İkibinoniki: Naif Bir Almanak

İlki çok beğenildi, çok konuşuldu. Aylarca gündemden düşmedi. Eh biz de haliyle, bir güncelleme yapalım dedik. Yemediniz tabi di mi. Ne yapalım, canınız sağolsun hacılar.

Siz yemeseniz de yazıyorum ben. 2012 dediğin sene neymiş, ne değilmiş. Tabi ki bunlar hep öznel, yani “niçin şu-bu-o değil de o-bu-şu” demezsiniz diye düşünüyorum. Derseniz de canınız sağolsun. Zaten bu bir olaylar almanakı da değil. Tamamen kişisel bir kayıt altına alma girişimi. Her zamanki gibi.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Aslında şimdi düşünüyorum da, (ki bir önceki paragrafla bunun arasında takribi 7 buçuk dakika var) şimdi yine mevzubahis sene içinde okuduklarımı izlediklerimi vesaireyi yazsam, sizi ne ilgilendirecek. Ama bunu düşünür düşünmez de, kendimle çeliştiğimi farkediyorum. Zira yine bir önceki paragrafta daha, ben değil miydim, “işte maksat kayıt olsun, kişisel hep” diyen. Demek ki neymiş, öyle değilmiş. İnsan yazınca kendisini düşünemiyor ki. Hele de bir noktadan sonra. Daha önce, okunmayan yazı aslında hiç varolmamıştır bile demiştim. O halde? Bunları da varolmasınlar diye yazmadığıma göre, kendim için de yazıyor olamam.

Bu blogun bir başka yazısına gelen bir yorum şöyle diyordu: “İnsanın kendisi için yazdığı tek şey alışveriş listesidir.” Şimdi düşününce, kim olduğunu bilmediğim yorum sahibinin ne denli haklı olduğunu farkediyorum. Hatta görüyor ve artırıyorum: Alışveriş listesi bile bazen, başkaları okusun diye yazılıyor.

—Bambaşka bir yazının konusu—

Neyse. Biz devam edelim. Ben yine de gelenekten şaşmayayım, ki gelenek gelenek olsun. Kitap film müzik olay derken bir yazının daha sonuna gelir, yayında ve yapımda emeği geçen tüm arkadaşlara (kendime) teşekkürleri ederiz nasılsa.

2012’de okuduğum en iyi kitaplar

İşte bunlar çok yahu. Bu sene abarttım biraz, ki sanırım tüketiminde aşırı dozu yararlı olan tek şey bu olabilir. Sıkıntı yok yani. Ayrıca hangi birini sayayım bilmiyorum. Dolayısıyla en bayıldıklarımı yazıyorum: Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken (O. Atay), Kâbil, Bütün İsimler, Filin Yolculuğu (Saramago (Evet o ne yazsa bayılırım ben)), Otostopçunun Galaksi Rehberi (D. Adams), Guguk Kuşu (K. Kesey), Dublinliler (Joyce), Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (Stevenson), Knulp (Hesse), New York Üçlemesi (Auster) ve tabi ki Yaşama Uğraşı (Pavese).

Bu aşamada bunların hiçbirine blog içinden link veremediğimi görerek, eskiye nazaran ne kadar az yazdığımı da farkediyorum. Al sana 2012. Peh! (Bir tek Yedinci Gün‘ü yazmışım niyeyse, ona da bayılmamıştım. Hayat işte.)

2012’de izlediğim en iyi filmler

Bu yıl gösterime giren filmlerden izlediklerim arasında “eh” dediğim olmadı galiba. Ya çok sevdim, ya uyuz oldum. Mesela Prometheus‘a uyuz oldum. Dark Knight Rises‘a iyice uyuz oldum. Demirkubuz’un Yeraltı‘sını, Beasts of the Southern Wild‘ı, ve Moonrise Kingdom‘ı çok sevdim. Bu yazı yayınlanmadan hemen önce izlediğim Amour ise bambaşkaydı. Cloud Atlas fena değildi. Eh demişim bak yine de.

Mr. Nobody

Ama bu yıla ait olmayan harika filmler izledim ki, en başta da Mr. Nobody gelir. Hayatımı, hayata bakışımı ciddi anlamda etkileyen bir film oldu, hatta kendisiyle ilgili kapsamlı bir şeyler yazmak isteyip isteyip yazamadım bir türlü. Ayrıca bu filmden çok insanın nefret ettiğini öğrendiğimde daha da sevindim, bana ait bir şey gibi. Tabii yine Woody Allen’dan birkaç tane çaktım, Manhattan Murder Mystery, Love and Death, Play it Again, Sam, Stardust Memories gibi güzellikler vardı orada da. (Ama To Rome with Love‘ı izleyemedim bir türlü. Zaten aman aman değil sanırım.) Tree of Life‘ı tam çok beğeniyordum ki, en sonuna uyuz oldum. Ama Badlands müthişti. Cronenberg’in The Fly‘ı da harikuladeydi. Rise of the Planet of the Apes, ilk filmin cesaretinin yanına bile yaklaşamamıştı, tabi ki. We Need to Talk About Kevin gibi çarpıcı film, Gus van Sant’ın Elephant’ından beri izlememiştim. (Tilda Swinton!)

Az sanıyordum da, az değilmiş ya. Daha saymadığım var bir sürü. Az mı yoksa? Aman neyse.

2012’de dinlediğim en iyi müzikler

Tabi ki yine çok az müzik dinledim. Ben hiç müzik dinlemiyorum ya. Valla. İşte üç-beş kişi vardı dinlediğim, aynı onlar devam etti. Ha bir de Cenk Taner konserine gittim, ki o da on numara bir hareketti.

2012’nin en akılda kalıcı olayları

Açıkçası, ilk altı ayı anımsamakta güçlük çekiyorum. Zira o sıralar ben kendimde bile değildim. Zaten sanki o sıralarda pek bir şey de olmadı gibi? Öyle mi ki? Valla bilmiyom. Ama yazdan sonrası daha net bak, misal, bir Avrupa Şampiyonası, Danny Boyle’ın muhteşem düzenlediği bir açılışa sahip olan bir olimpiyat, hepsinden önemlisi Yıldırım Demirören’in defolduğu, FEDA diyen bir Beşiktaşlı bir sportif dönem var. VAR. (Beşiktaş ne güzel değil mi bu aralar, gelsenize.) Vallahi başka ne oldu bilmiyorum.

Bizim hayatımız FEDA be Beşiktaşım.

Politik olarak yine birçok bok yendi ülkede, ama o kadar kanıksadık ki akılalmaz manyaklıkları bile. Sivrilemiyorlar. Tüm olaylar sivri. Arada kalanlar daha akılda kalıcı artık.

Gerçekten 2012’de pek bir şey olmadı sanki ya. Garip lan. Fakat şöyle bir şey oldu. 2012’de birçok güzel insan öldü. Her sene ölüyor birileri ama, 2012’de çok öldü. Bak:

Neşet Ertaş, Erol Günaydın, Metin Erksan, Müşfik Kenter, Meral Okay, Ayten Alpman, Ekrem Bora, Baykal Kent, Erdoğan Arıca, Orhan Boran, Berkant, Cemil Özeren, Neşet Ertaş.

2012’nin en benleri

Bir de iyice kişisel. Şeyler. Aslında klasik. İşe girdim, işe gittim. Eve geldim, çişe gittim. Sevdim, sevilmedim. (Banko.) Seveni sevemedim. (Sürpriz.) Ama canımdan bezmedim artık. Alıştım. Yaşıyorum gidiyor. Güzel bence böyle. Eskiden yakınmadan durmayan biriyken, dert anlatanlardan kaçar-tiksinir oldum. İnsan değişiyor. (Ama aslında hiç de değişmiyor. Bu denklemi çözüyorum bu aralar.)

Daha ne diyeyim bilmiyorum. 2012 bence iyi bir yıl değildi. (Klişe.) Ama buna rağmen, iyi olmadığını bile bile, sevdim ben. (Ana!?) Gerçekten. Çünkü iyi olmayan şeyler de olduğunu öğreniyorum artık hayatta, daha da önemlisi, iyi olmayan şeylerle birlikte gayet birarada yaşanabileceğini anlıyorum. Dolayısıyla, yakınmıyor, sürekli ama sürekli önümdeki maçlara bakıyorum. Bu iyi. Herkes için.

Hayatımda en az bir kez sarıldığım herkesin yeni yılını kutlarım. ♠

Reklamlar

Bu Bir Futbol Yazısı Değil.

Futbolda takım tutmak konusunda iki öngörü vardır derler; kimler derler, orası meçhul, ama işte, ben diyorum en nihayetinde şu anda; ya başlangıçta, karakterine uygun bir takımı seçersin, ya da tabula rasa şeklinde başlayıp işe, zamanla tuttuğun takımın karakterine girersin. Budur. Bu, ayrıca salt takım tutmak değil, yaşarken karşılaştığın her şeyde böyledir, yaşadığın şehirlerde, sevdiğin insanlarda, izlediğin filmlerde, yediğin yemeklerde. Her şeyde.

Benim Beşiktaşlı olmam ise, hangi yol aracılığıyla gerçekleşti, gerçekten bilmiyorum. Çünkü ikisi de mümkün görünüyor. Ama bu noktada, yazıyı daha ilerletmeden önce, Beşiktaşlı olmanın nasıl bir hissiyata sebebiyet verdiğini açmalıyım biraz.

Kaybetmektir Beşiktaşlı olmak. Aslında bu bile yeter sözkonusu tanımlama için. Hep üçüncü olmaktır. Hatta zaman zaman büyüklüğünüzden bile şüphe etmektir. Gerekli ilgiyi görememektir ama, zaten görmeyi de istememektir biraz. Sükse peşinde koşmamaktır. İyi insan olmaktır Beşiktaşlı olmak. Kötülük yaparak kazanmaktansa, iyi, naif olarak kaybetmeyi istemektir.

Bunu izleyince ağlamaktır:

 

Çok insanla karşılaştım, “Beşiktaşlılar güzel insanlar oluyor ya” diyen. Öyleler. Kendim öyleyim diye demiyorum, hatta belki değilim bile. Ama Beşiktaşlılar öyle işte. Güzel insanlar. Güzel insanlar ise, ekseriyetle güzel olur. Çünkü belki de, ne varsa düşenlerde var, -varmış meğer.

Ama bilen bilir. Beşiktaş kanseri isminde bir mefhum vardır, Beşiktaşlılar’ın hayatında. Tam anlamıyla kanserdir, ne kesip atılabilir, ne de rahatça nefes alınabilir. Herhangi bir Beşiktaş maçını izleyen insan rahatlıkla gözlemleyebilir bunu: Genellikle 90 dakikaların sonunda nükseder bu pis hastalık, adamı kanırtır da kanırtır. Ne Avrupa maçları, kazanılmış diye sevinildikten sonra kaybedilmiştir; ne puanlar gitmiş, ne şampiyonluklar kaçmıştır o ikinci devrelerde. Oysa “beş dakkada Beşiktaş” diye de bir tabir vardır hayatımızda, ama elbette o durumu çok daha az yaşarız.

* * *

Dedim ya, karakterlerimize işler, tuttuğumuz takımın öz karakteri. Misal ben kolay kolay sevinemem. Sevincimin kursağımda kalacağını bilirim. Çünkü Beşiktaş’ın attığı her golde de, önce bir dururum mesela, yan hakeme bir bakarım, ofsayt bayrağını gururla sallıyor mu diye. Ekseriyetle de, öyle olur, gerek maçlarda, gerek hayatımda. Son anda gerçekleşen şanssızlıklar yüzünden kaybettiğim maç sayısının haddi hesabı yoktur zira, gerek kendi hatalarımdan, gerekse hakemin cibilliyetsizliğinden olsun, ne puanlar yitirmişimdir. Gerçi üç puanlı sistemde hiç belli olmaz bunlar ya, neyse.

* * *

Ama karakter, değişebilir mi ki. Takımın karakteri. Ya da insanın karakteri. Değişmeyen tek şeyin ne olduğunu ben de biliyorum, ama benim yıkandığım nehirler genelde aynı nehirlerdir, bir de bu var işte. Döngü kırmak ne zordur zira. Yaşadıklarımıza uzaktan, belli kesitler halinde bakıldığında, ortaya fraktallerden başka bir şey çıkmaz.

Yine de, maç 90 dakikadır. Hatta o maç bitse de, lig, uzun bir maratondur. Hatta ve hatta o yıl orta sıralarda kalmışsak dahi, belki de birkaç sene sonrasının takımını, iskeletini oluşturuyoruzdur. Yani bir cephe düşünce savaş kaybedilmiyordur hakikatten de.

Ben bunu bugün gördüm. Yani, bugün değilse de, birkaç gün önce.

* * *

1 Aralık 2011 Maccabi Tel Aviv – Beşiktaş maçı‘ndan söz ediyorum. Avrupa Ligi’ndeki önemli sınavımızdan. Beşiktaş kanserinin en güzel örneklerinden birini yaşadığımız karşılaşma. 2-0’lık bir üstünlüğe ve -nispeten- rahat bir oyuna rağmen, 2-2’ye gelen skor, yine yüksek gerilimli son anlar. Tipik kanserin semptomları bunlar hep, ve genelde de, sonunda hastayı kaybederiz.

Ancak o gece başka bir şey oldu. 90+3’te, yani -hayatımızda da- uzatmaları oynadığımız o anlarda, biz bir gol attık. Biz galip geldik. Bu bize yakışmazdı, olmazdı. Ama oldu. İstedik ve oldu. Eskiden isteyince de olmazdı. Ama bu kez oldu.

Kazandık. Kaybetmemiz gerekirken kazandık.

* * *

Şimdi, şöyle bir şey var. Bu futbol maçı -ki futbolun asla sadece futbol olmadığını söylemekten herkeslerin dilinde tüy bitti, ayrıca “dilinde tüy bitmek” de tam anlaşılan bir tabir değil, dilde güya olan tüyler döküldü, bitti anlamında mı, yoksa dilde tüyler mi yetişmeye, bitmeye başladı manasında mı, buna bir çözüm bulunmalı, kelime üretmekle kafayı bozmuş TDK’yı göreve çağırıyorum, azıcık gerçek iş yapsınlar- beni derin düşüncelere sürükledi, görüldüğü üzre. “Acaba” dedim, kendi kendime, hatta vapurdaydım o sırada, “ümitsizlik bir nihai sonuç değil midir. Acaba hayal kırıklığı riskini bertaraf etmek suretiyle, abartmadan, bazen bazı şeyler ümit edilebilir mi.”

Nicedir, Nietzsche‘dir, üstüne düşündüğüm ümitsizlik doktoru. Ve evet, sırf kelime oyunu yapmak için yazdım bu cümleyi, ama bu bile, adamın haklı olduğu gerçeğini değiştirmez: Ümit etmemek, tamamen ondan kurtulmak, acılara son verici bir yol olabilir. Lâkin, acılara son vermek mi olmalıdır yaşamın özü, yoksa hattızatında acılar iyi midir. Ümit ederek bir yerlere varılmaz belki evet, ama bir şekilde bizi aktif de tutar sanki. Tekdüzelikten kurtarır.

* * *

Bu ve bunun gibi düşünceleri düşünmeyi sürdürmek mümkün tabi de, bu da bir yerlere varmaz. Çünkü hangi tarafta olunursa olunsun, netice aynı oluyor. Sadece gidilen yollar farklı.

Evet, bu bir futbol yazısı değil, elbette değil. Ama başka bir şey üzerine yazılmadığı da kesin. Her şey gibi bu da havada kalmış, tarih atlası olmadan öğrenilen tarih dersleri gibi. Hep öyle her şey.

O yüzden şimdi burada da bağlayıcı, işin özünü çıkarıcı ve mümkünse ders verici bir sonuç bölümü yazamam. İstesem de yazamam, demek ki ayrıca istemiyorum da. Kim, neyin finalini biliyor ki, ben bir final yazayım.

Yani, kısacası, hatta hülasa; böyleyken böyle. ♣

Chiqué*

Rivayet olunuyor ki, bu hafta bir karar çıkacakmış artık federasyondan.

Futbolda şike soruşturması kapsamında geçen günlerin tadı yoktu, hiç hem de. Şimdi şu sıralar akşamki karşılaşmayı düşünüyor, takımımızın artık form tutması gerektiğini falan konuşuyor olmalıydık. Ama olamadık tabi ki.

Madem futbolla ilgili tek şey şike, biz de ondan bahsedelim o halde, hem de nihayet.

Yahu ya da sizi ve kendimi kandırmayayım; hiçbir şey söyleyesim yok bu konuda. Hatta söylemek istesem de, söyleyebilecek bir sözüm yok, hiçbir şey bilmiyoruz ki zaten hiçbirimiz. Şimdiye kadar söylenen her şey de, bu bakımdan, geyik muhabbeti aslında. Bu.

Söyleyebileceğim tek şey, federasyonun müstakbel kararıyla ilgili olacak.

Medyada yavaştan konuşulmaya başlayan şey, herhangi bir düşürmenin yapılmayacağı yönünde. Ama aynı dedikodular şunu da kapsıyor ki, orası ilginç: Düşürme olmadan puan silme gerçekleştirilecek. Bunun anlamı şu: Ortada suç var.

Ortada suç olması demek gayet ciddi ve net bir durum. Ama; federasyonun sözü geçen şekilde, düşürme olmadan sadece puan silme yoluna gitmesi halinde cümbüş başlar. Çünkü bu da, net bir hukuksuzluk olur.

Bakın Futbol Disiplin Talimatnamesi bu konuda ne diyor:

MADDE 55 – MÜSABAKA SONUCUNU ETKİLEME
1. Müsabakanın sonucunu hukuka veya spor ahlakına aykırı şekilde etkilemek veya buna teşebbüs etmek yasaktır. Bir futbolcuya veya kulübe teşvik pirimi verilmesi de bu kapsamdadır.
2. Bu hükmü ihlal eden kişiler, bir yıldan üç yıla kadar müsabakalardan men veya hak mahrumiyeti cezasıyla; kulüpler ise küme düşürme cezasıyla cezalandırılır. İhlalin ağırlığına göre küme düşürme cezasına ek olarak puan indirme cezası da verilebilir.
3. İhlalde sorumluluğu bulunan kişi veya kulüplere ayrıca para cezası verilir.
4. Anılan yasağın hakemler tarafından ihlali halinde sürekli hak mahrumiyeti cezası verilir.

Yani talimatname açık. Kafa karıştıran husus ise şurada, bu soruşturmayı federasyon kendisi açmadı, malumane, cumhuriyet savcısının emriyle başladı her şey. Dolayısıyla federasyonun elinde “bizdeki deliller yeterli olmadığından bir karar veremeyiz” deme kozu var. Ama medyada bahsedildiği gibi yalnızca puan silmek, mümkün değil. Puan silindiği an ceza kesinleşmiş demektir, bunun da cezası net. Küme düşmek.

O yüzden, iki karardan başkası açıklanırsa, yani ya “hiçbir şey yok” ya da “suç var, küme düşürülecek” denmez de başka şeyler gevelenirse, tam anlamıyla bir muz cumhuriyetinde yaşıyor olduğumuz kanıtlanacak.

Tabi federasyon kolaya kaçıp “yeterli kanıt yok, normal şekilde devam edilecek” deyip günü kurtarma derdine düşerse, akabinde de savcılığın soruşturması suçların kesinleşmesi şeklinde tezahür ederse, iş daha da bombok olacaktır. O yüzden bu riske gireceklerinden emin değilim.

Sonuç olarak, aslında çıkacak, daha doğrusu çıkması neredeyse şart olan karar belli gibi. Ama burası Türkiye ve tabii ki her şey olabilir. Her karar çıkabilir. Ben de ziyadesiyle de merak ediyorum.

Ama her şeyin ötesinde, benim olmasa bile milyonlarca insanın yegâne eğlence kaynağı olan şu garibim spora da pislik karıştı ya, ya da en azından karışayazdı ya, ne desek boş. İnsanın hiçbir şeye güvenesi gelmiyor. ♣

– – –

Not: Futbol Disiplin Talimatnamesi’nin tam metnini buradan indirebilirsiniz.

Not 2: * Chiqué, Fransızca’dan dilimize şike olarak girmiş, kelime anlamı ise “dalavere, kandırmaca” demekmiş. (Bkz: Nişanyan Sözlük)

Başladığı Gibi Bitsin!

Oysa her şey ne güzel başlamıştı.

Sezonun ilk karşılaşmasını, canlı canlı izleme fırsatım vardı. Uzun yıllar sonra Süper Lig’e çıkan bir İzmir takımının, Bucaspor’un evindeydik, önümüzde Guti, Quaresma.. Sonuç da fena sayılmazdı. 1-0 olmuştu, bizim olmuştu. Üstelik gol de, yerine sezon başı bir türlü forvet bulunamayan emektar Bobo’dan gelmişti, hem de Gutimizin asistiyle.

Kısacası, güzel bir başlangıç idi bu seneki öyküye. Sonradan neler oldu, nasıl ve neden oldu, uzun mesele. Lâkin oldu. Üzüldük toptan, dalga geçildik, ama yine de sevgimizi kaybetmedik.

Evet çok klasik ama, bir Beşiktaşlı için doğrudur: Biz Beşiktaş’ı başarılı olsun diye sevmedik.

– – –

Bu akşam ise, uzun zamandır tek hedef haline gelmiş bir karşılaşma var; Türkiye Kupası finali. Rakibimiz, aynı zamanda belalımız, İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Amaç zaten belli, sıkıntılarla dolu bu sezonu teselli edebilmek.

Hiç olmazsa, başladığı gibi bitsin, güzel, keyifli, umut dolu. Aradakileri unutuverelim. ♦

Taraftarlık Nasıl Bir Şey?

Futbol duygularla oynanır. İşte bunu hatırlatmak gerek bazı insanlara.

İnternette çeşitli mecralarda okuduğum yorumlar genelde iki çeşit, bu akşamki Dinamo Kiev maçı ile ilgili. Beşiktaşlı olanlar -haliyle- ümitli, mucize olduğunu bile bile mucize olsun diye ümit ediyorlar. Diğer takım taraftarları ise genelde olumsuz. Bunu anlarım da, şunu anlayamam: Ümit edenleri eleştirmek.

Arkadaşlarım, size taraftarlığın nasıl bir şey olduğunu öğretmek mi gerekiyor yeniden? Taraftar, ümit eder. En olumsuz anda bile, mesela, takımı 90’da 2-0 yenikken bile 1 puanı hayal edendir. Yani bu akşam için de, Beşiktaşlı taraftarın bunu istemesi kadar doğal bir şey yoktur.

Ha Beşiktaş’ın yenilmesini istemelerinde ise hiçbir sorun yok, hatta böyle de olmalı. Ülke puanı falan önemli tabi ama, ben de başka takımların Avrupa veya Türkiye’de herhangi bir başarısını istemem. Ama ümit edenlerle de dalga geçmem.

Çünkü taraftarlık bunu gerektirir. ♦

Fantezi Beşiktaş

Düşündüm, (Tosun Paşa gibi hamamda kafama tası yemek de var, ‘Sen düşünemezsin!’ lafını duyarak tabi) Beşiktaş’ın sezon sonu planını çıkarttım. Yapacak iş olmayınca..

Kale

Şimdi efendim, ilk olarak kaleden başlayalım. Elimizde Cenk Gönen gibi müthiş bir yetenek var, birinci kalecimiz o olmalı. Zaten şimdi de o. Rüştü Reçber için bir yıl daha verilebilir. Hakan Arıkan ise çok belli ki, yolcudur. Yıllardır kendisine yeterince şans verildi, genç de değil.. Üçüncü bir kaleci altyapıdan rahatlıkla çıkarılabilir. Sorun yok.

Savunma

Tahminim en sıkıntılı bölge, defans. Elimizdekiler çok parlak değil. Elimdeki sanal yetkiye dayanarak da, şunları yapıyorum ben. İlk olarak Matteo Ferrari, Tomas Sivok  ve Erhan Güven‘i takımdan gönderiyorum. Sanırım üzerinde tartışılacak isim Sivok olur. Sivok bence bu kadroya yeterli bir yabancı değil. Elde ise İsmail Köybaşı ve Rıdvan Şimşek kalıyor. Rıdvan mutlaka kazanılmalı ve sağ bekte yerleşmeli. Köybaşı zaten oynayacak.

En önemlisi, Ersan Adem Gülüm‘ün bonservisinin alınması olacaktır. Ersan, son yıllarda gördüğüm en iyi Türk stoper. Fiziği, hızı, oyun bilgisi, top tekniği, topu oyuna sokuşu, ileri çıkışları ve daha birçok özelliği ile, gerçekten Avrupa çapında bir oyuncu. Net. Birinci stoperimiz olmalı. Tabii bir stoper daha gerekli, o noktada da, takımın diğer yabancıları ayarında, Avrupa’da tecrübeli, kariyerli, mümkünse Latin Amerikalı bir stoper şart. Defansı toparlayacak birisi. Sağ bek yedeği yine Ekrem Dağ olabilir, sol beke ve stopere de yedek şart. Ama altyapı da bunun için var.

Orta Saha

Orta saha aslında Beşiktaş’ın en iyi bölgelerinden. Kağıt üstünde. Yine de bakınca, burada elden çıkarmak isteyeceğim kimse olamaz. Mehmet Aurelio, kesinlikle yedekte beklemeli. İyi ve yerli bir yedektir kendisi. Necip Uysal ve Fabian Ernst mutlaka oynamalı, bu ikili birbirine alıştırılmalı. Önlerindeki Guti, takımın zaten lideri, fiziği elverdikçe takımda kalmalı. Sağda ve solda Simao Sabrosa ve Ricardo Quaresma zaten bakidir. Yine de, yerli kanat yedekleri gerekiyor takıma, belki Nihat Kahveci sağda iş yapabilir, ama çok zor.. Zaten kendisi Beşiktaş’ın çocuğukontenjanında oynuyor. Ama göndermek olmaz, bir başka vefasızlık fazla gelir artık.

Tabii elde Ernst, Necip ve Onur Bayramoğlu gibi yetenekler varken, bir de Manuel Fernandes kenarda beklerken, orta saha mevkii için fazla endişelenmiyorum. Ama illa ki biri daha istenirse, bir genç yerli orta saha da kazanılabilir, oyunu iki yönlü oynayan. Benim adayım Gaziantepli Murat Ceylan.Yabancı kontenjanında sıkıntı olursa, Roberto Hilbert gönderilebilir.

Forvet

Forvet kısmı, yine kağıt üstünde etkili görünüyor. Aslında gerçekten de fena değil. Önce, Bobo, takımda kalmalı. Bu net. Daha iyisini bulana kadar en iyisi o çünkü. Yıllardır Beşiktaş’ta, takımı seviyor, küsmediği zamanlarda kalpten oynuyor. Hugo Almeida‘yı da aldık zaten, pivot santrfora gerek yok başka. Yani nedir, evet. Nobre, yolcu. Artık yeter.

Elbette iki forvetle sıkıntı yaşanır. Üstelik de yerli golcü yok. Yani en az bir, ama mümkünse iki yerli forvetle bu iş çözülebilir. Birisi için, her fırsatta Beşiktaşlı olduğu vurgulanan, yine Gaziantep’in yeni starı Cenk Tosun birinci aday gibi geliyor. Diğeri için de tekrar altyapıya bakılmalı.

Teknik Kadro

Şimdi efendim, bu kadar -bence- iyi bir yapılanmadan sonra, en önemli kısım kalıyor tabii ki. Teknik adam.. Bernd Schuster‘i, en başından bugüne kadar savunmuş birisi olarak diyorum ki, her zaman “gerekli” dediğimiz istikrarı, onunla sağlamayalım. Üzgünüm. Mentalitesi iyi, bir sistemi var, amacı var evet, ama çok yanlış tercihleri ve keçi gibi bir inadı var. Büyük insanlar, hatalarını kabul edenlerdir, o etmiyor. Yani, güle güle Schuster.Yerine ise gelecek olan kişi bence mutlaka yerli olmalı. Yeniden oyuncuları, ligi, ülkeyi tanıma süreci yaşanmamalı. Üstelik de ligdeki yerlilerin başarısı ortada. İlk 5 takıma ve oynadıkları güzel futbola bakmak yeterli.Yerli birisini bulmak ise zor cidden, ama benim yine bir adayım var. Yıllardır vefakarca ve cefakarca, istikrarlı bir biçimde iyi futbol oynatan, yine bir amacı olan, üstelik de ne yaptığını, niçin yaptığını bilen birisi var bu ligde. Abdullah Avcı. Elindeki sınırlı kadroyla neler yaptığını biliyoruz. Bence, kendisi çok başarılı olur. Şans verilmeli. Ama tabi verilmeyecek.

Sonuç

Kısaca toparlamak gerekirse, fazla revizyona gerek kalmadan takım düzlüğe çıkabilir. Gönderilecekleri şöyle özetleyebiliriz:

Hakan Arıkan

Matteo Ferrari

Tomas Sivok

Erhan Güven

Roberto Hilbert (?)

Mert Nobre

Gelecek oyuncular:

Genç bir üçüncü kaleci

Birinci sınıf yabancı bir stoper

İki adet yerli stoper

Yerli bekler

Çift yönlü bir yerli orta saha

Yerli genç kanat yedekleri

Yerli iki forvet.

Teknik direktör.

Aslında gelecekler de varmış bayağı. Ama iskelet korunuyor neticede ve Beşiktaş’ın ihtiyacı olan yerli kalitesinin artırımı gerçekleşiyor.Günler neler gösterecek, onu bilemiyoruz elbette.. ♦

– – –

Bu yazıyı, 20 Şubat 2011 Beşiktaş – Fenerbahçe Derbisi‘nden hemen önce yazmıştım. Bilerek de bekledim yayınlamak için, ve yukarıdaki satırlara hiç dokunmadım.Schuster diyor ki maçtan sonra, “radikal kararlar alacağız..” Sanırım alacağı en radikal ve olumlu karar istifası olacaktır, ama tabii etmeyecek. Vallahi futboldan soğudum..Bir de bu maçtan sonra Ekrem Dağ ile ilgili düşüncelerim biraz değişti. Ekrem’in de biletini kestim. Keserim, acımam.

Bir de şu var ki, İnönü’de son iki maçta 8 gol yemek. Oyyhh.

Uzaktaki O Kuyruklu Şey

26 yaşındayım. Yani 1984 yılına tekabül eder varoluşum. Varoluşçu bir felsefeye sahip değilim belki ama, birçok şeyleri de hatırlarım.

Beşiktaşlılığım, babadan gelir. Tipik bir Beşiktaşlı babadır zaten babam da, sessiz sakin, çoğu zaman yenilgiyi kanıksayan, eskiden mevcut olan orta direk denilen sınıfa dahil. Bana da o kadar kanıksamıştı ki bu yenik olma duygusu; hem hayatta, hem futbolda birçok yaştaş Beşiktaşlı gibi, elimizde kalan tek şeye sıkı sıkıya bağlandım. Bizi biz yapan, diğer kulüplerden ayıran -gerçekten ayıran- duruşumuza, efendiliğimize, güzel değerlerimize. Mutluydum da. Hatta o kadar ki, diğer bütün kulüpler ve taraftarı da Beşiktaş’a saygı duyar, bize ona göre davranırlar, tüm o hengameden ayrı tutarlardı.

Kimler yoktu ki o dönemde.. En başta, büyük başkan, değerlerin insanı Süleyman Seba.. 6 yıllık istikrar abidesi Gordon Milne. Gökhan Keskin, Rıza Çalımbay, Mehmet Özdilek, Beşiktaş’ta her daim en az bir kişilik yere sahip “haylaz çocuk” kontenjanını o dönem dolduran Sergen Yalçın, ve tabii ki Metin-Ali-Feyyaz üçlüsü. Şerefli üçüncülükler, ama çoğu zaman mutlu bir taraftar.

Sonra bir şeyler değişmeye başladı. Hollywood filmlerindeki, büyük holdingleri yöneten emektar başkanların işi oğullarına bırakmasından sonra, hırslı oğulların büyümek kaygısıyla sağa sola saldırıp babalarının değerlerine ters düşmesi klişesi gibi; Seba’dan sonra gelen başkanlar da aynı kaygıyı güttü. “Büyümek..” “Dünya kulübü olmak..” O ne demekse.. İşin doğrusu şuydu; artık her şeyde “üçüncü” olmayı kompleks haline getirmiş bir kuşak geldi, işin kötüsü, taraftarı da buna inandırdı.

Bir sonraki bir dönemi zaten hepimiz çok net hatırlıyoruz.. Harcanan -aslında israf edilen- büyük paralar, büyük diye yutturulan hocalar, oyuncular.. Daha yakın gelecekte ise, gerçekten büyük denilecek isimler, daha da büyük paralar.. “Küresel futbol”un tüm gereklerini yerine getiren ulvi yönetim anlayışları. Son dönemde, taraftarın kalbini yeniden çalmak için getirilen Gutiler, Quaresmalar..

Ama sanki, uzaktan bir yerden de kıs kıs gülen de biri vardı bir süredir. Sanki, “tüm bunların bir karşılığı var, fazla sevinmeyin” der gibi bakan, çirkin bir şey.

Onun kimliğini yeni öğrendik.

Meğer Beşiktaş, bu değişim sırasında ruhunu kaybetmiş, daha doğrusu; onu o uzaktaki kuyruklu şeye, şeytana satmış. Çünkü her şeyin bir bedeli varmış. Büyümek, diğerleri gibi olmak için, diğerleri gibi olmak lazımmış.

Üzülmez gibi aykırılıklar, bu sisteme uymazmış.

Üzülmez bu takımın ruhu idi. Beşiktaşlılığa dair elde kalan tek şey. O yenilgilerin, üzüntülerin vicdan bulduğu yerdi, Üzülmez’in hiç üzülmeyen kalbi. Doğruydu, yanlıştı.. Bunları tartışmam manasız, zaten herkes yeterince tartışacak.

Ama bir Beşiktaşlı olarak, üzüntümün haddi hesabı yok. Değerlerimin yitmesi karşısında elimden gelen bir şey hiç yok.

Şimdi elimizde bir tek İnönü Stadı kaldı. Ama duydum ki, şeytan onu da gözüne kestirmiş. Onu da istermiş. Alsın. Onu da alsın. Bana da hatıralarımdaki Beşiktaş kalsın.

Keşke küresel futbol yerine, “romantik futbol” yerleşseydi hayatımıza.. ♦