Belli başlı şarkılar var ki hâlâ, ilk notasını duyduğum anda dahi yıllar önce olduğum bir yere ışınlanabiliyorum.

Bazı kokular hâlâ iyi hissettirebiliyor kendimi bana.

Tat alma duyum gün geçtikçe körelse de hâlâ bazı şeyleri canım çekiyor.

Gözümün gördüğü fazla bir şey kalmadı ama yine de tökezlemeden yürümeyi başarıyorum şimdilik.

Dokunamıyorum ama, o ayrı. Dokunmak istediğim tek bir kişi var ve ben ona dokunamıyorum.

Reklamlar

aşkacısı

Aşk ne kadar tarifsizse acısı da o kadar tarifsiz. Annenin yaptığı mercimek çorbası kadar tarifsiz. Ve yine de insan tarif etmek için, halini anlatmak için çabalayıp duruyor.

Ama anlamsız, neticesiz. Aşksızlığın değil, onsuzluğun tarifini yapmak çok güç.

Kaybı nasıl anlatırsın ki? Kaybı anlatmak çok zor. Var olmayan bir şeye isim takmak kadar zor. Çünkü, birileri ya da bir şeyler varken ona tanım koymak da mümkün. Fakat, olmayan bir şeye?.. Neredeyse imkânsız.

Ama şöyle bir gerçek var: Hayatına devam etmek diye bir şey yok. Evet, en büyük yalan bu. O iz, içinde, baktığın her yerde kalıyor. Evet, yaşıyorsun. Ama kaldığın yerden devam falan edemiyorsun. Orada bir yerde bir kırılma yaşanıyor ve kendi içindeki paralel ve boktan evrende sürdürüyorsun artık hayatını.

Yok. Ne kadar uğraşsam anlatamam hissettiklerimi. Var olan şeyi anlatabiliyor insan bir nebze de, yokluğu anlatmak çok zor.

Bir uçak yolculuğu

Bir uçak yolculuğu, sihirli bir olaydır. Her yönüyle, neresinden bakılırsa bakılsın büyük bir mucizedir.

Her şeyden önce, uçan insan, doğaya karşı büyük bir “zafer” elde etmiş biridir. Yüz binlerce yıllık evrim sürecini baypas etmeyi başarmış, kanat takmadan havaya yükselmiştir. Sırf bu bile, sırra hükmedişin kesin bir sonucudur.

Ama daha ilginç unsurlar vardır uçuşta.

Bir uçakta kimler vardır? Herkes olabilir. Herkes. Her seferinde değişse de tipler aslında her seferinde aynıdır.

Alelade bir gezintiye çıkan yerli yabancı turistler, iş görüşmesine giden heyecanlılar, iş yüzünden sürekli uçmaktan yılmış bezginler, yeni bir hayat kurmaya yeltenen cüretliler, karısından kaçan aldatıcı kocalar, kocasından kaçan mağdur karılar, uzun mesafede ikamet eden sevgilisini görmeye giden karnıkelebekliler, belki uçak kaçırıcılar veya teröristler, hasta ziyaretine giden uzak akrabalar, büyük kentteki büyük hastaneye ulaşmaya çalışan derdibilinmezler, birliğine teslim olmaya giden garip gençler, yanlarında yeni kazandığı üniversitenin heyecanını taşıyan mutlu gençler; gençler, yaşlılar, çoluklar, çocuklar, bebekler, ceninler, evcil hayvanlar, her hafta onlarca kez uçmak zorunda kalan pilotlar, hostlar, hostesler… ve ilk anda aklıma gelmeyen daha yüzlerce farklı stereotip. Ve hepsinin ortak noktası, aynı yere aynı anda aynı şekilde gidiyor olmaları değildir, hayır, bu değildir. Hepsinin ortak noktası, kaderdaşlıklarıdır.

Çünkü uçak yolculuğunu diğer yolculuk türlerinden ayıran bir şey vardır: seyahat süresince içinde bulunulan çaresizlik.

Karada veya denizde giden herhangi bir aracı durdurabilirsiniz gayet tabii. Hemen hemen istediğiniz her yerde inip geri dönebilirsiniz. Belki mola yerinde tuvaletteyken otobüsü kaçırabilirsiniz ya da belki, uğradığınız ara limanlardan birinde gördüğünüz kent merkezini çok sevip orada kalmaya karar verebilirsiniz. Fakat uçak yolculuğunda, o araca bindikten sonra, seçim şansınız kalmaz. Biniş işlemi tamamlandıktan sonra vazgeçemezsiniz artık. Gitmeyi kararlaştırdığınız yere gitmek zorundasınızdır. Ancak ve ancak, düşer ve ölürseniz başarabilirsiniz vazgeçmeyi. Uçak korsanları bile kaçırsa uçağınızı, o zaman dahi çaresizce oturur, yeni hedefinize doğru ilerlersiniz elinizden bir şey gelmeden. Uçağa binmek, kaderinize boyun eğmektir. Uçağa binmek bu açıdan, doğmak ile eşdeğerdedir.

Yani aslında, garip bir şekilde, uçak yolculuğu o “zaferin” diyetini ödetir. Evet, uçmak bir mucizedir, bir tür sihirdir; ama tüm sihirler gibi, tüm hileler gibi, bedel ödetir. Ödün vermeden hiçbir kazanç sağlanamayacağının acı bir kanıtı gibidir.

 

Uçağın içinde onlarca insan var. Hepsi aynı yere, aynı anda, aynı şekilde gidiyorlar. Belki başka zaman asla bir araya gelemeyecek onlarca kişi, hayatlarının kısa ve kozmik bir ânında aynı kaderi paylaşıyor. Bu belki aşırı sıradan, aşırı normal bir şey, bilmiyorum; ama ben bunda mucizevi bir enteresanlık görmekten kendimi alamıyorum.

Ve yerden, ayaklarımı bastığım zeminden bazen başımı kaldırıp bakıyor, belki de aylar önce o uçağın içinde uçan kendimi görüyorum; ve uzun mesafede ikamet eden sevgilisini görmeye giden karnıkelebekli halimi özlüyor, geçmişi yad edip ağlıyor, ağlıyorum.

Mutluluk turnusolü ayağınıza geldi

Haletiruhiyenizi tam olarak kestiremiyor musunuz? Ne hissettiğinizi bilemiyor musunuz? Mutlu olup olmadığınızı, mümkünü yok anlayamıyor musunuz?

O halde artık üzülmeyi bırakın! Çünkü bunun en kesin yöntemini açıklıyorum: doğumgününüzde ne hissettiğinize bakmak.

Öyle, öyle. Gerçekten öyle. Yılın 364 günü boyunca (artık yıllar için +1 eklemek şart elbette) mutlu mesut, bol güleryüzlü dolaşıyor ama yine de bir burukluk hissediyorsanız mesela zamanın büyük kısmında, doğumgününüzde ne hissettiğinize bakın. Aynı olumluluk halini yine taşıyor musunuz? Yine gülebiliyor musunuz? Müthiş! Demek ki siz, mutlu birisiniz.

Ama o günde, daha doğrusu o malum günün öncesinde daha saat on ikiyi bile vurmadan önce, üstünüze bir hüzün, bir yalnızlık, bir izolelik duygusu çöküyorsa, ve dahi ilerleyen gün boyunca da geçmiyorsa o çökkünlük hissi… o zaman tekrar düşünebilirsiniz. Zira üstünüzdeki mutluluk, alelade bir maske olabilir, kendinizi kandırmanıza yarayan çarpık bir ayna olabilir, pek etkili olmayan bir firewall olabilir. Her şey olabilir. Ama hakiki mutluluk ya da huzur, olamaz.

O yüzden, doğumgününüzde ne hissettiğinize bakın. Size her zaman yol gösterecektir.

Not: Yılbaşları ve tatil günleri de benzer hissiyatlara gebedir; ancak HAYAT AŞ. olarak bu tür hislerin kesinliği konusunda herhangi bir garantimiz yoktur.

Ne halt edeceğimi bilemem

Hayatın boyunca mutsuz olmak nasıl bir şey, biliyor musun? Hayatın boyunca, çalıştığın her yerden en son çıkan olmak, eve gitmeyi istememek? Biliyor musun, insanlar dostlarıyla buluşmak için erken çıktıklarında oturduğun koltukta daha saatlerce oturup beklemek nasıl bir şey? Bilmezsin tabii. Nereden bileceksin? Arkadaşları, dostları, sevgilisi, anası babası kardeşi ve daha bir sürü tanıdığı olan, herkesçe sevilen, sayılan, sevilip sayılmasa bile belki korkulan, çekinilen bir insansın sen. Sosyal, dışadönük, paylaşımcı bir insansın. Yaşamayı bilen bir insansın. İnsansın.

Ama, hayatın boyunca mutsuz olmak ne demektir, ben iyi bilirim işte. Bilirim, çünkü bunun çözümsüz olduğunu da bilirim. Arkadaşım vardır benim de, dostum da vardır; ama en iyi dostum her zaman yalnızlığımdır ve kendimimdir, o yüzden, en sevdiğim, birlikte en mutlu olduğum insan bile bir süreden sonra zul gelir bana. Bana ben lazımımdır sadece ve yalnızlığımı da zaten yalnızca kendimle paylaşırım.

İyi ama, madem öyle, yani böyle, neden mutsuzluğumla başa çıkmayı başaramam bir türlü? Bunu çözemem işte. Madem bana beni gerek benidir yalnızca, neden öteki insanlara bakıp bakıp gizli ‘ah’lar çekerim? Ne alıp veremediğim vardır hayatın –ya da kendimin– bana biçtiği rolle? Anlamsızlığımdır bu ama aynı oranda gerçeğimdir de. Bunu çözemem işte. Ne halt edeceğimi bilemem.

Bilemem. Sade, oturur üzülürüm kendi kendime. Ne üzüldüğümü bir bilen olur –annemden başka– ne de buna çözüm getirecek bir tanrı. Kendime ve hayata küserim çoğu zaman ama ne kendimin haberi olur bundan ne de hayatın.

Bu kocaman, anlamsız ve bir ceviz kabuğu kadar kuru ve boş evrende tek gerçek şeyin, elde edilebilecek tek hakikatin, hakiki sevgi ve bağlılık olduğunu bildiğimden belki, hiç kimselerle bağlılık kuramam. Hiç kimseleri –haddim olmayarak– bu bağlılığa layık göremem. Üzümün sapı derim, armudun çöpü derim de, “Ah ümit, sen neyleyeceksin bunca nebati ayrıntıyı, sev seviş, say sayış,” diyemem kendime.

Ama gece oldu mu, metrekareye düşen insan sayısındaki negatif veri bilgisi Türkiye İstatistik Kurumu’nu bile dehşete düşüren yatağıma yattığımda, iki büklüm ve kurumuş bir cenin gibi kıvrılır kalırım; beni birazcık da olsa içten sevecek hayali bir kadının batın bölümüne sığışır, içsel damarlarından benim aortuma akacak hayali kanı düşler, uyurum.

Bir hayli

Mütemadiyen tavana bakıyorum.

Uzun zamandır hasret kaldınız mı yüzüme? 
Muhtaç mısınız inan olsun tek bir sözüme?

Hiç sanmıyorum. Çünkü birinci derecede yakınlık dışındaki hiçbir yakınlığa artık pek inanmıyorum. Kim kimi gerçekten özlüyor ki artık? Çok, çok az yaşanan bir duygu artık, özlem. Tedavülden bile kalkması yakındır. Kalkarsa şaşırtıcı olmaz. Bir KHK’ya bakar zaten. Peh.

Çok sıkılıyorum bugünlerde. Hatırlarım, eski zamanlarda, takribi 4-5 sene önce falan, can sıkıntısını “üstesinden gelinmemesi imkansız bir çocukluk hastalığı” olarak görürdüm. Canım sıkılıyor diyen insanlara istihza ve küçümseme ile bakardım. Kendi güzel canımın asla sıkılmayacağını iddia eder, hemen her boş ânımı dolu geçirebiliyor olmamla gurur duyardım.

Eh, insan büyüdükçe (4-5 sene önce de çok küçük değildim ama büyümek, bitimi olan bir şey değil tabii) farklılaşıyor düşünceleri, dahası hayatı ve yaşadıkları. O zamanlar keyiften keyife uçarak yaptığım şeylerin pek çoğu bugün büyük can sıkıntısı veriyor. Mesela gerçekten ama gerçekten harikulade olan kitaplar dışındakileri okumak büyük bir eziyete dönüştü. Eskiden iyi kötü ne varsa okurdum oysa ve bitirmeden bırakmazdım. Zamanım da daha boldu tabii, o ayrı. Ya da -olabildiğine boş bir aktivite de olsa- bilgisayar oyunu falan oynardım sıkılmadan. Sohbet ederdim insanlarla, gerek çevrimiçi gerekse çevrimdışı mecralarda. Sanırım en ama en çok bundan sıkıldım.

İnsanlardan çok sıkıldım; bir kez, bir kez daha ve maalesef.

Gerçekten özlediğim bir iki kişi falan var. Diğerleri tam anlamıyla olsa da olur, olmasa da. Kendim hakkında bile öyle hissediyorum hatta zaman zaman.

Başıboş ve şımarık bir depresyon başlangıcı mı bu? Yoksa bu bile can sıkıntısı kaynaklı mı?

Bilmiyorum. Doğrusu, pek fark etmiyor da. Fakat nedense bugün burayı özlediğimi hissettim. Dükkânımı. Tamamen bana ait olan yegâne ve güzide yerimi (aslında bu dediğim tam olarak doğru değil, zira serverlar wordpress’e ait; yine de anladınız işte). O yüzden, gelip saçma da olsa bir şeyler yazmak istedim. Yazdım da.

Ben ne yapıyorum senelerdir? Bunu gerçekten bilmiyorum. Yaşıyorum, diyebilmek için mi yaşıyorum sadece? Emin değilim. Bir amaç gütmediğim kesin, ne de olsa hayatın bir anlamı olduğuna da hiçbir zaman inanmadım (42 hariç). Amaç olmadığına göre ânı yaşıyor olmam gerek ama o doğrultuda ilerlediğim de pek söylenemez. Dolayısıyla ömrümün büyük bir kısmının boşa geçtiğini söylemek çok anormal olmaz. Tamam, elbette kazandığım insanlar, edindiğim tecrübeler, öğrendiğim bilgiler falan var elbette ama… onlar da gerçek hayatta ne işime yarayacak ulan hocam?

Yoksa yoksa, gerçek hayat zaten tam da bu mu? Böyle ilerleyip sonunda bir gün daaaan! diye biten bir şey mi? Sanırım öyle.

Birazdan darı yemeyi planlıyorum. Otuz dakika içindeki amacım bu mesela. Evet yahu, belki de bu şekilde ilerleniyordur. Adım adım. Minik hedefler dâhilinde. Evet.

Ergenesque hayat sorgulamalarım üstteki paragrafta bitti.

Yapmam gereken pek çok şeyi yapmalıyım artık. Bu dağınık yazıdan çıkacak sonuç bu olsun.

Bir de, kendimi biraz daha iyi hissetmeye zorlamalıyım. Bu. Bunlar. Bu kadar. ♣

Taşıran Damla

Gün gelir bir sürü şey
Zoruna gitmeye başlar gerçeğin
Yenilgiler de birikir ilenç de
Kentlerin sarı gözeneklerinde
Zoruna gitmeye başlar gerçeğin

Cemal Süreya‘nın Taşıran Damla‘sını okurken ister istemez gözlerim doluyor, zira bu şiirin bizatihi kendisi de içimdeki iğne uçlu duygular için bir taşıran damla.

Çok öfkeliyim ben uzun zamandır. Son bir yıldır. Son bir yıldır çok öfkeliyim ben. Üstelik bir zamanlar, sinirleri ince ince alınmış bir insandım ben. Ama onlar eski takvime göre ayarlanmış. Şimdiye uzaklar.

Peki son bir yılda ne oldu da bu hale geldim ben? Neden neredeyse her durumda, bir bardak suda fırtına koparıyorum? Ben Mikail miyim? Neden sürekli gözlerim ateş saçıyor, neden sürekli hiddetliyim, neden her doğru söze eğri bir yanıt veriyorum? Neden?

Ah bir bilsem!, diyordum kendi kendime bir süredir. Oysa fark ettim artık. Başta da belirttiğim durum hayli ayyuka çıkmış halde artık.

Yaşantıma yeni eklenen her şey, her tatsız olay, taşıran damla mertebesine yükseliyor otomatikman. Çünkü gerçekten içimde pek bir yer kalmadı. 45 metrekarelik vicdanımda, milyonlarca hatıra, üzüntü, kızgınlık vesair ile birlikte, tıklım tıkış oturmaya çalışıyorum bir süredir. Üstelik eşyaları da çıkarıp atamıyorum zira pencereler bir hayli küçük. Yok belki de!

Tahammül sınırlarımdayım artık. Her şeye karşı. Her şeye karşı tahammül sınırlarımdayım artık. En küçük söz bile içime giremeden, o bekleme salonundan dönüyor. İçime işleyemiyor, ki ben de onun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu anlayamıyorum. Geldiği gibi sekerek dönüyor. Ama o bekleme salonu kurşun geçirmez yelek etkisi yapıyor; mermiyi böğrüme yemiyorum ama vurduğu yer feci morarıyor.

Acıtıyor. Zarar veriyor.

Peki ya beni öfkelendiren insanlar? olaylar? şeyler? Onların hiç mi suçu yok? Hep mi hep ben büyütüyorum her şeyi? Maalesef bunun yanıtını; hangi durumda haklı, hangi durumda haksız olduğumu bu aşamada bilemiyorum. Bilemiyorum çünkü arınık değilim. Benim kafam güzelken, karşımdaki sarhoş mu, nasıl bileyim?

Bu damlalara dair ne yapabilirim bilmiyorum. İçimi nasıl boşaltabilirim, düşünüyorum. Ama en azından artık düşünüyorum ve teşhisi de koydum diyebilirim. Yine, yeniden, bıkmadan: Maziye dair bir ferahlamaya ihtiyacım var. Evet, daha önce bununla -belki de sayısız kez- barıştım. Lâkin yetmiyor demek ki. Doymuyor canına yandığımın mazisi, elimdekileri zehirlemeyi sürdürüyor. Belki de onunla barışmak yerine ondan tamamen kurtulmanın yolu gerekli artık.

Şöyle tertemiz bir hafıza kaybı, hadi o olmasa da, birazcık bad sektör için neler vermezdim! Defrag tutmaz disklerimi silip atardım, low-level formatlara girişirdim.

* * *

Her şeyin olduğu gibi bunun da tedavisi bende. Daha az öfkelenmek, hatta belki yeniden, pek öfkelenmeyen birisine dönüşmek güzel olabilir. Hayat kalitemi ciddi anlamda etkileyen bu illet, beni yıpratmakla kalmıyor, çevremdekileri de üzüyor. Hakikaten, öfkeyle kalkan zararla oturuyor, zira öfkeyle kalkan insan, ruhunu iskemlede bırakıyor. Ayaktayken ruhsuz olunuyor, ruhsuz olunca da insan olunmuyor.

21 gram için birbirimizi kırıyoruz şurada.

Nihayet-siz bir yazı daha. Ancak bu kez amacı ûlvi. ♣

Just-a-drop-in-the-ocean