İki Dünya Savaşıyor, Poul Anderson (Ek: Metis Bilimkurgu)

Metis Bilimkurgu Serisi‘nin bir kitabı bu, mevzubahis olan. O yüzden acaba diyorum, önce şu Metis Bilimkurgu’dan mı söz etsem. Evet etsem. Ki gerçi birçoklarınız da biliyor.

Metis Bilimkurgu

Metis Yayınları, ki kendilerini genel itibariyle severiz; Bülent Somay önderliğinde, 90’lı yıllarda bir seri yapmış. Adını da Metis Bilimkurgu koymuş. Mottosunu da “iyi bilimkurgu, iyi edebiyattır” olarak belirlemiş. Çok da iyi etmiş. İşte bu seri dahilinde, 33 kitap yayınlanmış. İçinde Philip K. Dick ve Ursula K. Le Guin‘in de eserleri var. Harika bir seri. Tasarımlarından çevirilerine, her şeyleri çok iyi. Bazı kitaplar vasat elbette, ama çoğusu çok güzel. Üstelik çoğusu da, bilimkurgu edebiyatının altın çağında, yani 1930-1965 yılları arasında kaleme alındığından, yaşattığı tat çok daha fazla.

Gelgelelim, bu harikulade serideki kitapların tamamının (bu konuda emin değilim gerçi) yalnızca tek baskısı var. Evet. Durum böyle olunca, eski kitap piyasasındaki karaborsasal durumu da düşününce, çoğuna sahip olmak çok zor bir hale geliyor. Ki ben hepsini toparladım. Nihuhuhahahaha!

Neyse. Metis Bilimkurgu’yu hafifçe tanıttıktan, ve daha fazla bilgi için buraya tıklamanız gerektiğini söyledikten sonra, bu seriden bir kitaba geçebiliriz, “İki Dünya Savaşıyor“a. Poul Anderson‘ın 1959 yılında yazdığı, orijinal adı “The War of Two Worlds” olan kitaba.

İki Dünya Savaşıyor, Poul Anderson, Metis Yayınları, 1995.

İncecik bir şey olmasına karşın, son derece doğru ve doyurucu yazılmış olması, beni etkileyen birinci faktör oldu. Kurgusu tatlı, sorunsuz olan kitapta, ufaktan bir polisiye havası da sezilmiyor değil. Aaa durun. Konusunu hiç söylemedim ya la.

Sene 2040 civarı. Dünya-Mars savaşı biteli birkaç sene olmuş, Marslılar Dünya’yı işgal etmiş. Dünya’da hayat bombok. Lâkin, işgal kuvvetlerinin de, Dünyalıların da bilmediği bir şey var. İki gezegeni de deyim yerindeyse fıştıklayanlar, aslında Siriuslular! Bir hiç uğruna savaştırılıp yok olma eşiğine getirilen iki gezegen.

Kitapta elbette yoğun bir 2. Dünya Savaşı sonrası atmosferi var, çok normal olarak. Ajanlar, değişik silahlar, milletlerarası farklar/benzerlikler, ama en çok da savaşın manasızlığına dair söylemler. Oyuna getirilmiş, emir kulu olmuş başkaldıramayan askerler. Hepsi son derece başarılı. Özellikle de sondaki sürpriz. (Gerçi apar topar bitirilmiş gibi de duruyor bu kısım ya, neyse.) Poul Anderson’ın yarattığı gelecek dünyası da hoş. Abartıya kaçmadan, gerçekçi şekilde.

Yani kısacası, her şeyiyle bayıldığım bir eser oldu. Yani Hülasa; adı sanı duyulmamış bilimkurgu eserlerini sevenlerin bence bayılacağı bir roman, İki Dünya Savaşıyor. Okuyun, tabi bulabilirseniz! ♠

En Büyük Yalnızların Gezegeni

Hayır. Dünya’dan bahsetmiyorum. Kaybeden edebiyatını sürdüresim yok. Aslında var. Ama şu an değil.

Hayır. Plüton’dan da bahsetmiyorum. “Ne güzel kardeşimizdin sen Plüton, seni harcadılar, gezegenlikten çıkardılar” geyiği de baydı. Baymadı mı. Adam olsaydı da doğru düzgün bir yörünge tuttursaydı.

Sözünü ettiğim yalnız gezegen, Venüs. Halk arasında Çoban Yıldızı diye de bilinir. Kimilerinizi şaşırtır belki bu. Yani aslında evet, Venüs’ün yalnızlıkla ne ilintisi olabilir ki? Kendi halinde, sıradan bir gezegen işte. Sıralamada da ne ilk ne de son. Öyle normal, düz.

Bilmiyorum. Belki şöyle bir şey: Sabahın pekinde uyanan güzel insanlar; kafalarını gökyüzüne kaldırdıklarında, ki bunu yapmaları gerekir, zira ümitlerimiz düşüncelerimiz hep oradadır; onu görürler. Orada, tek başına durur Venüs. Hiç öteki zırtapozların arasına karışmaz. Hayır yani, tenezzül etmez. Sabah ilk önce o gelir oturur masasının başına. Yemek molalarında yemeğe gitmez, her zaman fazla mesaiye kalır da gıkını çıkarmaz.

Kalenderdir yani Venüs. Yapayalnızdır bir de.

Oysa mesela, tarih boyunca Venüs’ün güzelliğine dem vurmuş hep insanlar. Onun hüznünü, yalnızlığını farketmemişler hiç. Venüs denince tanrıçalar, sanat eserleri, sanat eserleri için ilham kaynakları gelmiş akla. Ama bizatihi bu misyonların bile onu nasıl yalnızlaştırdığını kimse akıl etmemiş.

Bakın bir enteresan not daha. Yine insanlık tarihinde, ya da en azından bu tarihin son kısımlarında, Dünya ötesi bir gezegende yaşama fikri filizlenmeye başladığında, akla yine ilk Venüs gelmiş. Daha bundan 50 kadar yıl önce bazı biliminsanları, Venüs’te canlıların bile yaşayabileceğini öngören fikirlere sahipmiş. Bunda, Venüs ile Dünya’nın, en azından dışarıdan bakılınca, çok benzeşen özellikleri büyük etken. Mesela ikisi de kütle, hacim ve yer çekimi açısından hemen hemen aynılar. Ama işte, gözünü sevdiğim astronomi bilimi gelişti. Gelişti de gerçekler ortaya çıktı:

ABD yapımı Mariner-2 1962’de Venüs’ün yanından geçerek ilk bilgileri gönderdi. Bunların arasında, Venüs’ün son derece sıcak olduğu gerçeği ilk göze çarpan oldu. Venüs’ün öyle kalın ve yoğun; daha da önemlisi büyük oranda karbondioksitten oluşan bir atmosferi vardı ki, içindeki basıncı ve sıcağı hayal etmek bile zordu. Neyse ki Ruslar hayal etmediler, Venera-9 ve Venera-10 ile ölçtüler. Buna göre Venüs’ün ortalama yüzey sıcaklığı 485° C kadardı. Ayrıca basınç, yeryüzünün 90 katıydı. Sürekli yağan asit yağmurları da cabası. Venera-9 ve 10, yüzeydeki yüksek basınç nedeniyle ancak bir saat aktif kalabildi.

Bununla birlikte, Venüs, diğer gezegenlerin aksine, doğudan batıya doğru dönmekteydi. Daha da enteresan olan şey, bu dönüşün yavaşlığıydı; öyle ki, Venüs güneşin etrafında 224,7 Dünya günü sürede dönmekteyken, kendi ekseni çevresinde 243 günde bir turu tamamlamaktaydı. Yani Venüs’te bir gün, bir yıldan daha uzundu.

Yani. Venüs hep yalnızdı. Hep farklı, hep ötekiydi. Hiçbir zaman düzenin adamı olmadı. Lâkin güzelliğiyle insanları büyüledi, bu büyünün sonucunda da başarılı bir biçimde hedef şaşırtarak, ilgi çekmemeyi başardı.

Bugün düşününce, Venüs, ne bir Mars kadar önplanda, ne Jüpiter gibi şaşaalı, ne Satürn gibi afili, ne Merkür gibi ezik, ne Uranüs, Neptün gibi uzak, soğuk. Ne de Dünya gibi yalancı, haysiyetsiz, kişiliksiz. O kadar sıradan ki Venüs. Ve o sıradanlığın içinde o kadar özel ki. Keşfedilmeyi bekleyen muhteşem insanlar gibi özel, güzel.

Ben de onu bu saatten sonra, en büyük yalnızların gezegeni ilan ediyorum, elimde Excalibur, kafamda tac olmamasına karşın.

Siz de bir gün erkenden uyanmak zorunda kalırsanız, kafanızı hemen 45 derece yukarı kaldırın, hani şöyle yüzünüz güneye doğru dönükse, gökkubbenin hafif sol kısmına doğru bakın. O zaten kendini gösterecektir. ♣

Not: Venüs ile kısaladığım bu bilgiler size yetmediyse, önerebileceğim birkaç kaynak var. Birincisi, “Gelişim Genel Kültür Ansiklopedisi“nin (ki bunu çok zor bulursunuz) 5. cildi olan “Bilim ve Evren“dir. Ayrıca Patrick Moore‘un, TÜBİTAK’tan yayınlanmış “Gezegenler Kılavuzu” da işinizi görecektir. Son olarak birkaç internet sayfası da aşağıda mevcut.

Venüs (Wiki)

Soviet Venus Images

Mariner-2 (Wiki)

– Ayrıca bakınız: 6 Haziran 2012’deki Venüs Geçişi.

Venüs’ün, Dünya ile Güneş arasına girmesi sebebiyle gerçekleşen geçiş, Türkiye’den de izlendi. Yani en azından ben izledim. Bir sonraki geçiş tam 105 yıl sonra gerçekleşecek.

 

Liste #1: Türkçe Filmlerdeki En Güzel Şarkılı Türkülü Sahneler

Dün aklıma esti, ama nereden esti bilmiyorum, Balkanlar’dan da esmiş olabilir, zaten oradan gelmeyen yok değil mi Cenk Abi, dedim şunları bir toparlasak ya. Ne kadar güzel sahneler çekmiş yönetmenlerimiz. Ki işleri bu aslında.

Neyse tıraşı keseyim, berber çırağına bağladım yine.

Gönül Yarası:

Efsane bir sahne. O değil de. Dünya’nın burada asıl ağladığı, gerçekleşmeyecek hayalleri, ümit edilemeyecek umutları. Fazla hüzünlü, öyle böyle değil. Ayrıca içindeki siyaset de cabası. Yavuz Turgul, sen çok başkasın.

Her Şey Çok Güzel Olacak:

Yakın dönem Türk sinemasının yüzaklarından birisi olan bu naif filmi izlemeyeniniz varsa hâlâ, çok ayıp evet. Tam olarak filmin sahnesini bulamadım ama bu da idare eder. Mazhar Alanson sayesinde mazhar oluyoruz.

Pazar: Bir Ticaret Masalı:

Tamam, bu filmi bilmiyorsanız o kadar bir şey diyemem, gizli kalmış başyapıtlardan birisidir. Ama tez zamanda izleyip kapitalizm, mülkiyetçilik, pazar ekonomisi vesaire gibi şeyleri mikro alanda bir gözatabilirsiniz. Genco Erkal ve Tayanç Ayaydın‘ın muhteşem oyunculukları da cabası. Ve tabii Dario Moreno.

Arkadaşım Şeytan:

Biraz gerilere gidelim, Atıf Yılmaz‘ın az bilinen en güzel filmlerinin olduğu döneme. Karşımıza yine Mazhar Alanson çıkıyor, ilginç değil mi. Bu filmi de izleyin, derim. Şarkı da güzeldir.

Mavi Boncuk:

Bir efsaneyle daha karşı karşıya olduğumuz için susuyorum.

Polis:

Onur Ünlü‘yü artık bilmeyeniniz yoktur. Ben de hiç bilmezken Polis‘i, sağolsun bir canım arkadaşımın ısrarlı ısrarları sonucu sinemada izlemiştim. Türk sineması adına cesur bir iş. Kesin.

Arabesk:

Yine biraz gerilere dönelim ve her izleyişimizde eğlendiğimiz bir filme bakalım. Efsane bir kadro olsun, şarkıları da Aysel Gürel yapmış olsun. Mesela.

Muhsin Bey:

Bu filmi böyle üç-beş cümlede anlatmak namümkün olduğu için, denemiyorum bile. Yine Yavuz Turgul, yine bir kaybedenin öyküsü. (Anlattım lan biraz.)

Neredesin Firuze:

Şüphesiz ki çok başarılı bir film değildi bu. Lâkin şu sahne, her izleyişte yüzü gülümseten, Haluk Bilginer‘i bir daha sevdirendir. (Orhan Gencebay‘a da selam ederim.)

Mavi Boncuk:

Evet, yine, ve finalde. Nasıl bir film bu tanrım. Nasıl bir ekip, nasıl, nasıl. Şu sahnedeki hüzne ve sevince bak, aynı anda.

Bunlar da cabası:

Esgeçemeyeceğim başka güzellikler; sırasıyla şöyle: Duvara Karşı, Tosun Paşa, Salkım Hanım’ın Taneleri, Darıldın mı Cicim Bana, Baba Bizi Eversene, Dönüş.

Sanıyorum tam bir “pazar günü girdisi” oldu. Yazı diyemiyorum, yazıdan çok müzik var zira, ki amaçladığımız da buydu. ♣

İkibinonbir: Naif Bir Almanak

İkibinonbir.. Ne yıldı ama.. Kâh kâhkâhâlârlâ güldük, kâh üzüldük, neler neler yaşa– Ehhm, neyse. Böyle bir giriş tahayyül etmemiştim aslında.

Ama yine de adettendir yazısı yazayım dedim bir tane, hem yer dolsun, hem kayıtlara geçsin diye. Yoksa yılbaşına inanmıyorum, ama tabi bir İsa da var. Yani, vardır herhalde.

Aslında aman aman buraya taşıyacak şeyim de pek yok, zira pek bir şey yaşamadım, hiçbir şey yaşamadım gibi bu sene. O yüzden üç-beş kitap; yirmi-otuz film; biraz müzik, biraz duygu; bütün isteğim bu, bunları anlatmak.

2011’de okuduğum en iyi kitaplar

Aslında bu sene kendime oranla çok fazla kitap okudum. Ama bakın, kendime oranla diyorum. Bunu da gurur duyarak belirtmiyorum. O kadar az okuyormuşum ki eskiden, ama neyse ki bunu farkettim ve kendimi verdim biraz.

Şüphesiz ki, okuduğum şeylerin en iyilerinden biri Carl Sagan’ın ünlü “Mesaj“ı idi. Saramago’dan yine bir eşsiz eser buldum; “Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl“. Salinger’a başlamak için geç kalmış da olsam tüm eserleri güzeldi, ayrıca Paul Auster’ın “Son Şeyler Ülkesinde“si ve “Yalnızlığın Keşfi” dikkate değer. Kafka’nın “Dava“sı, Palahniuk’un “Görünmez Canavarlar“ı, Emrah Serbes’in “Erken Kaybedenler“i, Yusuf Atılgan’ın her bir şeyi, ama elbette “Anayurt Oteli“. Hepsi harika idi. Bir de 2011’in son günlerine sıkıştırdığım “Madde-22” var. O da bambaşka bir başyapıt.

Ve tabi, Vüs’at O. Bener. O hepsinden başkaymış.

2011’de izlediğim en iyi filmler

Hiç şüphesiz ki, 2011’in en iyisi, en çarpıcısı, en en filmi, “Melancholia” idi. Trier’in kadınlara olan bakışının tepetaklak olduğu bu film, etkileyici (ama gerçekten müthiş etkileyici) olduğu kadar düşündürücüydü de. Tam bir başyapıt oldu benim gözümde. Woody Allen’ın ısrarla Woody Allenlığını sürdürdüğünün kanıtı olan “Midnight in Paris” ise kahkahalarla güldürürken hüngür diye ağlatma yetisine sahipti bünyemde. Muhteşem. Bir de elbette Nuri Bilge’nin “Bir Zamanlar Anadolu’da“sı, her ne kadar hâlâ “Uzak” kadar olmasa da, harikulade bir işti. Aklımda kalan bu üç filmin dışında, daha birkaç gün önce izlediğim ve bayıldığım “Another Earth“, aşk acısını çok feci yansıtan “Les Amours Imaginaires“, Behzat Ç.’nin hatırına “Seni Kalbime Gömdüm“, naif bir güldürü olan “The King’s Speech” ve Solaris & 2001: A Space Odyssey karışımı olan “Moon” oldukça güzel filmlerdi. (Gerçi Moon 2011’de miydi, emin değilim.) Hepsine on numara beş yıldız verdim geçtim. Oh.

Tabi bir de, bu sene yapılmamış olup da benim yeni izlediğim onlarca film var, onlar ayrı. Ve en önemlisi, burada paylaşamayacak kadar çok sevdiğim olağanüstü güzellikte filmler izledim, bilin de.

2011’de dinlediğim en iyi müzikler

Yepyeni şarkılar ve şarkıcılar keşfettiğim bir süre yaşadım/yaşıyorum. O sebeple bu kısmın hayli uzun olması gerek aslında. Ama tam aksi, hayli kısa olacak. 2011’in en büyük kazancı oldu benim için; Cenk Taner ve Kesmeşeker. Bunca yıl mal gibi şekersiz yaşamışım. Oysa burada böyle bir memba varmış.

Bunun yanında “İncesaz“ımızdan da şaşmadık, nasıl şaşabilirdik, onlar bir müzik grubu bile değil, onlar adeta bir güzel insanlar topluluğu.

2011’de izlediğim en iyi diziler

Tabi ki, 2011 “Behzat Ç.” yılı oldu. Kimsenin itirazı olamaz buna. Onun yanında “Leyla ile Mecnun” da beklenenden fazlasını verdi, veriyor. “Üsküdar’a Giderken” ise tam anlamıyla ağzımıza bir parmak bal çaldı ve kaçtı, üzdü.

Ama asıl olay, “Breaking Bad“de idi elbette. O kendini bile aştı. Ve tabi, “Boardwalk Empire“. Ve tabi “Californication“. Ve tabi “Game of Thrones“. Ve tabi, çok dizi izliyorum, evet.

Ayrıca “House M.D.” biraz toparlasa da, artık sona yaklaşıyor. “Fringe” ise, eh işte kıvamında, yukarıdakilerin yanına yaklaşamaz.

2011’in en akılda kalıcı olayları

Çok şey oldu gerçekten de 2011’de, hem Türkiye’de hem dünyada. Ama şimdi bunları burada sıralayacak halim yok, zaten tv’ler bir-iki hafta boyunca özetlerler bunları hep, oradan bakın.

Ama değinmeden geçemeyeceğim birkaç şey de yok değil. En önemlisi elbette futboldaki şike skandalı. Şikip attılar yani resmen zevkimizi. Hadi bunu geçtim. Siyasal ahlaksızca pislik işleri işte.. Ama Japonya’daki tsunamiyi unutamam. Nasıl da canlı yayında felaket filmi izler gibi izledik, insanlığımızdan utanacağımız yerde. Sonra, genel seçimler. Lan yine seçildi bu ampuller ya. Eheh, buna şaşırmadığımızı da itiraf edelim kendimize.

Neyse neyse, benim için 2011’in en önemli olayı şuydu: Asteroid 2005 YU55. Çoğunuz farkında değilsiniz ama (itiraz etmeyin değilsiniz işte!), tam anlamıyla direkten döndük, Dünya, 2012’yi beklemeden yokolacaktı neredeyse. Hani teğet geçti diyor ya abi. Aynen öyle. Lâkin o kadar hoşuma gitti ki bu olay, o kadar güzeldi ki, anlatamam.. Gerçek anlamıyla astronomik bir ihtimalin gerçekleşmesine ramak kalmıştı, Ay’dan bile daha yakındı bize bir süreliğine, bu taş parçası. Hem ay da nedir ki, daha irice bir taş parçası. Neyse, geçip gitti ama aklım ve kalbim onda kaldı. Unutmayacağım seni YU55. (Melancholia’yı bu kadar sevmiş olmam da rastlantı olamaz, batsın bu dünya!)

* * *

Bunlar dışında, 2011‘in sanıyorum ki kimseye bir faydası olmadı, kimseyi görmedim “çok güzel yıldı lan” diyen. Ben de kaydadeğer bir şey yapmadım, mal gibi durdum üç-beş olayın dışında. Ama dediğim gibi, zaten yeni yıl ya da yılbaşı kavramları çok göreceli, İsa’nın değil kendi doğduğum günü baz alasım var. Neyse.

Ekleyeceğiniz bir şeyler varsa yazın yorumlara, benim eksik bıraktığım. Maksat kayıtlar dolsun.

Yeni yılınız şey olsun, dur bakayım ne oluyordu, neyse canım işte. Takılın öyle. ♣

Tozlu Sayfalar Arasından: Dünyalar Savaşı

Tozlu sayfalar olmasının nedeni şudur ki, bu aşağıdaki yazıyı yıllar yıllar önce bir ödev olarak hazırlamıştım. Geçenlerde hard diskin içini kurcalarken buldum, şöyle bir göz gezdirdim, ve “bunu yayınlayabilirim” dedim. Ve şimdi de yayınlıyorum işte.

Dili elbette biraz daha ciddi, akademik diyelim. Ama gerçekten akademik metinlerle uğraşan birisi bu kullanıma bir tarafıyla da gülebilir, emin değilim. Ama önemli olan da içerik zaten. Ha tabi hâlâ ne olduğunu belirtmedim bunun. “War of the Worlds” isimli 2005 yapımı güzide filmin tür eleştirisi. Tür eleştirisi nedir derseniz, kısaca şöyle özetleyebilirim; bir tür filminin -zira tür filmi olması önemlidir- ait olduğu türün özelliklerini ne kadar taşıdığı, türe ne gibi yenilikler kattığı ya da türden nasıl ayrıştığını inceleyen yazı biçimidir. Böyle.

Üstünde fazla değişiklik yapmadan yayınlıyorum. (Görselleri blog için ekledim.)

* * *

Sinopsis:

Dikkat. Film hakkında her şey yazılıdır.

Ray Ferrier (Tom Cruise), eşinden ayrılmış, iki çocuğunu yalnızca yasaların izin verdiği zamanlarda görebilen, babalık yetenekleri fazla gelişmemiş olan sıradan bir liman işçisidir. Eski eşi Mary-Ann (Miranda Otto) yeni kocasıyla birlikte bir seyahate çıkacağı için çocukları Robbie (Justin Chatwin) ve Rachel’ı (Dakota Fanning) istemeyerek de olsa Ray’e bırakmak zorunda kalır. Ancak Ray’in çocuklarıyla arası pek iyi değildir.

Ray kızı Rachel’la konuşmaya çalışırken çok yüksek sesli bir gök gürültüsüyle irkilir. Gökyüzünde büyük şimşekler çakmakta ve yere güçlü yıldırımlar düşmektedir. Meraklanan Ray, olayın vuku bulduğu yere gider. İnsanların meraklı bakışları altında, yerden devasa boyutta üç ayaklı bir makine çıkar ve bu makine önüne çıkan her şeyi yıkıp geçmeye, herkesi de buharlaştırmaya başlar. Eve zorlukla ulaşan Ray, çocuklarla birlikte hemen oradan uzaklaşır. Bu bir uzaylı saldırısıdır.

Eski karısının evine ulaşan Ray ve çocuklar, orada kimseyi bulamaz ve geceyi orada geçirmeye karar verirler. Ray de en az çocuklar kadar korkmaktadır, bu yüzden bodruma inerler. Gece uykudayken yine saldırıya uğrarlar ve yine zorlukla kurtulurlar. Sabah kalktıklarında ise evi tepelerine yıkılmış, bir yolcu uçağını da yanlarına düşmüş bulurlar. Orada gördüğü bir gazeteci kızdan bilgi alan Ray, o makineden -ki isimleri “tripod”tur- daha onlarca olduğunu, hasar almalarını önleyen güç kalkanlarının bulunduğunu ve düşen yıldırımların yerin altına belki de binlerce yıl önce yerleştirilmiş o makinelerin içine ‘sürücülerini’ taşıdıklarını öğrenir. Yollarına devam ederler.

Ray’in amacı onları annelerine sağ salim ulaştırmaktır, bunu hem çocuklar hem de kendisi için ister. Çalışan tek araç onlarınkidir, dolayısıyla hızla yol alırlar. Yolda bir mola sırasında, Robbie geçen askeri araçları görür ve onlara katılmak ister. Ancak babası buna izin vermez.

Akşam olduğunda çevredeki araçsız insanlar onları taciz etmeye başlarlar ve sonuç olarak da önce bir kavgaya tutuşurlar, ardından da araçlarını kaybederler.

Yollarına yaya olarak devam eden aile için önlerinden yanarak geçen tren gibi durumlar normal hale gelmiştir. Yürüyerek bir vapur iskelesine varırlar. Vapura binmek için sıra beklerlerken arkadan tripodlar yaklaşmaya başlar ve insanlar sağa sola kaçışmaya başlar. Ray ve çocuklar zorlukla gemiye binerler. Ancak suyun altından da çıkan bir uzay gemisi gemiyi alabora eder ve denize dökülen insanları toplamaya başlar. Ray ile çocuklar yine zorlukla karaya çıkarlar ve tripodların altından kurtulurlar.

Sabaha doğru aile yeni bir askeri toplulukla karşılaşır. Robbie bu kez onlara katılmak için kararlıdır ve dediğini yapar, babası onu engelleyemez. Ray ile Rachel ise kaçarken onları görüp çağıran Harlan Ogilvy’nin (Tim Robbins) kulübesine sığınırlar. Ray ve kızı için bu kulübe büyük önem taşıyacaktır.

Harlan, uzaylılarla savaşmayı kafasına koymuş, kendi deyimiyle bir ‘direnişçi’, yer yer deli, eski bir ambulans şoförüdür. Ray’i kendisiyle savaşması için ikna etmeye çalışır. Bu sırada kulübeye giren bir “göz” yaşam olup olmadığını kontrol eder. Ray’in çabalarıyla ona yakalanmaktan kurtulurlar. Daha sonra bir gün de kulübeye uzaylılar girer ve sağı solu kontrol ederler. Bu sırada Harlan onları vurmak ister, ama Ray yine ona engel olur. Harlan’a göre onlar, “farklı dünyaların insanlarıdırlar”.

Kulübede geçen günlerden birinde Harlan telaşla bağırmaya başlar. Ray ona kulak verip dışarıya bakar ve tripodların, avladıkları insanların kanlarını içtiklerini ve atıklarını da toprağa ektiklerini görür. Harlan ise çok gürültü yapmaktadır. Ya yakalanacaklardır, ya da Harlan susturulacaktır. Ray, Harlan’ı “susturur”.

Kızıyla kulübede baş başa kalan Ray, bir gece Rachel’in çığlığıyla uyanır. Yanı başlarında bir “göz” onlara bakmaktadır. Ray baltayla onu parçalar. Bu sırada Rachel evden dışarıya çıkar ve gözden kaybolur. Ray onu aramak için çıktığında, her yerin kanla örülü olduğuna şahit olur. Rachel’i bir tripod avlar, Ray de onun arkasından o tripoda kendini yakalatmayı başarır.

Kendisi gibi yakalanmış insanların arasında kızını bulur, ancak tripod “içmek” için onu seçer. Ray tripodun ağzındayken daha önce eline almış olduğu el bombalarını patlatır, ve kurtulurlar.

Ertesi gün baba ve kızı bitkin bir halde ulaşmak istedikleri yere, Boston’a ulaşırlar. Orası da tripodlarca ele geçirilmiştir, ancak bir gariplik vardır. Tripodların birisi kendi kendine “durmuştur”. Daha sonra tripodların güç kalkanlarının çalışmadığı fark edilir ve askerlerce etkisiz hale getirilirler.

Ray kızını annesine ulaştırır ve kaybettiğini sandığı oğlu Robbie’yle de buluşur.

Uzaylılar, Dünya koşullarına uyum sağlayamamış ve bakteriler nedeniyle kendi kendilerine ölmüşlerdir.

* * *

2005 ABD yapımı olan “Dünyalar Savaşı”nın yönetmeni, ünlü bilimkurgu sinemacısı, “dahi çocuk” Steven Spielberg’tir ve elbette film de bilimkurgu türüne ait bir yapımdır. Film, Spielberg’in de kurucu ortağı olduğu Dreamworks ve ünlü film şirketi Paramount Pictures tarafından yayınlanmıştır. Gösterime girdiği dönem (yani ABD’de yeni bir sezon sayılan yaz mevsimi), barındırdığı oyuncular ve elbette yönetmeniyle tam bir “blockbuster”, “yani büyük gişe getirisi sağlayan Hollywood yapımı” olan film, yukarıdaki sebeplerden ötürü bir tür filmidir de aynı zamanda. Genel olarak bakılacak olunursa, filmin muhafazakar bir film olduğu -ki zaten Spielberg’in yönettiği, özellikle de son dönemde yönettiği bir filmin muhafazakar olmaması çok zordur- ve Amerikan değerlerini ve ataerkil ideolojiyi savunduğu rahatlıkla görülebilir. Filmdeki karakterlerin gelişimi, olayların ilerleyiş şekli ve bazı özel “göze batıcı” diyaloglar gibi unsurlar da bu tezi doğrular niteliktedir. İzleyici açısından bakıldığında ise, “film sinema salonunda izlenir” sözünü haklı çıkaran, bilet parası verenlerin pişman olmayacakları bir yapım durumundadır. Zira filmde kullanılan özel efektler, başrol oyuncuları ve tabii ki “katharsis” duygusu, izleyenleri fazlasıyla memnun edecek türdedir. Film ayrıca tüm dünyada büyük gişe başarısı sağlamış, başka bir deyişle amacına ulaşıp yapımcılarının da yüzünü güldürmüştür.

Filmin biçimsel özelliklerine bakacak olursak, oldukça güçlü bir ekip ev kaliteli bir çalışma var olduğunu görebiliriz. Spielberg, diğer birçok filminde olduğu gibi bu filmde de çalıştığı ekibi büyük ölçüde korumuştur. Senarist David Koepp ile daha önce “Jurassic Park” filminde çalışmış, ve 2008’de gösterime girecek olan [tabi artık çoktan girdi]Indiana Jones and the Kingdom of the Crystall Skull (Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı)” filmini de ona teslim etmiştir. Ayrıca filmin görüntü yönetmeni Janusz Kaminski ile “Schindler’s List (Schindler’in Listesi)”; kurgucusu Michael Kahn ile “Raiders of the Lost Ark (Kutsal Hazine Avcıları)” filminden; müzik direktörü John Williams ile de neredeyse doğumundan bu yana birlikte çalışmaktadır. Tom Cruise ile de daha önce “Minority Report (Azınlık Raporu)” filminde birlikte görev almıştır.

Görüntü düzenlemesi, filmin türüne uygun olarak yapılmıştır. Tedirginliği ve gerginliği yansıtabilmek adına genellikle soğuk renkler tercih edilmiş, özellikle hareketli sahnelerde hareketli kameraya sıkça başvurulmuştur. Karakter merkezli bir film olduğundan ikili ve yakın çekimlere fazlasıyla yer verilmiştir. Dekor, kostüm tasarımı, aydınlatma ve müzik kullanımı da aynı şekilde, bilimkurgu türüne uygundur. Özellikle görsel efektlerin gerçekçiliği ve etkileyiciliğiyle öne çıkan film, bu konuda Oscar adayı da olmuştur.

Oyunculuklar, yer yer abartılı olsa da yerindedir. Tom Cruise’un “Ray” karakteri için “fazla genç” ya da “fazla hafif” olduğu şeklindeki eleştiriler bence yerli değildir, zira Cruise’un yıllar içindeki gelişimi onu bir ne yaptığını bilen erkek ve eril bir kahramandan (Top Gun, Born of the Fourth of July, Mission: Impossible); kaçan, bazen yenik düşen, sonuçta da çoğu zaman şansının yardımıyla galip gelen, kafası karışık bir ‘yarı-looser’a (Eyes Wide Shut, Colletral, War of the Worlds) dönüştürmüştür, bunu göz ardı etmemek gerekir. Bu yönüyle bu film için bence en uygun adaylardan birisidir. Rachel rolündeki genç yetenek Dakota Fanning ise yine olumlu bir performans sergilemektedir. Ayrıca Robbie rolündeki Justin Chatwin de gelecekte iyi bir oyuncu olacağının sinyallerini vermektedir. Spielberg, bu filmde de çocuk oyunculara yer vererek kendi çizgisini bozmaz. Usta yönetmenin hemen her filminde çocuklar önemli -ve hatta bazen de baş- rollere sahiptirler. (E.T.: The Extra-Terrestrial, Empire of the Sun, Hook, Jurassic Park, Schindler’s List, AI: Artificial Intelligence..)

Filmin ses ve görüntü kurgusu da yine türe uygundur. Hızlı kurgu, gerilimi artırıcı ve destekleyici müzik, ses ve efekt kullanımı gibi unsurlar dikkati çeker.

Film, biçimsel özellikleri göz önünde bulundurularak değerlendirildiğinde, türünün bütün gereklerini yerine getirir. Ancak içerik olarak bakıldığında, aynı şeyleri söylemek bazen mümkün olmamaktadır. Bu noktada filmin içerdiği anlamlar bütününü hem diğer bilimkurgu filmleriyle, hem de bu filmin bir önceki çevrimiyle mukayese etmek yerinde olacaktır.

Film, ünlü bilimkurgu yazarı Herbert George Wells’in (1866-1946) 1898 yılında yazdığı aynı isimli romanından beyaz perdeye aktarılmıştır. Sinemanın doğuşundan itibaren oldukça rağbet gören İngiliz yazar, beş kez uyarlanmış olan “Zaman Makinesi” ve “Dr. Moreau’nun Adası” gibi filmlerin de mimarı olmuştur. “Dünyalar Savaşı” da bundan önce 1953 yılında, Byron Haskin tarafından Görsel Efekt Oscarlı bir film olarak tarihteki yerini almıştır. Ayrıca 1938 yılında da Orson Welles tarafından bir radyo oyunu olarak, haber formatında seslendirilmiş, bu dinleti ise halk tarafından gerçek zannedilerek büyük hezeyana neden olmuştur.

1953 yılında yapılan ilk film için de, “bilimkurgu türüne aittir” demek yüzde yüz doğrudur, zira bu film türün neredeyse tüm kodlarını taşır. Özellikle o yıllarda yükselişe geçen bilimkurgu sineması içinde de önemli bir yere sahiptir. Amerika ve Demirperde dışındaki “iyi” ülkelerde İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ortaya çıkan korkular, bilimkurgu sinemasının gelişimi için uygun ortamı sağlamıştır.

Soğuk Savaş’ın yeni yeni yaşanmaya başlandığı o yıllarda insanlar, sürekli olarak bir “nükleer tehdit” altında olduklarını düşünüyorlardı. ABD ile Rusya arasında yaşanan uzay yarışı da bunu destekler nitelikteydi. Öylesine bir paranoya hakimdi ki, en küçük bir tehdit bile “Rus saldırısı” zannediliyordu. (Hatta bu konuda bu paranoyayı ele alan, Stanley Kubrick imzalı “Dr. Strangelove or: How I Learnd to Stop Worrying and Love the Bombs” adlı film, ayrıca izlenmesi ve üstüne düşünülmesi gereken bir yapımdır.) Bu koşullar altında -ki buna ünlü “Roswell” olayını da eklemek gerekir, zira bu da ABD halkının dünya dışı yaşam konusuna olan ilgisini bir hayli artırmıştır- bilimkurgu sineması büyük bir patlama yaratmış ve altın çağını yaşamıştır. “Gökten gelecek olan” nükleer bombalar, sinemada “gökten gelecek tehlike”ye dönüşerek halkla buluşmuştur.

Bilimkurgu sineması, temellerini insanların korkularından alır, buradan beslenerek büyür. Bahsi geçen dönemde de bu böyle olmuştur.

Filmin 2005 versiyonu ise, elbette ki bu şartlardan oldukça uzak bir ortamda yapılmıştır, hatta bu bağlamda filmin yanlış bir dönemde çekildiği şeklinde eleştiriler de mevcuttur. Günümüzde artık bir nükleer savaş tehlikesi yoktur, insanlar “gökten gelecek” olandan değil, aksine yerden, hiç beklemediği anda gelecek tehlikeden (örneğin intihar saldırıları (Peacemaker), ya da insanlığın sonunu getirecek bir virüs (Resident Evil, 28 Days Later ve hatta Children of Men)) korkmaktadır. Ancak bu filmde tehlike yalnızca gökyüzünden değil, tam da bahsi geçtiği üzere yerin altından da gelmektedir, tripodlar toprak altından çıkar, onlar “yüzyıllardır ayakların altında yaşamışlardır.”

İçerik olarak incelemeye devam edersek; film, özellikle ideolojisi bakımından ağır ve muhafazakar bir tür filmidir. İlk saldırının ardından Rachel’ın ısrarla “Teröristler mi saldırdı?” diye sorması, Robbie’nin de bu soruya “Kim bunlar, Avrupalılar mı?” eklentisi, her ne kadar yüzeysel de olsa, az önce temellendirilen “korku kültürü” tezini doğrular niteliktedir. Bu kısımda ise Spielberg, hem mevcut Amerikan politikasını eleştirmekte, hem de ona alet olmaktadır. Sıradan bir cumhuriyetçi Amerikalı’nın soracağı bu sorular, ABD halkının sahip olduğu paranoyanın elli yıldır kaybolmadığını, yalnızca şekil değiştirdiğini gösterir niteliktedir. (Bu konuda da Michael Moore’un “Bowling for Columbine” filmine göz atılabilir. Bu belgesel filmde, halkın korku kültürü sayesinde tüketime nasıl sevk edildiği ustalıkla anlatılmaktadır.) Ayrıca Spielberg, filminde bu konuyu özellikle vurgulamak istediğini de belirtmektedir. Bu film bir mülteci filmidir aynı zamanda.

Diğer birçok bilimkurgu -ki bundan sonra söz konusu filmler için “istila filmleri” tanımlamasını kullanmak istiyorum- filminde olduğu gibi bu filmde de, yukarıda bahsedildiği gibi bir “öteki” kavramı ağırlıklı olarak göze batar. “Öteki”nin dünya dışı olması yeterli değildir genellikle, özellikle ABD dışı olmalıdır.

“Öteki” olanlar, bu film için yalnızca uzaylılar değildir, Ray karakteri de bir ötekidir bizim için, en azından filmin başlangıcında. Bu filmi de türdeşlerinden ayıran en önemli kısmı burada yatmaktadır. Karakterlerin değişimi. Bilimkurgu ve özellikle felaket filmlerinde çoğunlukla karakterler olmaz, tipler olur. Stok tiplere sıkça yer verilir. Bu tiplerin durumları ise bellidir: Bir adet erkek-eril kahraman, bir adet kurtarılmaya muhtaç dünya ve dişi, birkaç tane kahramanın sözünden çıkmayan sadık ve derinliksiz yan karakter, pek çok da aksi görüşü savunan tip. Filmin 1953 versiyonu -ki daha önce türün tüm gereklerine uyduğunu belirtmiştik- bu tiplerin tamamını barındırır.

Ancak Spielberg, filmini ustalıkla çok başka bir noktaya taşımayı başarır. Olası bilimkurgu tipleri bu filmde “dönüşen” karakterlere dönüşürler. Ray, bu değişimi en net şekilde yaşayan kişidir. Başlangıçta bariz bir şekilde ilgisiz ve kötü bir baba olan Ray, filmin sonunda tam bir erkek kahramana -ancak gücü bu kez dünyayı değil, ancak küçük kızını kurtarmaya yeten bir kahramana- dönüşür. Rachel ve Robbie ise hiç de hoşlanmadığı babasını sevmeye başlarlar. Ray Hollywood’un ona verdiği görevi yerine getirmiş ve ailesini yani aile kurumunu tekrar oluşturmayı başarmıştır. (Özellikle bu sahnede Cruise’a yapılan alt açılı çekim, ışıklandırma ve kamera hareketi bunu fazlasıyla doğrular.) Eski karısı bile, daha önce ‘buzdolabında yemek var mı’ diye kontrol ettiği Ray’e bir başka bakmaktadır. Görev tamamlanmıştır. Ray, kesinlikle bilindik türde bir kahraman değildir.

Filmin en takdire şayan özelliği, bence, uzaylıların kendi kendine yok olmaya başlamasıdır. (Gerçi bu konuda H.G. Wells’e teşekkür etmek daha yerinde olur sanırım.) Daha önce yapılmış olan birçok istila filmi (War of the Worlds (1953), Independence Day, Stargate, hatta Terminator ve hatta Mars Attacks! vs.) mutlaka bir kahraman yaratmış ve dünyayı ona kurtartmıştır. Ancak bu filmde bu görülmez. Filmin başrol oyuncusu tamamen sıradan bir babadır, hepsi budur. Birçoklarının eleştirdiği bu, “filmin konudan sapıp bir aile dramına kayması” noktası, aslında hem filmin türe getirdiği bir yenilik, hem de onu diğer istila filmlerinden ayıran en temel ve sağlam noktadır.

Filmin ikinci kısmındaki Harlan’ın (Tim Robbins) kulübesindeki sahneler ise, filmin ideolojik ve politik mesajlarını sırtlayan kısımdır. Filmdeki en gerçekçi karakterlerden birisi olan Harlan, tipik bir Amerikan milliyetçisidir. “Burası bizim, gerekirse daha önce yaptığımız gibi yine savaşırız” diye haykırır Ray’e, daha önce ABD’nin hiçbir zaman kendisini savunmadığını, aksine saldıran taraf olduğunu bilmeden. Bu da ABD’nin iç politikasının ne denli başarılı olduğunu kanıtlar bir noktada: Amerika için önemli olan kazanmış olmaktır, Vietnam Savaşı bile galibiyet kazanılmış gibi aktarılmıştır insanlara filmlerle, şarkılarla. Başlangıçta kendisini bir “direnişçi” olarak gören Harlan -ki buradaki Irak alegorisi çok açıktır- istilacıların gerçek gücünü gördüğünde kaçacak yer aramaya başlar. Ray, Harlan engelini de aşarak izleyiciye “kaba kuvvet ve aptal cesareti ile kahramanlık olmaz, aklı kullanmak gerekir” mesajını verir.

Zaten az sayıda karakter içeren filmde stok karakter yoktur. Ray, Rachel, Robbie ve Harlan dışındakiler öykünün ilerlemesini sağlayan tiplerdir.

Film karakterler açısından -ve de Spielberg’e rağmen ve de yine onun sayesinde- bu denli yenilikçi bir hava taşırken, anlatı yapısı ile son derece klasik bir duruş sergiler. Bariz bir giriş-gelişme-sonuç bölünmesi mevcuttur, başlangıç geleneklerine karakterleri basitçe tanıtma yoluyla uyar, ve hatta orijinal filme de sadık kalarak başta ve sonda bir anlatıcı (narrator) kullanır. Ancak bence -Spielberg’e işini öğretmek gibi olmasın ama- filmin doruk noktası seçimi hatalıdır: Film hızla ilerlerken Harlan’ın kulübesinde ani bir tempo kaybına uğrar, daha sonraki bölümde ise olaylar birdenbire çözülür. Uzaylılar yok olur ve dünya kurtulur. Fakat bu, yönetmenin bilinçli tercihi de olabilir. Zira Harlan’ın kulübesi Ray’in aynı zamanda kendini de sorguladığı yerdir, buradan çıkıp bir kahramana dönüşür, “gözlerini açık tutmayı” öğrenir.

Anlatı yapısı gerçekten de hem Hollywood’a hem de türe oldukça uygundur. İzleyiciler filmin sonunu rahatlıkla tahmin edebilir. Ancak bu durum, Spielberg’in ustalıklı yönetmenliği sayesinde heyecan kaybına sebep olmaz.

Türe özgü ikonografik simgeler de filmde kendilerine sıklıkla yer bulur. Zaten “dünyadışılık” konusunda uzman olan Spielberg bu konuda ne yapacağını bilmektedir. Tipik uzaylı göstergesi olan devasa makineler, ışın silahları, güç kalkanları yine mevcuttur. (Bu noktada, Spielberg’in gerek tripodların tasarımında, gerekse belli bazı sahnelerde, hem romana hem de ilk çevrime son derece sadık kaldığını belirtmek gerekir.) Ayrıca klişe olan ikonografik simgeler de kullanılmıştır, görünen silah yine illa ki patlar, balta kullanılır, Rachel’ın çığlıkları tehlikeyi haber verir.

Sonuç olarak; Dünyalar Savaşı, birçok yönden farklı gözlerle incelenebilir bir filmdir. Sıradan bir “bilimkurgu blockbuster”ı olarak ele alınabilir, politik mesajlarla yüklü bir “11 Eylül sonrası paranoya filmi” olarak da düşünülebilir. Ya da sinemasal açıdan, bir yönetmenin bakış açısının değişimi gözlemlenebilir. Daha önce “Close Encounters of the Third Kind” ve “E.T.: Extra-Terrestrial” gibi iyimser uzaylıları bize gösteren ve artık yalnızca kendi zevki için film yapacağını belirten Spielberg’in sinemasal oyunu diye de adlandırılabilir. Nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, Dünyalar Savaşı’nın türdeşlerinden ayrı bir yere konması gerektiği bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

* * *

Bu noktaya kadar sıkılmayıp okuduysan, sevgili okur, ne âlâ, sen tam bir sinefilsin. Hatta bilimkurgulara da bayılıyorsun. Aferin, tuttum seni. Bu yazıyı da, bugün olsa daha farklı yazardım elbette, ama yine de yüzde 75’i aynı olurdu kuvvetle muhtemel. Zira filmi seviyorum.

Yukarıda, daha önce değinmemiş olduğum bir şeyi daha ekleyerek bitireyim artık, zira 20 bin vuruş oldu bu kâllâvi yazı. Bu filmin en sevdiğim özelliklerinden birisi, bilimkurguyla korku türünü, azıcık da olsa birleştiriyor olması; birçok sahnede, çekimde bu gayet açık. (Bunu o zaman niye yazmamışsam zaten.) İnsanı uzaylılarla ilgili bir şeyler izlerken sadece hayran bırakmıyor, hatta artık direkt, hiç hayran bırakmıyor, doğrudan doğruya dehşete düşürüyor. Zaten uzaylılara hayran olduğumuz yıllar 80’lerde kaldı. Bu filmin bu karanlık yönüne bayılıyorum.

Ben bu filmi çok seviyorum. Sen de sev. N’olur be. ♣

Reçel

Geçen gün reçel geldi aklıma. Evet reçel. Bildiğiniz çilek reçeli. Daha doğrusu aklıma gelmedi ansızın. Kahvaltı ederken düşündüm.

Reçel ne müthiş bir şeydi. Onlarca değişik meyveden yapılabiliyordu, onlarca değişik türü vardı. Doğanın bize sunduğu binlerce güzellikten yalnızca birisiydi.

Sonra farkettim, yahu, insanoğlu olarak aslında ne kadar da şanslıyız, ve ne kadar da hunharca harcıyoruz elimizdeki güzellikleri. Sadece tükettiğimiz gıdalar bile -ki lezzetli şeyler yemek zaten nasıl da mutluluk kaynağıdır- bize verilen ayrıcalıklara küçük bir örnek.

Doğa Ana, bize her şeyi vermiş. Aslında; her şeyi bize vermiş. Doğa -dünyadaki doğa- tamamen insan için var. Düşünsenize, diğer canlıları yiyoruz lan. Bildiğin yiyoruz. Her şey bizim için tasarlanmış burada. Ve her şey harika. Lezzetler, deniz, gökyüzü, her şey. Sadece fizyolojik ihtiyaçlarımız da düşünülmemiş üstelik, psikolojik yanımız da esgeçilmemiş, huzur bulabileceğimiz görüntüler yaratılmış. Gidip bir deniz havası almanın, ya da günbatımı izlemenin bize iyi geleceğini tahmin etmiş herhalde Doğa, onları da yapıvermiş. (Ya da; süreçler ve yıllar içinde, psikolojimiz de, tıpkı fizyolojimiz gibi evrilmiştir. Keyif aldığımız şeyler bu dünyaya göre belirlenmiştir.)

Neyse. Yeryüzündeki şeylerin güzelliği, vazgeçilemezliği; su götürmez bir şey. Bizim onları yoketme hızımızdaki ivme gibi.

“Neden yokediyoruz” sorusu aslında manasız, Doğa Anamıza çekmişiz tamamen. Yoketmek de, yaratmak gibi, doğamızda var. Ama bazı şeylere hakkımız yok, yarattığımız şeyi yokedebiliriz tabi ki, masayı kırabilir, tabakları parçalayabiliriz. Fakat bize ait olmayan doğayı yoketmek haddimize değil ki.. O ancak onun hakkı.

İnsanoğlu elbette kendi sonunu birbirini yokederek getirecek, eninde sonunda. Ya öyle olacak, ya da evrilirken bir yerde bir kırılma yaratacağız ve tam aksi şekilde tek bir insan ırkı haline geleceğiz. İkincisi zor da olsa, belki birkaç yokoluştan sonra artık kararlı hale gelebiliriz. Dedikleri gibi, bunların hepsi daha önce oldu, ve yine olacak. -mı?

– – –

Bir reçelden nereye geldik. İyisi mi gidip biraz daha yiyeyim.

Altmış

60 yıl yeter bence insana. Yaşamak babında diyorum. 60 yıl yeter de artar bile.

Eskiden, çok küçükken, çok uzun zaman yaşamayı düşlerdim. Aslında tamamen bilimsel bir meraktı bu, insanoğlunun gelişmesini görmek, bilhassa da uzaydan gelecek yeni bilgileri öğrenebilmek, merakımı giderebilmek için çok uzun zaman yaşamayı düşlerdim.

Yıllar geçtikçe bu merakımdan herhangi bir kayıp yaşamadım elbette. Ama birçoğunun çocuksal bir heyecandan mütevellit olduğunu keşfettim. Anladım ki insanoğlu geliştikçe kendisini bitirmeye yöneliyor, yeni teknolojiler yaratmaktan çok yok etmeye yönelik. Uzayla ilgili ise daha karamsarım, yetkin tüm otoriteler yegâne kurtuluşumuzun başka dünyalarda koloniler kurmaktan geçtiğini ısrarla söylerken, dünya devletleri uzay harcamalarını kısıyor. Onun yerine silah falan üretiyorlar.

Sonuçta, bu bendeki bilimsel merak körelince, uzun yaşam isteğimi körükleyen şeylerden birisi de yokolmuş oldu.

Daha önemli tahrik sebeplerinden birisiyse, yaşam kalitemiz. Türk milletine özgü de olsa bu durum, dünya için de genellenebilir. Ama tabi bu ülkede kapana kısılmış haldeyiz. Kendi çevremdeki insanları görüyorum, 60 yaş üstü, hayatlarına bakıyorum. Manasız. Yılların yorgunluğunu atmak şöyle dursun, hâlâ çalışmak zorunda olanlar var. Çalışamayacak kadar güçsüz olanlar ise emekli maaşlarını bir şeylere yetiştirmeye çalışıyor.

Bir de şu var ki; sanırım tezimdeki en kuvvetli sav: Kurt kocayınca, hakikatten köpeğin maskarası oluyor. Çok örneklerini gördüm bunun, gördük. Hatta en yakın çevremize bakmak bile yeterli.

Zamanında ölmek diye bir şey var gerçekten. Tarihteki efsanevi birçok insanı düşünüyorum, hemen hepsi genç ölmüş. Daha yapacakları, düşünecekleri, söyleyecekleri varken, küt diye gitmişler. İyi bir şey mi bu, bilemem. İnsanlık için değil belki. Ama mesela Bülent Ecevit diye bir adam var. Çok şey anlatıyor.

Atatürk mesela, 30 yıl daha yaşasaydı aynı etkide mi olurdu? Bilmiyorum.

Ama biz sıradan insanlar için de geçerli bir durum bu. Çok yaşadıkça işin boku çıkıyor. Hastalıklar, ıvırlar zıvırlar. Yaşlandıkça çene kaslarında oluşan gevşeklik sonucu ortaya çıkan çene düşmesi. Patavat eksikliği, fikir-zikir humması. (Hep tıbbi terimler bunlar. Biliyoruz da yazıyoruz.) Daha bir çok şey.

Sevdiklerimiz, kaybetmek istemediklerimiz de var tabi ki, ama her sevgi de zamanla nefrete dönüşüyor. Bu da bir gerçek.

/Adolf Hitler mode on/ Sonuç itibariyle, ben olsam hükümetin yerinde, veririm kanun hükmünde bir kararname, sınırlarım yaşam süresine 60’ta. Zaten nihai amaçları emeklileri öldürüp büyük bir yükten kurtulmak değil mi. Tamam işte. /Adolf Hitler mode off/ 

Neyse, abartmayalım. Herkes istediği kadar yaşamakta özgür şu anda. Öyle de olmalı. Ama ben istemiyorum. Ne çevremde yaşlı insan istiyorum, ne de yaşlanmak. Zaten benim 45’i görmem bile, dünyanın en yaşlı adamının artık yaşamaktan sıkılması gibi bir şey olacaktır. ♣