, büyük bir tehlikeye atılmış oluyor; çünkü okuyan herkesi memnun ve tatmin edecek bir kitap yazmak, kesinlikle mümkün değildir.

Don Kişot, ‘klasik’ etiketini sonuna kadar hakkeden, tam bir başyapıt. Üstelik yazıldığı zamanda da değeri bilinmiş, şimdi de biliniyor. Bu kolay bir şey değildir, aradan dört yüz kocaman yıl geçtikten sonra kendini hâlâ ziyadesiyle okutabilmek kolay bir şey değildir. Edebiyata, tiyatroya, sinemaya sayısız uyarlama ve karakter yansıması vermek kolay değildir. Don Kişot ve Sancho Panza ikilisini, bugün bile birçok yerde, mesela Frodo ile Sam’de, mesela T800 ile John Connor’da görebiliyoruz. Daha da çok var ama anımsayamıyorum şimdi.

Ama okuduğum süre boyunca, aklımdan çıkmayan ikili şu oldu:

Heheh. Neyse, şununla bitirelim, tıpkı Cervantes’in ilk kitabı bitirdiği gibi:

Forsi altro canterâ con miglior plectio. Yani, daha iyi söyler belki başkası, daha iyi bir mızrapla. 

W ya da Bir Çocukluk Hatırası, Georges Perec

Çok iyi be. Perec, her zamanki gibi çok iyi.

perec

Aslında kitabın ikinci bölümü, ilk önce bir hayli sıkıcı geldi; More’un Ütopya‘sının sportif bir versiyonuydu zira, W ülkesinde anlatılan. Oysa satırlar ilerledikçe iş nasıl da değişti, nasıl da istediği yere yavaş yavaş getirdi lafı Perec!

Paralel ilerleyen anılar kısmı da, bir ‘envanter üstadı’ olarak bildiğimiz Perec’in kusursuz anlatımıyla doluydu. Hakkında bir dolu şey öğrendim ayrıca, mesela en başta, aslında Polonyalı olduğunu (bunu bilmemek belki de benim ayıbımdı). Ayrıca babasının savaşta, annesinin de -muhtemelen- Auschwitz’de gaz odalarında ölmüş olduğunu, bu sırada Perec’in 6 yaşında olduğunu… Zaten 46 yaşında da, gencecik öldü, garibim.

Ve tekrar; W ülkesinin zalim yöneticilerini aktarırken, orada ezilenlere de bir parantez açıyordu ve biraz da eleştiriyordu, belki de haklıydı:

“İki dünya vardır, Efendilerinki ve kölelerinki. Efendilerin yanlarına bile ulaşılmaz, köleler ise birbirini parçalar. Ama W Atleti bunu bile bilmez. Kendi Yıldızına inanmayı tercih eder. Talihin yüzüne gülmesini bekler. Günün birinde İlahlar onunla olacak, doğru numarayı çekecek, Olimpiyat Ateşini ana meşaleye kadar götürmek için kaderin seçtiği kişi olacak, bu ona resmi Işık Taşıyıcı payesini verecek ve böylece onu daima her türlü angaryadan muaf tutacak, ilke olarak ona daimi bir koruma sağlayacaktır.”

Ve yani, ancak tanrısal bir kuvvet, onları gaz odalarından kurtarabilecektir! Bu herkesin kulağına küpe olması gereken bir antikadercilik anlayışı. Ama kaderi kabullenmek kolay, başkaldırmak zor, evet.

Bir de, çocukluk anılarını neden yazdığına dair güzel bir kısım var.

“Bir şey söyleyemeyeceğimi söylemek için yazmıyorum, söyleyecek bir şeyim olmadığını söylemek için yazmıyorum. Yazıyorum; yazıyorum çünkü birlikte yaşadık, çünkü onlardan biriydim, onların gölgelerinin ortasında bir gölge, onların bedenlerinin yanı başında bir bedendim; yazıyorum çünkü onlar bende silinmez izlerini bıraktılar ve bu iz de yazı: hatıraları yazıda öldü; yazı onların ölümünün hatırası ve benim hayatımın olumlanması.”

Sözkonusu Perec’se, bir kitabı hem “anı”, hem de “kurmaca” kategorisine de sokabilirim ayrıca! ♣

(Keşfedince Güzelleşen) Mağara, José Saramago

a caverna

Sözkonusu kişi Saramago olunca ben pek objektif olamam genelde. Bunun için de açıkçası, kimseden özür dileyecek değilim. Kendisi benim en sevdiğim, en taptığım yazardır neticede; ve sevdiğim derken, bunu öylesine de söylemiyorum. Adamı aileden biri gibi, hiç sahip olmadığım bir büyükbaba gibi, bir amca gibi seviyorum.  Fakat bu kitap, objektivitenin falan çok ötesinde. İçinde deha, tecrübe, bilgi ve yetenek barındırmayan tek bir satır bile yok.

Mağara, José Saramago, Kırmızı Kedi Yayınları

Kendi halinde, post-modern dünyanın kurallarına elinden geldiğince uymadan yaşamaya çalışan çömlekçi Cipriano Algor ile kızı ve damadının öyküsünü okuyoruz bu kez -ve tabii zeki köpekleri Buldum’un. ‘Merkez’ isimli, kentin merkezindeki dev alışveriş merkezi de, hem romanın hem de aslında hemen hepimizin hayatının merkezinde yer alıyor. Üstelik bunu kitaba, distopik bir unsur gibi yerleştiriyor Saramago, her türlü (sahte) renkli yanına rağmen. Akil, yaşamayı ve insan olmayı bilen insanlar için Merkez bir esaret yeriyken, tüketim ve post-modernitenin kurbanı olmuş yüzbinler oraya ulaşabilmek için can atıyor.

El emeği. El emeği çömlekler, el emeği biblolar, el emeği bir yaşam. Plastikten bir hayat karşısında tutunmaya çalıştıkça Cipriano Algor ve ailesi, giderek daha da birbirine kenetleniyor. Ortak düşmanı doğru anda tanıyorlar ve damadın Merkez’in kalbinde çalışıyor olmasına rağmen kendilerini kaptırmıyorlar. Sözü geçen harika mağara alegorisi ise bardağı taşıran damla oluyor sonunda. ‘Artık yeter’ diyor yaşlı çömlekçi, başı çekerek.

Basit insanlar üzerinden büyük felsefi temaları nasıl da iyi anlattığını bildiğimiz Saramago elbette ki beklentilerimizi yine boşa çıkarmıyor. Muhteşem bir üçlü mağara alegorisiyle varoluştan tüketime kadar söyleyebileceği her şeyi okuru hiç sıkmadan, ne sıkması, muhteşem lezzette bir akşam yemeğini yedikçe yemek isteğine sahip bir insanın iştahıyla okutuyor. Neden yaşadığımızı, yaşarken neler yaptığımızı unuttuğumuz dönemlerde tüketime daha da düşüyoruz bence. Saramago da -ki kendisi her şeyin farkında ve her cümleye kâdirdir; şüphesiz ki o yaratılmış ve yaratılacak olan her türlü edebiyatın yegane ilahıdır!- buna dikkat çekiyor ve tüketimin tam karşısına, hem de tam olarak el emeğine ait bir üretim koyuyor. Sonsuz ve acımasız realistliği ise kitabın sonunda kendisine yer buluyor.

a caverna saramago
José Saramago

Bazı insanlar Saramago’yu okurken zorlanıyor, bilinir ki kendisi bilinçakışı tekniğini kendine has şekilde kullanır; ve tabii diyalogları arasında ne bir tırnak ne de konuşma çizgisi yer alır. Ancak ben “Körlük“ten itibaren (ilk okuduğum eseri oydu) bu tarza hayran olmuştum. Mağara’yı da okurken o kadar büyük keyif aldım, o kadar çok yerin altını çizdim, o kadar çok yeri tekrar tekrar okudum ki, bu kitap sanırım artık en sevdiğim Saramago eseri oldu, diyebiliyorum. Daha önce bu mertebede “Kopyalanmış Adam” vardı ve o da başka bir benlik irdelemesiydi.

Dediğim gibi sayısız yeri alıntılayabilirim ama buna ne yer yeter, ne de benim bütün kitabı buraya aktaracak kadar parmağım var. Zaten o da öyle söylüyor:

“Hayat buydu işte, söylenmeye değmez ya da bir kez söylendikten sonra bir daha söylenmesi gerekmez sözlerle doluydu, söylediğimiz her söz, söylenmeyi kendi özünden ötürü değil, ağızdan çıkmasının yaratacağı sonuçlardan ötürü daha çok hak eden başka bir sözün yerini alıyordu.” 

Karamazov Kardeşler, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Brothers Karamazov

Kafadan şunu belirteyim, bu kadar uzun sürede okumam (25 gün sürmüş!) tamamen benim eşekliğimden; kitap kalın olmasına kalın ama bu elbette ki bir Dostoyevski kalınlığı, yani gayet akıcı.

Karamazov Kardeşler, İş Bankası Kültür Yayınları

Kafadan bir de şunu belirtebilirim; sağdan soldan çok methini duydum bu romanın, yani tabii ki “aa böyle bir roman varmış yaa” şeklide değil; ama ‘yepyeni ufuklar açan’, ‘Dosto’nun belki en iyi romanı’, ‘roman tarihinin en büyüğü’ vs. ayarında yorumlardı bunlar. Yani beklentimi biraz fazla yükseltmişim sanırım, başlamadan evvel.

O yüzden önce beğenmediğim kısımları yazayım. Her şeyden önce, evet, gerçekten de çok kalın. Hatta bence bazı kısımları gereksizce kalın, uzun. Birçok olay, öze yönelik değil, Staretz Zosima’nın gençliği, dini tartışmalar, hatta İlyuşa’nın detaylı ölümü -her ne kadar bu noktada Dmitri’nin gerçekten neden ceza çekmesi gerekiğini vurgulamaya çalışsa da. Sanki rahmetli üstat, bunun son romanı olacağını hissetmiş gibi yazmış, bir ilk romandan beklenecek şekilde, her şeyi yazmış. Toplumu da yazmış, psikolojiyi de yazmış; her şeyi yazmış. Bunu elbette sevenler olacaktır ancak beni sürekli olarak ana temadan uzaklaştırdı. Hatta kitapta, kitabın bu kalınlığıyla ilgili kendine bir atıf yapıyor Dostoyevski de, sayfa 622’de:

— Aman efendim, gene mi ayrıntı peşindesiniz? Nasıl, ne zaman, niçin? Neden şu kadar değil de, bu kadar para istiyordunuz ve buna benzer ıvır zıvırlar… Bunlara dalarsak üç ciltlik kitap doldururuz da bir de sonsöz gerekir.

Şakacı seni.

Kitaptaki ana tema aslında çok açık: Baba oğul çatışması. Yani tarihin en eski ve en değişmeyecek konularından biri. İlk insandan İsa’ya, oradan günümüze ve geleceğe uzanan engin bir konu. Belki bu yüzden Dosto da bu kadar kapsamlı bir yola girmiş olabilir.

Bir de bu kitaptaki erdem anlayışını, önceki romanlarına göre biraz daha sığ bulduğumu belirtmem gerekiyor. Tanrı inançsızlığını net bir biçimde kötülüyor Dostoyevski, daha doğrusu erdem ve ahlakı onunla bağdaştırarak beni üzüyor. Yine suç temelli olan Suç ve Ceza’da, böyle bir yola gitmiyordu yanılmıyorsam. Yanılıyor da olabilirim.

Suç demişken; aslında -özellikle günümüzde- artık gayet sıradan görülebilecek bir 3. sayfa hikayesini, bu kadar güzel anlatmak da, işin deha kısmı. Olayın kendisine dair en ufak detayları bile atlamadan, incelikle yazılmış bir hikaye var ortada. Karakterlerin psikolojisi, davranışları; olayın araştırılması; ve tabii ki harikulade bir mahkeme sahnesi. Müthiş yazılmış, heyecanla kendini okutan yerlerdi.

Tabii bu kadar kapsamlı bir eserde, yazarın eski eserlerinin izlerini bulmamak da zor. Mesela bendeki baskının 51. sayfasında, Staretz Zosima’nın bir paragraflık bir tiradı, doğrudan doğruya “Yeraltından Notlar”ı özetliyor. Yine 406. sayfada başlayan, gizemli adamın cinayet itirafı da, “Suç ve Ceza”daki olaya aşırı şekilde benziyor. Dostoyevski, belli ki kitaptaki babaya kendi ismini vermekten fazlasını yapıyor, kendisine ve eserlerine saygı duruşunda bulunabilmek için!

Daha pek çok konu vardı aslında dile getirmek istediğim, ancak okurken dağıldığım anlarda düşüncelerim de dağılıyor. Ancak unutamadığım bazı bölümler oldu tabii ki. Misal, 507. sayfadaki uzun kıskançlık tanımı. Yapılabilecek en iyi tespit ve tanımlamaydı bu bence. Buraya alamıyorum zira birkaç sayfa uzunluğunda.

Neyse, lafı ben de fazla uzatmayayım. Kesinlikle okunması gereken, müthiş bir başyapıt bu; roman tarihinin en büyüklerinden biri. Ama yine de benim beklentilerimi tam karşılayamadı.

Şununla bitireyim:

Baba evimden bana sadece değerli anlar kaldı. İnsanın en değerli anıları aile ocağında geçen çocukluğunun anıları oluyor. Ailede bir parçacık sevgi ve dirlik varsa bu böyledir. Hatta insanın ruhunda iyi, değerli şeyleri bulup çıkarabilecek bir gücü varsa düzensiz bir aileden de değerli anılar elde edilebilir.

İşte bu çok doğru Fyodor Baba. Toprağın bol olsun. ♣