Taşıran Damla

Gün gelir bir sürü şey
Zoruna gitmeye başlar gerçeğin
Yenilgiler de birikir ilenç de
Kentlerin sarı gözeneklerinde
Zoruna gitmeye başlar gerçeğin

Cemal Süreya‘nın Taşıran Damla‘sını okurken ister istemez gözlerim doluyor, zira bu şiirin bizatihi kendisi de içimdeki iğne uçlu duygular için bir taşıran damla.

Çok öfkeliyim ben uzun zamandır. Son bir yıldır. Son bir yıldır çok öfkeliyim ben. Üstelik bir zamanlar, sinirleri ince ince alınmış bir insandım ben. Ama onlar eski takvime göre ayarlanmış. Şimdiye uzaklar.

Peki son bir yılda ne oldu da bu hale geldim ben? Neden neredeyse her durumda, bir bardak suda fırtına koparıyorum? Ben Mikail miyim? Neden sürekli gözlerim ateş saçıyor, neden sürekli hiddetliyim, neden her doğru söze eğri bir yanıt veriyorum? Neden?

Ah bir bilsem!, diyordum kendi kendime bir süredir. Oysa fark ettim artık. Başta da belirttiğim durum hayli ayyuka çıkmış halde artık.

Yaşantıma yeni eklenen her şey, her tatsız olay, taşıran damla mertebesine yükseliyor otomatikman. Çünkü gerçekten içimde pek bir yer kalmadı. 45 metrekarelik vicdanımda, milyonlarca hatıra, üzüntü, kızgınlık vesair ile birlikte, tıklım tıkış oturmaya çalışıyorum bir süredir. Üstelik eşyaları da çıkarıp atamıyorum zira pencereler bir hayli küçük. Yok belki de!

Tahammül sınırlarımdayım artık. Her şeye karşı. Her şeye karşı tahammül sınırlarımdayım artık. En küçük söz bile içime giremeden, o bekleme salonundan dönüyor. İçime işleyemiyor, ki ben de onun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu anlayamıyorum. Geldiği gibi sekerek dönüyor. Ama o bekleme salonu kurşun geçirmez yelek etkisi yapıyor; mermiyi böğrüme yemiyorum ama vurduğu yer feci morarıyor.

Acıtıyor. Zarar veriyor.

Peki ya beni öfkelendiren insanlar? olaylar? şeyler? Onların hiç mi suçu yok? Hep mi hep ben büyütüyorum her şeyi? Maalesef bunun yanıtını; hangi durumda haklı, hangi durumda haksız olduğumu bu aşamada bilemiyorum. Bilemiyorum çünkü arınık değilim. Benim kafam güzelken, karşımdaki sarhoş mu, nasıl bileyim?

Bu damlalara dair ne yapabilirim bilmiyorum. İçimi nasıl boşaltabilirim, düşünüyorum. Ama en azından artık düşünüyorum ve teşhisi de koydum diyebilirim. Yine, yeniden, bıkmadan: Maziye dair bir ferahlamaya ihtiyacım var. Evet, daha önce bununla -belki de sayısız kez- barıştım. Lâkin yetmiyor demek ki. Doymuyor canına yandığımın mazisi, elimdekileri zehirlemeyi sürdürüyor. Belki de onunla barışmak yerine ondan tamamen kurtulmanın yolu gerekli artık.

Şöyle tertemiz bir hafıza kaybı, hadi o olmasa da, birazcık bad sektör için neler vermezdim! Defrag tutmaz disklerimi silip atardım, low-level formatlara girişirdim.

* * *

Her şeyin olduğu gibi bunun da tedavisi bende. Daha az öfkelenmek, hatta belki yeniden, pek öfkelenmeyen birisine dönüşmek güzel olabilir. Hayat kalitemi ciddi anlamda etkileyen bu illet, beni yıpratmakla kalmıyor, çevremdekileri de üzüyor. Hakikaten, öfkeyle kalkan zararla oturuyor, zira öfkeyle kalkan insan, ruhunu iskemlede bırakıyor. Ayaktayken ruhsuz olunuyor, ruhsuz olunca da insan olunmuyor.

21 gram için birbirimizi kırıyoruz şurada.

Nihayet-siz bir yazı daha. Ancak bu kez amacı ûlvi. ♣

Just-a-drop-in-the-ocean

Şans Falan.

Bu kadar olayın üzerine ne yazayım, ne diyeyim; bilemiyorum, şans üzerine. Şans dediğin şey zaten son derece sanal. Elle tutamıyorum, gözle göremiyorum; zaman zaman kıçıma giriyor ama o durumda bile delicesine hissedemiyorum. Beş duyuyla algılanamayan şey, var mıdır? Şans, tanrı mıdır?

Onu da bilemiyorum. Ama bu aralar emin olduğum bir şey var: Aşırı şanssızım. Aylardır süren iş arayışım, sonunda -çürük de olsa- meyve vermişti, oysa son birkaç gündür süregelen gelişmeler ışığında net bir şekilde görebiliyoruz: Bu da yalan oldu, dergi kapandı, gemi battı, deprem oldu, vesaire. Bir kez daha işsizim.

Üstelik daha da ciddi bir sıkıntı var; çalıştığım kadarki kısmı da alamama riski altındayım. Ala-mamma-mia!

Bak mesaj veriyorum; insan şansını kendisi yaratır demeye getiriyorum!
Bak mesaj veriyorum; insan şansını kendisi yaratır demeye getiriyorum! Güldürmeyip üstüne bir de düşündürmeyen blog!

Peki. Kişisel problemlerimle kimseyi sıkmak niyetinde değilim; her ne kadar ta en tepede ‘kişisellikte çığır’ gibi bir slogan kullanmış olsam da. Kaldı ki çalışma hayatına ilişkin bu tarz sorunlar, bu ülkenin olmazsa olmazı. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. O yüzden sıradan bir iş için bile ‘aa harikaymış bu lan’ deyip yamanıyoruz hemen.

O yüzden dertlerimi tümevardırmak niyetinde değilim. Ayemnat so speşıl aftır ol. Yine de buradan yola çıkarak anlatmak istediğim başka bir şey var, o da şu başta belirttiğim şanssızlık teması.

[Ah ulan, ah be… Şu kendi halinde blog, bu şans ve şanssızlık temasından ne çekti be arkadaş. WordPress’in dili olsa da konuşsa! O bile illallah ederdi benim saplantı haline getirdiğim konulardan. Gerçi etiketler bu yüzden varlar, değil mi? Merak etmeyin hiçbir yere etiket bulutu koymadım. Ben de merak etmiyorum fazla. Aynaya baktıkça siktiri çekerim kendime.]

Yaklaşık üç senedir -ama 2015’in ikinci çeyreğinden sonrası bunun dışında kalıyor- kendimi çok şanslı sayan birisiydim ben. Hakikaten de öyleydim. Olayları başka şekilde algılayıp başka şekilde yorumlamaya başlayınca, hayatım da ani ve kesin bir biçimde değişmişti. Şaka şaka. Yani, ani ve kesin bir biçimde değişmemişti, aksine yavaşça ve temyiz yolu açık şekilde değişmişti. Ama değişmişti ulan!

Yaptığım seçimler isabetli oldukça şansım arttı, şansım arttıkça da daha doğru seçimler yapmaya devam ettim. Yani bir süre sonra tam anlamıyla, içinden çıkmaya yeltenmeyeceğim bir kısırdöngüye girmiştim. Güzeldi her şey. Yolundaydı.

Evet, eksikler vardı ama -kimin yok ki lan!

İçten içe bu şanslı dönemin sonsuza dek sürmeyeceğini de biliyordum aslında. Hatta uzun süre mutsuz ve umutsuz kalmış insanların daha iyi anlayabileceği gibi; her güzel şeyde bir kötü yan arıyor, herhangi basit bir emare görünce de “hah, işte sonunda bozuluyor şansım,” diye iç burkuyordum. Fakat bir süre sonra bu his bile geçti.

Mutlu mesut yaşadım, -sanal mutlu insanlar gibi- çoğunlukla tükettim. Ta ki bu senenin başına kadar. (Bu “ta ki” kalıbını da hiç sevmiyorum. Nereye koysan eşek organındaki sinek gibi kalıyor.) Önce saçma sapan bir şekilde, bir dostumla kavga ettim; ardından, şu anki temel sorunlarımdan birisi, parasızlık, adeta ucundan baş verdi. Türkiye’ye dönme zamanımın gelip çatmış olması ise (ehm, yurtdışında yaşadım lan ben beş ay, ahaha), elbette her şeye tuz biber ekti. Bende tansiyon var lan belki de; tuz, olmadı işte.

Bununla birlikte dönüşümün hemen akabinde, eksikliklerimden en büyüğü, belki de tek eksikliğim, romantik bir biçimde ortadan kalktı. Ancak sanki o, diğer her şeyin diyetiymişçesine, elimde sadece o kaldı.

Neyse ki o kaldı.

Diyerek bu günlere uzandık. Ve şimdi, tam belki biraz düzelir derken, başta bahsettiğim durum ortaya çıktı. Çıkıyor. Genel olarak 2015 böyle geçiyor. Ama neyse ki o da bitiyor (merak etmeyin, bu şekilde kendimi kandırmaya niyetim yok; tanrının, yılları 365 günlük parçalar biçiminde ayırmadığının bilincindeyim. —Tanrı derken?)

Ben ne anlatıyordum yahu? İçerikten ve amacımdan bir hayli koptum sanırım, bu işleri biraz unutmuşum. Neyse, nereye giderse oraya giderim ben de. Hâlâ okuyor musunuz yahu?

Peki. Şans falan diyordum, evet. Şansın yanardöner bir şey olduğunu biliyorum. İzmir’deki uzun -ve tekdüze- hayatımın da çok kısa bir dönemi şanslı geçti zaten. O yüzden belki de karma bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordur; belki artık İzmir, bitmiştir. Ve belki de içinde bulunduğum şanssızlık aslında benim şansımdır.

Karma is a bitch.

Ya da belki sadece kendimi kandırıyorumdur. Bu çok daha olası lan.

Jason Lee'nin sakallı hali beni andırıyormuş lan.
Jason Lee’nin sakallı hali beni andırıyormuş lan.

Karma dedim ya. Dedim çünkü son birkaç haftadır My Name Is Earl maratonu yapıyorum, tekrardan. Zaten ne zaman ümitsizliğe düşsem açar bakarım ona biraz. Earl Hickey kadar karma takıntım falan yok, zaten inanmıyorum da karmaya; yani düşünsenize, o kadar olaya rağmen adam (lafın gelişi ya) hâlâ Beştepe’de, sarayda oturuyor. Nerede ulan karma!? Yok. Ama Earl’den öğreneceğimiz çok şey var, bu kesin. Mesela çabalamak. Mesela pozitif bakmak. Şansı yaratmak, belki tıpkı benim de yaklaşık üç sene önce yapmaya başladığım gibi. Şans yaratmak. Bu nasıl olur demeyin; ben ne bileyim ulan. Ama bir şekilde, nasıl ortaya çıktığı bilinmeyen bir güç (tanrı değil) çıkarıyor bu şevki bazen… ve bam! Bir de bakmışsın şanslı ve mutlusun. İşte o an çıktığı an, anan bile çağırsa duracaksın. O âna tutunacaksın tamamen, ki bahsettiğim kısırdöngüye girebilesin.

Karma is a funny thing.

Hay küfredeceğim şimdi alıntına.

Neyse. Bu yazıyı hiç sevmedim, başı sonu yok, bilinçakışı tekniğine tecavüz etmişim gibi duruyor buradan bakınca. O yüzden hiç yayınlayasım da yok. Buna karşın tamamlayacağım zira nicedir bir yazıyı tamamlamadım.

Böyle “tamamlayacağım” falan deyince de, bir sonuç paragrafı yazacakmışım gibi oldu; ama hayır. Yazı bitti.

Tamam okumayın artık, vallahi bitti. ♠

Aaa şey bir de, söylemeyi unuttum; blogun tasarımını değiştirdim ben arkadaşlar, ki zaten fark etmişsinizdir. Bir hayli değişti. Benim gibi muhafazakar bir insan için köktenci bir değişim oldu. Ama sevdim ben lan iyi oldu. Tamam şimdi cidden bitti.

Budapeşte – Bir Girizgâh (ya da: Gerçeği Yadsımayı Bırakıp Özlemeyi Kafaya Nasıl Koydum?)

Önümde harita açık duruyor. Kaybolmadım. Özel bir yeri de aramıyorum. Ama haritaya bakmam gerekli yine de, çünkü hatırlamak istiyorum. Daha doğrusu unutmamak. Döneli bugün tam 73 gün oldu. Tam 73 gündür başka bir havayı kokluyorum yani, başka dediğime bakmayın, aslında en tanıdığım, bildiğim hava bu, ama benim için artık başka. Çünkü kendim buradaysam da, bazı organlarım orada kaldı. Kaldı ki iyi ki gittim, korkularıma rağmen gittim, korkularımla birlikte gittim.

“Öyle ya, yolculuğun değerini oluşturan şey korkudur. Yolculuk, benliğimizdeki bir tür iç ‘dekor’u yıkar. Yolculuk bu sığınaktan yoksun bırakır bizi. Sevdiklerimizden, dilimizden uzakta kalınca, tüm desteklerimizden kopup maskelerimizden yoksun kalınca (tramvay saatlerini bilmezsiniz, her şey de böyledir), kendi kendimizin yüzeyindeyizdir tümüyle. Ama bir de, ruhumuzu hasta bulunca, her varlığa, her nesneye, mucize değeri veririz. Düşünmeden dans eden bir kadın, bir perdenin ardından görülen bir masa üstündeki bir şişe: her bir imge bir simge olur.”

Beş aylık uzun ve kalın günlüğüm bu satırlarla açılıyor, Albert Camus’nün sözleriyle. Evet korka korka gittim ben de, korkak birisiyimdir çünkü. Ama korkunun ecele faydası olduğuna inanırım hem de her zaman. Korku sayesinde ihitiyatlı davranırız, korku sayesinde önlem alır, hayatta kalırız. Korku duygusu olmasaydı insan türü, bu kadar uzun zaman hayatta kalamazdı hatta. O yüzden korkarak gittim, korkarak döndüm. Korktuğum kadar yokmuş orası, ama burada hâlâ korkuyorum. Hiç bilmediğiniz bir yere gidebilirsiniz, bu yer yabancı bir ülke de olabilir. Hatta orada uzun süre kalabilirsiniz. Bunlar hayatta var. Ama gittiğiniz yerde birkaç aydan fazla kalır, üstüne bir de oraya alışırsanız, işler biraz yokuşa sürülebilir. Kilit kelime de bu belki: Alışmak. Her şey bunun altından çıkıyor, bütün sorunlar yine burada çözüme ulaşıyor. Ben oraya alıştım, orada olmaya alıştım. Oradaki yalnızlığa, kalabalığa alıştım. Oranın mutsuzluğuna da, sevincine de alıştım. En çok da, burada olmamaya alıştım. Umarım kabuğunu beğenmeyen civciv tadında olmuyordur dediklerim, ya da “abi yurtdışı çok başka yea” sığlığından uzaktayımdır. Hiç istemiyorum çünkü bunu. Şimdi elimden pek bir şey gelmiyor. Önümdeki haritaya bakıp iç çekiyorum. “Keşke” diyorum bol bol ki keşke kelimesinden oldum olası nefret etmişimdir. Ama keşkenin yanında “belki”yi de kullanıyorum bu kez. Belki diyorum, tekrar, yakında. Ya da uzakta. Ama belki. (Evet Cenk Abi, ben hep belki dedim.)

* * *

“Oktogon” diyor önümdeki haritada. Oktogon diye bir yer. Evet isminden de anlaşılabileceği üzere sekizgen bir meydan bu. Bir yanında McDonald’s var mesela, geceleri kafa güzelken alınan çizburgerlerin mekanı. Kertész Utca’da bizim ev. Kertész Utca çok yakın Oktogon’a, yürüyerek 3 dakika. Bunun girişinde işte, sağ taraftaki büyük beyaz apartman, numarası 42-44. Kat 1, aslında 2, ama 1 diye geçiyor. Caddenin sonuna kadar yürürseniz Blaha Lujza meydanına çıkıyorsunuz ki bu iyi bir şey. Oradan Enisler’e ya da Deniseler’e gidebilirsiniz. Kafiye için yazmadım, gerçek. Ayrıca oradan 4-6’ya binerek hemen her yere de ulaşabilirsiniz. Gerçi 4-6 Oktogon’dan da binebilirdiniz, ama olsun, canınız biraz yürümek istedi anlaşılan. Ha yoksa biniş kartınız mı eskidi? Sorun değil, yakalanmazsanız ben de söylemem. Oktogon, Deák Ferenc Tér, Margitsziget, Hösök Tere, Andrassy ve daha nice güzelim yer. Ve daha nice deyişim, bazı yerlerin isimlerini unutmaya başlamış olmamdandır, acı hakikat. Unutmuş da olsam hepsini özledim, hepsine alışmıştım çünkü. Hepsinde yürüdüm, gezdim, bol bol anı bıraktım. Şehrin kolektif hafızasına katkıda bulundum bol bol çünkü ben de diğer herkes gibi unutulmak istemedim. Fotoğraf çektim zaten bol bol, merak etmeyin, hem makineyle hem de beyinle. Ama beynimle çektiklerim nedense daha canlı. Beynimle çektiklerim jpeg değil sanki, gif. Sessiz, kısa ama hareketli, yaşam dolu. Hâlâ aktif minik volkanlar. İstediğimde görüyorum -kulağımda müzik.

* * *

İtiraf etmeliyim ki, bir gezi yazısı yazmak amacıyla başladım buna, Erasmus’ta neler yaşadığımı biraz olsun anlatayım, vesaire. Ama henüz gelememişim o kıvama, gayet anladım. Henüz hiç de nesnel değilim Budapeşte’ye karşı, hâlâ kendisine karşı ciddi duygular besliyorum, aşamadım onu. Bende bıraktığı iz hâlâ sıcak, taptaze; anlaşılıyor ki pek uzaklaşmış olamam! Öyle bir yazı da çıkacak ortaya biliyorum. Ama henüz değil. -miş. ♠ Bdpst

Gaspofobi

İlk kez, elimde olan bir şeyi -ki bu şeyin ismi mutluluk- kaybetmekten o kadar korkuyorum ki. Ellerim titriyor bu tedirginlikten. Her yanım evham sıvısına batmış gibi yapış yapış. Üşürcesine titriyorum ve hatalı davranıyor, saçmalıyorum. Oysa mutluluk insanda stres yapmamalıdır, değil mi?

Demek ki insani özellikleri sergileyemeyen kişi benim burada. Yani olayın mutluluk ile ilgisi yok, benim de mutluluk ile pek ilgim yok. Yok öyle değil anlatamadım. Zaten anlatamıyorum bugünlerde hiçbir şeyi.

Baştan alalım: Mutlulukla ilgim var elbette, mutluyum zira. Ama bünyemdeki mutluluk beni; ceketinin cebinde altınlarla suç oranı çok yüksek bir mahallede gece vakti yürüyen yeni köşeyi dönmüş bir zengin gibi hissettiriyor. Ne nasıl davranılacağını biliyorum, ne de zenginliğimin tadına varabiliyorum. Stresim, gerginliğim büyük.

Sırf bu yüzden belki, istemeden de olsa saçıp duruyorum altınları sağa sola, cebimden düşürüyorum, giderek yine fakirleşiyorum.

Buna çözüm bulmak hangi yolla olur peki? Sokaklarda mı yürümeyeyim? Ceplerimi mi boşaltayım, yoksa halihazırda hiç zengin mi olmayay(d)ım? Stresten kaçmak fakirliğe tekrar razı mı olayım?

Hayır, ama ikisini de aynı anda sağlayabileceğim bir yol elbette vardır. İşte o yolda yürümeliyim, o yolu bulup o yola gitmeliyim, o yol güvenli çünkü. İki yanında da güzel ve nezih binalar var, Ağaçlar var, huzur var.

Ama parayı düzgün kullanmayı da hiç öğrenemedim ki.

Ayrıca bu yazıda ne demek istediğimi ben anlasam yeterdi zaten. Ne dedim? Bilmiyorum, biraz uykuluyum. ♣

Anka Kuşu’nun Düşünmediği Şey

sad_phoenix

Anka Kuşu kadar sevdiğim başka mit yok. Zaten aslında başka da mit bilmiyorum pek. Fantastik edebiyatı bir türlü sevemediğim birçoklarının malumudur. Anka Kuşu’nu ise nedense hep kendime uyarlama eğiliminde oldum. Çünkü hep yeniden başladım ben. Her şeye, her zaman, hatta bu yeni başlangıçların bile zaman aralığı iyice kısaldı, artık her adım yeni bir başlangıca dönüşmeye başladı.

Sonuçta eyvallah ettim bu duruma. Dediğim gibi, Anka Kuşu iyidir. Severim. Güçlüdür, yılmazdır, en önemlisi tecrübeli ve bilgedir. Hatalarından ders alır, tekrar tekrar ölüp dirilse de, aynı yanlışları tekrarlamaz. Ama işte, çok sevgili Zümrüdüanka’nın da hesaba katmadığı bir şey var; bunu da son zamanlarda fark ettim:

Her dirilişte açığa çıkan enerji miktarı. (Sadece fantastiğe karşıyım, bilimselliğe değil.)

Potansiyel enerjinin kinetiğe dönüşümünde açığa çıkan fazla enerji, tıpkı bir kâğıdın yanmasında açığa çıkan karbondioksit gibi, havaya karışıp gidiyor, sevgili Anka. Sen belki bunun farkında bile değilsin, ama her yeniden dirilişin, senden birçok şeyler eksiltiyor. Her doğuşunda eski benliğinden bir şeyler yitiyor. Evet, belki edindiğin tecrübe ile bu eksikliği yamamaya çalışıyorsun güzel kuşum ama, her seferinde biraz daha siliniyorsun. Bunu düşünmemiştin değil mi?

Evet ben de düşünmemiştim. Lâkin yapılabilecek bir şey de yok gibi. Madem ki yeniden başlamalara and içmişiz bir kez, bu dikenleri gerekirse götümüze bile sokacağız, zira eldeki gül bu.

Sonuç mu? Elbette ki sonuç yok. Yaşayıp gidiyorsun işte. Yeniden başladığın her zamanda da, eski eksikliklerini, yeni tecrübeler ve sözümona mutluluklarla tamamlamaya çalışıyorsun. Evet ama niçin?

Ümit için. Çünkü ümit etmek bitmez. ♠

Bu yazıyı tam bir sene önce yazmışım. Değişen bir şey var mı peki? Var. Artık daha da ümit doluyum. Yani, sonuçta yaradılışım böyle, yapacak şey yok.

Ümit bana doğduğum gün eklemlenmiş.

Camide Mastürbasyon Yapmak Caiz midir Hocam?

Mimarın Odası

“Bu suâlin cevabını vermeden evvel, bazı hususlara değinmeği bir borç bilirim sevgili kardeşlerim. İsmine mastürbasyon dediğimiz şey -ki aslında biz onu istimna diye de biliriz, en iyi biz biliriz biz- fazlasıyla tasdik ettiğimiz bir şey değildir. Olamaz. Zira gerek yoktur, neyse ki bizim “4”e kadar hakkımız hep var, oradan mütevellit, böyle sorunları yok sayabilmekteyiz. Ayrıcana, zâtın ruhiyatı açısından da yaralayıcı olan bu davranışa bakışımız hakikati meydânâ çıkarıcı olacaktır.

Hele hele, böylesine self-destructive bir şeyi, üstelik de cami gibi mübarek bir mekânda yapmak, tabiri caizse cami duvarına işemekle eşdeğerdir, kaldı ki nice itoğlu iti benim bizzat değnekle kovalamışlığım vardır vakti zamanında. Sabahına değin hep sidik kokuyordu bir ara avlunun duvar kısmısı…”

şeklinde bir yanıt verirdim başlıktaki soruya, cami imamı olsaydım eğer. Ama değilim.

Bununla beraber, kimin neye inandığını -ya da inanmadığını- umursamayarak söylüyorum; eminim, herkesin bir camisi var. Yani bir kutsal alan, steril, gizli, hiçbir sırrın dışarı çıkmadığı kapalı bir hücre, tamamen güvenli bir ibadethane -ibadetin şekli tamamen kişiye kalmış.

Matrix’te Mimar’ın oturduğu beyaz odaya benzetiyorum bunu bir yönüyle, zaten alt anlamları da örtüşüyor biraz.

* * *

Bir zamandır kendime “psikoloji” adında yeni bir din buldum ben. Aslında halihazırda bilime tapan birisiyken, madem dedim zamanım var ve yaşam notlarım da giderek düzeliyor, bir de yan dal yapayım ilahiyat kısmında. İşte nicedir, değişik bir ibadethanem de var benim, Freud’uma çok şükür. İçinde bir din görevlisi de var, (ismi size ne), bana yol gösteren. Bir nevi tarikat bile denilebilir buna hatta galiba, şimdi fark ettim.

Peki “camideki mastürbasyon” kısmı neye dayanıyor? İki kişi arasındaki bir sohbet (pilavlı değil, biralı) sırasında gelişen bir benzetmeye elbette, hayatımdaki hemen her cümle gibi. “Sohbet” dediğimiz şeyin ayrıntılı tanımını yapma arzusunda değilim, ama yine de bilmeyenler olabilir, kimi insanların neleri bilemiyor olduğunu duysanız gerçek anlamıyla baygınlık bile geçirebilirsiniz, kaldı ki bu blog sınırları dahilinde bir revirimiz de yok, olsun isterdim, ama yok, buna ödenek yok, zaman yok, ve aslında gerek de yok; dolayısıyla herhangi bir okurun bayılmaması en büyük dileklerimden biriyken, bu tanımı yapmadan geçemiyorum: İki veya daha fazla kişinin, sırayla ya da aynı anda birbirleriyle belli bir konu çerçevesinde sözlü iletişime geçmesine, sohbet denir. Muhabbet de benzer yakınlıkta bir ifadedir. İşte dün de, sohbet esnasında gelinen bir konubaşlığı, elimizdeki kutsal alanların tahribi üzerineydi. Ben dedim ki, Elimde olmadan bacaklarına baktım kadının, bir anlık bir dalgınlık, göz kayması, ismine ne dersen de, çok ayıp oldu, zira fark etti, Olsun, dedi, Ne var bunda, hatta bence açıkça söyle, ayıp ya da suç ihtiva eden bir şey değil bu. İşte ben o anda çatlattım son derece fiyakalı benzetmemi, üstelik de karşımdaki kişi son derece inançlı birisiydi, son derece dedim ki, Camide mastürbasyon yapabilir misin sen azizim. Böyle bilimsel ismini zikretmedim tabii, doğrudan sokak ağzıyla dile getirdim, ama şimdi burada tekrarlamaya ne gerek var. Kalakaldı, Anladım, dedi, ardından da, Haklısın.

Haklılık her zaman tartışılan bir şeydir, yine de bu durum özelinde, çok tartışma kaldırır gibi durmuyor. Kutsallaştırdığın bir alanda gündelik hayata ilişkin yapılan şeyler, kutsallığı bozar, normalleşmeye yol açar. Belki bu durum kısa vadede her zaman kötü sonuçlar doğurmaz, ancak uzun süreçte ufak yıpranmalar sonunda duvardaki devasa yarığa dönüşür, ki Freud olsaydı burada şimdi, bu “yarık” lafına da ziyadesiyle takardı. Adamın kafası öyle çalışıyor, yapacak şey yok.

Neyse. Elimizde böyle değerli alanlar varsa eğer, onları yok etmeye hakkımız yok. Böyle bir lüksümüz yok. Bu içeriksel açıdan boş, biçimsel açıdan da son derece özenti ve parlatılmış yazının -eğer varsa bir- anafikri, budur.

Beyaz alanları kirletemezsiniz.

Ağaçları betona dönüştüremezsiniz.

Arkadaşınızla iş yapamazsınız.

Dostunuzla sevişemezsiniz.

Tüm bunlar tecrübeyle sabittir, hiçbirisinin sonu iyi bitmez.

Ve hayır, camide mastürbasyon yapmak caiz değildir güzel kardeşlerim. ♠

Cesaret Toplamak

Bunun aslında ne kadar güzel ve doğru bir metafor olduğunu daha bugün fark ettim.

Çünkü cesaret gerçekten de toplanması gereken bir şey. Çünkü yıllarca sadece yıkılıyor cesaretten ördüğün anıt. Hep parçalanıyor, her kaybedişte, her reddedilişte, her başarısızlıkta, bir kez daha dağılıyor. Üstelik her dağılışta, parçaları biraz daha ufalıyor, hatta sonlara doğru tuz buz oluyor, kuma dönüşüyor.

E yeni olan her şeyde de işte, yine yeniden toplamak gerekiyor bu cesareti. Parça parça, kendi içinde oradan buradan, üst üste yığarak derme çatma bir heykel oluşturmak gerekiyor. Her seferinde yeniden başlıyorsun, mesela bazen haftalarca uğraşıyorsun eserinin tamamlamak için, ama günü gelince, bir tekme ile yine dağıtılıyor.

Evet ama, topla topla, nereye kadar gider ki bu? Sonunda parçalar gözle görülemeyecek kadar küçülünce ne olacak? Nereden toplayacağız kırıntıları?

İşte buradan; korku doğuyor. Çünkü içten içe biliyor insan artık yeni yıkımlara tahammülü olmadığını. Hoyratça atılamıyor hiçbir şeye. Hatta bazen, uzun uğraşlar sonucu topladığı cesareti, bambaşka bir şey için kullanmaya karar veriyor. Çünkü artık cesaret ağacı her zamankinden de kıymetli, yenisini büyütmek her zamankinden de zor, uzun zaman alıyor, yoruyor.

Haliyle, korkuyor insan. Korkuyorum. ♣